Son yıllarda tüm dünyada hızla artan terör olaylarına dikkat çekmek için “Bataclan”ı çeken Güneş Güneş’le güzel bir röportaj gerçekleştirdik. İyi okumalar…

Öncelikle biraz kendinden bahseder misin?

Bulgaristan, Sofya doğumluyum. İzmir Dokuz Eylül G.S.F. mezunuyum. Resim okudum. Güzel sanatlar lisesinde de resim okumuştum. Sonra Sofya G.S.F.’de Sinema-Tv bölümünde yüksek lisans yaptım. Oyunculuk alanında da bu esnada eğitim aldım. Babam da sanatçı, ressam ve heykeltraş. Sanatçı bir ailenin kızıyım. Sanat alanındaki haşır neşirliğimiz bundandır. 2006 yılında sinema sektörüne adım attım. Değerli ustam Semir Aslanyürek’in sinema filmi Eve Giden Yol ile reji asistanlığına başladım. Birkaç yıllık deneyimden sonra yardımcı yönetmenlik yaparak bugünlere kadar geldik. 10-11 yıldır sektördeyim.

Senin için kısa filmin tanımı nedir?

Küçücük bir sinema filmi. Aile/evlat ilişkisi gibi değerlendirebilirim. Uzun metraj aşk ise kısa metraj da bu aşkın meyvesi. Çok mu metaforik oldu?

Biraz Bataclan’dan ve onu çekme nedenlerinden bahseder misin?

Bataclan’ın çıkışı aslında yaşadığım mucizevi olaylar sonucunda oluştu ve de artan rahatsızlıklarım tabi ki. Sinema filmi çekimleri için gittiğim Brüksel’de ertesi gün aynı saatlerde birkaç yerde patlama meydana gelmişti. Bunlardan bir tanesi havaalanıydı. Ucuz atlattım. Brüksele gitmeden önceki 19 Mart Taksim patlamasında da son anda değişen görüşme saati ile patlamayı yine ucuz atlattım. Bu durum tabi bir şeyi değiştirmiyordu çünkü insanlar ölüyordu. Dünyada artan terör olayları beni bu filmi yapmaya itti. Filmin çıkışında gereksiz masum insanların ölmesi ve gerçek sevginin sorgulanması var; insan sevgisi yani.

Sence hızla gelişen teknolojinin, kısa filme ne gibi katkıları olabilir? Neler götürür?

Teknolojinin ilerlemesinin özellikle film sektörü açısından iyi bir gelişim olduğunu düşünüyorum. Tabi ki önemli olan fikirler ve uygulama. Avatar çekersin, kalbine ruhuna dokunmaz. Neyi nasıl anlattığın çok önemli. Yeşilçam zamanındaki teknolojiye bakın ve çekilen filmlere. Hala izleniyorlar. Neden? İnsanın kalbine, ruhuna dokunuyor, gerçeklik var, samimiyet var. Teknoloji insan yaşamını kolaylaştırdı evet ama duyguları da arka plana itmemizi sağladı, insanı duygusuzlaştırdı, mekanikleştirdi. Zaten hepimiz sistemin modern robotları gibi davranmıyor muyuz? Savaşların artmasını da teknolojiye bağlarsak çok da iyi bir şey değil. İstanbul Film Festivali’nin bu yılki sloganına bayıldım mesela; “Kaldır Kafanı”. Cep telefonunla oynamayı bırak, kaldır kafanı. Çok şey anlatıyor.

 

Örnek aldığın, sinemasını sevdiğin, yerli ve yabancı yönetmenler kimler?

Çok var. Fellini hastasıydım üniversite yıllarında. Bunuel ve Bergman sinemasını çok takip etmiştim. Yerli yönetmenlerden Çağan Irmak, Fatih Akın, Ferzan Özpetek idollerim arasında diyebilirim. Tabi ki özellikle şu yönetmeni seviyorum ve taklit etmek isterim dediğim bir yönetmen yok. Sonuçta bütün çalıştığım yönetmenlerden bir şeyler öğreniyorum ve esinleniyorum. Kendi sinema dilimi zamanla oluşturabileceğime inanıyorum.

Türkiye’deki film festivalleri ve kısa filmcilere yaklaşımları konusunda neler söylemek istersin?

Türkiye’deki festivaller aslında hep eleştirdiğim bir noktada. Bazı filmler hak ettiği değeri göremiyor ne yazık ki. Festivaller de bazen sürprizlerle dolu oluyor. Her juri üyesine göre secilen filmler, verilen ödüllerin değişiklik göstermesi normal aslında. Türkiye’de hiç ilgi görmeyen bakanlıktan veya değişik fonlardan bile destek alamayan filmlerin de yurt dışında ilgi görüp, ödül aldıkları gibi gerçeklikler de var. Bataclan da bunlardan bir tanesi mesala. Roma/Brüksel gibi film festivallerinin seçkilerine alınırken burda Antakya Film Festivali’nin dışında bir festivalde yarışamadık. Sağlık olsun. Festivallerde yarışmasından çok izleyici ile buluşması benim için daha önemli. Türkiyede kısa filmcilere ciddi anlamda bir destek var, etkinlikler var. Bu da sevindirici bir durum.

Son olarak gelecek planlarından bahsedelim…

Şu an tek gelecek planım dünyaya, insanlığa sevgiyi aşılayacak filmler yapmak. Çok mu Polyanna’cılık oldu bilmiyorum ama, dünyanın buna ihtiyacı var. Yararlı olmak istiyorum insanlığa. İyi şeylerde insanın çorbada bir parça tuzu olması güzel bişey. Son olarak sinema benim için nefes gibi bir şey. Zaten filmdeki kadın kahramanın isminin anlamı da nefes. Nefes biterse herşey biter. Nefessiz yaşanmayacağına göre imkanlarım doğrultusunda filmler yapmaya devam edeceğim. Teşekkürler, sevgiyle…

Fırat Sayıcı
1979, İstanbul doğumlu. 2001 yılında Yıldız Teknik Üniversitesi Malzeme Mühendisliği’nden yüksek lisansla mezun olmasına rağmen, üniversite yıllarında yaptığı sinema kulübü başkanlığı sayesinde, geleceğini ve mesleğini sinema-tv üzerine kurmaya karar verdi. Çeşitli kısa film, belgesel çalışmalarıyla işe koyulan ve Yıldız Kısa Film Festivali'nin kurucularından olan Fırat Sayıcı, yurt çapında çeşitli kısa film festivallerinde de jüri üyeliği yaptı, kısa film üzerine workshoplar düzenledi. 2008’de Anadolu Üniversitesi Halkla İlişkiler bölümünden mezun olan Fırat Sayıcı, Selçuk Üniversitesi Radyo-Televizyon-Sinema Bölümünde yüksek lisans öğrenimini tamamladı. Şu an aynı bölümde doktorasını yapmaktadır. SİYAD üyesidir. TRT'de metin yazarı olarak başladığı televizyon macerasında birçok kanalda çeşitli programlarda görev aldı, sinema programları yaptı. Kurduğu Mad Informatics Ajansı’yla sinema-tv ve eğlence sektörüne PR ve sosyal medya hizmeti vermeye başlamıştır. "Türk Sinemasında Gerçekçilik" ve "Yeni Başlamayanlar İçin Sinema" adında iki sinema kitabı yayınlanmıştır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.