Sevgili Gökçe Pehlivanoğlu’yla tanışmamız uzun yıllara dayanıyor. Kendisi Türkiye’de kısa film denince ilk akla gelen kadın yönetmenlerden. Çektiği birçok festivalden ödüllerle dönen kısa filmlere sahip. En son Cannes Film Festivali’nde karşılaştığımızda bu röportajı yapmak için sözleşmiştik. Biraz gecikti ama olsun… İyi okumalar…

Öncelikle biraz kendinden bahseder misin?

En zoru insanın kendisinden bahsetmesi herhalde ki bunda zorlanan ve biraz da yaratıcılığı olan bizler kendimizi anlatmak için hep dolaylı yollar seçiyoruz. Benim dolaylı yolum ise sinema. Şimdiye kadar kısa filmlerle önce kendimi anlamaya, sonrada anlatmaya çalıştım. İlki Marmara Üniversitesi Sinema Tv bölümünde okurken 2004 senesinde çektiğim Çıma, sonuncusunu ise geçen sene yani 2016’da çektiğim İpler olmak üzere, irili ufaklı ödüllü toplam altı kısa film çektim. Arada bir de Kadir Has Üniversitesi Film ve Drama bölümünde yüksek lisans yaptım. Bir kaç sene aynı üniversitenin Radyo Tv Sinema lisans bölümünde ve SAE İstanbul’da klip yapım derslerini verdim. Bu kendimi anlama ve anlatma sürecini, küçük ama bir sürü, biraz da hayatı idame ettirebilecek elementlerle süsledim. Bunlar müzik klipleri, internet videoları, profesyonel alanda fotoğraflar ve “Kameram ve Bavulum” adlı projemle yaptığım seyahatler… Seyahatlerin de en az film yapmak kadar bu keşif sürecine yardımcı olduğunu gördüm ve 2012 senesinden bu yana, kısa mesafeli (Avrupa) seyahatlerine devam ettim. Şimdi biraz durakladım, bir yerleşme sürecindeyim. Sonrasında kaldığım yerden devam etmek hedefim. Bahsi geçen yıllar boyunca yazıp çizdiğim birçok uzun metrajlı film senaryosundan sonra umarım yeni bir tanesine odaklanıyor olacağım.

Senin için kısa filmin tanımı nedir?

Kısa film öncelikle sinemanın en özgür, hatta özgün ve eğlenceli alanlarından biri bana göre. Hatta süre kısıtlaması başka bir yaratıcılık doğuruyor. Zaten daha kağıt aşamasında öyküyü kısa filme uygun bir şekilde geliştirmek gerekiyor. Özgürlüğü de, uzun metraj filmlere göre daha az seyirci, yapımcı, dağıtımcı vs gibi dış gözlere çok takılmadan üretilebiliyor olması. Kısa filmde karşılaşılacak tek muhakeme mekanizması festivallerdeki jürilerdir. Bunu da önemseyip önemsememek kısa filmcinin kendisine kalmış. Ben de 2006’da Potkal adlı filmimle ödül almaya başlamam itibariyle birçok festivalde jürilik yaptığım için Türkiye’deki kısa film piyasasını takipteyim. Son yıllarda biraz kopmuş olsam da, eskiye göre biraz daha “jüri görüşüne takılan” kısa filmler yapıldığını hissediyorum. Kendi özgünlüğünü yakalamak yerine biraz daha “festivallere” ya da “jüriye oynama” söz konusu sanki. Bu da ister istemez birbirine çok benzeyen kısa filmler yapılmasına yol açıyor. Kısa filmler keşke şu mesaj verme kaygısını sırtlamasa. Uzun metrajlarda bu kadar baskı yok. Zaten mesaj içermeyen bir film yapmak mümkün değil. Sorun, gündemi yakalayan sosyal mesajlar vermek kaygısıdır. Bu tarz filmler yapılsın yapılmasına da, çoğunluk olarak bu tarz mesajlar içeren filmler yapılmasın. Ya da anlatım biçimleri “aşırı gerçekçi olmalıyım” gibi herhangi bir kalıba sığdırılmaya çalışılmasa… Aslında kısa filmleri bu algıya yönelten de festivaller ve jürilerin kendisidir.

Biraz İpler’den ve onu çekme nedenlerinden bahseder misin?

