Bu hafta vizyona giren Gerçeğin İki Yüzü-The Last Face, Batı medeniyetinin bütün iki yüzlülüğünün sergilendiği bir film. ABD’li eski köleler tarafından kurulan Liberya’da yaşanan kıyımın ortasında iki Avrupalı doktorun aşkını seyredeceğiz.

Bazen öyle filmler çıkıyor ki karşıma, bütün dünyanın çirkinliğine rağmen kendimi sakladığım sanal dünyamı yıkıp geçiyor. Sinemayla uyuşturduğum iç dünyamı acı gerçeklere çekip, elimdekinin çirkinliğini bana hatırlatıyor. İşte bu hafta vizyona giren Gerçeğin İki Yüzü o yapımlardan. Film uluslararası bir yardım organizasyonunun direktörü olan Dr. Wren Petersen ve bir gönüllü doktor olan Dr. Michaeluel arasındaki aşkı anlatıyor. Savaş yıkıntıları arasındaki Liberya’da, onları çevreleyen çatışmanın en iyi nasıl çözülebileceği üzerine ortak bir tutkuyla savaşan Miguel ve Wren, ilişkilerini olağanüstü zor koşullarda canlı tutmanın bir yolunu bulmalıdırlar. Sanki onların bu macerası bütün dramı yaratan Batı medeniyetinin günahlarını affettirecek veya bize unutturacak gibi. Tabii yok öyle bir şey. Benim asıl canımı sıkan Batı dünyasının muhalif isimlerinin bu ayıba ortak olması. Nasıl ABD veya Avrupa’daki insanlar Sean Penn veya bir kaç muhalif ismin üretimlerinin arkasına saklanıp vicdanlarını rahatlatıyorlarsa biz de farklı bir durumda değiliz. Yıllarca Sean Penn’in Susan Sarandon’un veya sonradan muhalif olan Clint Eastwood’un filmlerini seyredip “Vay be adamlar o ortamda böyle de muhalif olabiliyorlar” deyip kendimizi kandırdık. Açıkçası artık bu beni rahatsız ediyor. Batı medeniyetinin kendinden olmayanlara hatta kendinden olup zayıf düşenlere yaptığı eziyetlerden, katliamlardan bıktım. Söylediğim isimlerin üretimlerinin yüzünden belki de gözümü kapadım, vicdanımı kandırdım. Ama olanlar ortada. Artık geçmişi irdelemeyip gelecek için umut beslemek kendimize yapacağımız en büyük hainlik. Geçmiş ancak hesaplaşılırsa geride kalır, üstüne bir örtü örtüp hiç birşey olmamış gibi yola devam ederseniz, yeni sömürülerin, katliamların yolunu açarsınız. Bu haftanın filmi Gerçeğin İki Yüzü kesinlikle bizler için yazılması ve düşünülmesi gereken bir coğrafyada geçiyor. Batı Afrika ülkesi Liberya her zaman katliamlarıyla hatırladığımız, çocuk askerlerin bile insanlara tecavüz ettiği vahşetle anılan bir ülke. Afrika’nın neredeyse bütünü aynı halde ama Liberya’nın bir özelliği var. Bu ülke Amerikan emperyalizminin yaratıcılıkta kendi sınırlarını aşıp eski kölelerini geri gönderdiği ve kurdurduğu bir cumhuriyet. ABD’de ekonomi tarımdan sanayiye geçince tarlalarda çalışan milyonlarca siyahi köleyi ne yapacağını bilmeyen Amerikalı teorisyenler bunları Afrika’da satın aldıkları topraklar üzerinde kuracakları bir ülkeye göndermeye karar verirler. Hıristiyan kilisesi de bunu destekler çünkü o güne kadar Batı Afrika’daki Hıristiyan propagandası istenilen etkiyi yaratmamıştır. Böylece dönüştürülmüş kölelerin çocukları sayesinde orada Hıristiyanlık sağlam bir kale bulacaktır. Bu ülkenin adına da Liberya derler yani özgürlük. Başkentine dönemin ABD başkanı olan Monroe’ya ithafen, Monrovia derler. Buraya gönderilen siyahi Amerikalılar yerlileri kendilerinden daha aşağı bir ırk olarak kabul eder, bu ülkenin vatandaşı bile saymazlar. Hatta köleliği Batı medeniyetinin yasaklandığı dönemde Amerikalı Liberyalılar yerlileri işçi olarak başka ülkelere kiralamaya başlarlar. Mesela İspanya’nın tarlalarında bu modern köleleri kullanırlar. Yani dedeleri köle olanlar renkleri siyah olsa da ruhları beyazlaşmış ve emperyalizmin en önde gelenleri olmuştur. Daha sonra kauçuk, kahve ve petrol gibi madenlerin önem kazanması Liberya ve komşuları olan Gine ve Sierra Leone’nin Batılı ülkeler tarafından tekrar karıştırılmasına sebep olur. Bundan sonra günümüze kadar süren bir iç savaşın her üç ülkeyi de mahvettiğini görürüz. Liberya, çocuk askerleri, toplu tecavüzleri, farklı kabilelerin yamyamlığıyla bugüne kadar gelir. Şimdi bütün bu gerçekler ortadayken ben nasıl Charlize Theron ile Javier Bardem’in aşkından etkileneyim? Filmi yöneten Sean Penn’in isyancı ve muhalif kişiliği ne kadar daha gözlerimi kapatmamı sağlayabilir? Filmin adı Gerçeğin İki Yüzü ama bu medeniyetin yüzsüzlüğü karşısında ne yazar bin yüz olsa?

 

FİLMİN KÜNYESİ
Filmin orijinal adı: The Last Face
Yönetmen: Sean Penn
Senarist: Erin Dignam
Oynayanlar: Javier Bardem, Charlize Theron, Adele Exarchopoulos, Jared Harris

Yapım: 2016, ABD, 130 Dak.

 

Serdar Akbıyık
1967 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyal Antropoloji Bölümü'nü bitirdi. Erol Simavi Vakfı Gazetecilik Bursu'nu kazanıp iki yıllık eğitimden sonra Hürriyet Gazetesi'nde istihbarat muhabiri olarak mesleğe başladı. 1992 yılında Hürriyet Yazıişleri'ne geçti. 1993'te Spor Gazetesi'ni kuran grupta yer aldı. 1996'da Hürriyet Yazıişleri'ne döndü. 1999'da Star Gazetesi kuruluşunda bulunmak için Hürriyet'ten ayrıldı. 2000-2001 yıllarında Almanya'da Star Gazetesi'ni çıkaran grupta Yazıişleri Müdürlüğü yaptı. 2002'de Türkiye'ye dönüp Star Grubu'na bağlı olan ve yeniden yayımlanan Hayat Dergisi'nde görev aldı. Hayat Dergisi'nde ve Star Gazetesi'nde sinema eleştirmenliği yaptı. 2004 yılında Star Gazetesi Yazıişleri Koordinatörlüğü görevine getirildi. Halen Star Gazetesi İnternet Yayın Müdürlüğü ve sinema eleştirmenliğini sürdürmektedir. Star Gazetesi, Kral Müzik Dergisi ve internette çıkardığı Cinedergi'de sinema yazıları yayımlanmaktadır. 2007 yılında "Türk Sineması'nı Yönetenler" adlı yönetmenlerle yaptığı röportajları kapsayan bir kitap çıkardı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.