Arada kalmış karakterlerin hikayelerini çekmeyi seviyorum. Meğer ben farkında olmadan, daha önceki kısa filmlerimde de benzer temalar gelişmiş. En sonunda kabul ettim ki hikayelerimdeki karakterler arada kalmış fakat bir alana sıkışmamış karakterler. Kökleri bir yerlere bağlı olsa da özgürce hareket edebiliyorlar. Her ne kadar hangi yöne gideceklerini bilemeseler de bir şekilde yollarına devam ediyorlar. Doğru mu yanlış mı seçim yaptıkları konusunda ise, ya sonrasını göremiyoruz ya da yorumu seyirciye bırakıyorum. İpler, bundan beş sene önce yazdığım bir öykü. Zaman içerisinde biraz şekil değiştirse de hep su gibi, koymak istediğim kabın şeklini aldı. Fakat bütçesel nedenler ve koşullar diyelim, çekimlerde kap epey bir sallandı ve içindeki su çalkalandı. Post aşamasında uğraştığımız kadarıyla sonuç bu oldu. Belki uzun yıllar üzerinde düşününce daha fazla şey yapmak istiyor insan. Artık yeni yeni elimden geleni yaptım diyebiliyorum. Çekim ekibinden post ekibine kadar, çok büyük yardımlar destekler ile tamamlandı. Fongogo’da açtığım kampanya ile gelen desteğin sayesinde film yoluna devam edebildi. Bir senedir yurtiçi ve yurtdışı festivallerdeki şansı hiç fena gitmedi, bir kaç güzel ödülümüz de oldu. Umarım bir sene daha festivalleri rahat dolaşır.

Sence hızla gelişen teknolojinin, kısa filme ne gibi katkıları olabilir? Neler götürür?

Teknoloji daha “ulaşılır” hale geldi. Kaliteli ekipmanlara daha rahat erişebiliyoruz. Film kameralarının kullanıldığı dönemlere göre film üretmek daha kolay oldu ve bütçeler düştü. Gerçi ben ilk filmlerimi yaptığım dönemlerde (2004-2006) harcadığım bütçelerin belki en az on katını son filmime harcadım. Tabii ki bunda filmi İstanbul dışında çekmem, karavanla yol çekimleri, su altı çekimi gibi fantastik işlere girişmem büyük etken. Bence en büyük değişimlerden biri, seyircinin “gözünün” de gelişmesi… Dolayısıyla daha temiz nasıl çekeriz düşünmek zorundayız artık. Eskiden 100 TL’ye kiraladığımız Mini DV’lerle kısa film çekebiliyorduk. Şimdi en iyi HD kameralar, sinema lensleri kullanıyoruz ki seyirciyi kaybetmeyelim. Yani iki türlü durum söz konusu, teknoloji kolay erişilir oldu ama bir yandan beklentiler ciddi arttı diyebiliriz. Böylece teknik açıdan, kısa filmciler olarak, eskiye oranla çekim, kurgu, ses, renk ve efektler açısından kendimizi geçmişe göre şartlarımızı daha zorluyoruz. Bunun avantajı da kısa filmim yapımının uzun metraj yapımı adına ciddi bir pratik haline geliyor olması. Aa yeri gelmişken, kısa film uzun metraja giden yolda bir basamak mıdır sorusu hep gelir onu sormamışsın. Ona da cevabımı vermiş olayım. Bana göre evet basamaktır, öyküsel-kurgusal mantığı çok farklı olsa da, gerek teknik açıdan gerek ekip ve oyuncularla çalışma açısından, kısa film güzel bir pratiktir. Elimde olsa uzun metraja geçmeden bir kısa film daha çekmek isterdim de, bakalım. Ama çok para gidiyor…

Örnek aldığın, sinemasını sevdiğin, yerli ve yabancı yönetmenler kimler?

 

Yabancılardan o kadar çok var ki her seferinde birilerini unutuyorum. Leos Carax, Luis Bunuel, Alejandro Jodorowsky, Park Chan Wook… Son filmleri hariç: Julio Medem, Kim Ki Duk… Adını asla anamadan geçemeyeceğim: Stanley Kubrick, Jean Cocteau, François Truffaut, Jean-Luc Godard. Yerli yönetmenlerden ise, ilk dönem filmlerini beğendiğim Reha Erdem… Son dönemde de filmlerini de kendisini de çok sevdiğim arkadaşım Tolga Karaçelik.

Türkiye’deki film festivalleri ve kısa filmcilere yaklaşımları konusunda neler söylemek istersin?

Eskiden çok başarılı bulduğum festivallerin bir kısmı artık yapılmazken, bir yandan bir dolu yeni festivaller yapılmaya başladı. Bazıları malesef biraz “yapmış olmak için” yapılıyor gibi. Bu durumlarda da en çok ceremesini çeken kısa filmciler oluyor. Sadece kısa film festivali olan festivallerde kısa filmciler çok daha iyi ağırlanıyor ve ilgi alaka görüyor. Bunu sadece yeme içme konaklama için söylemiyorum. Bir kısa filmcinin filmini gösterebileceği tek alan film ya da kısa film festivalleridir. Bu nedenle gösterimlerin kalitesi ve katılımı çok önemli. Malesef çok kötü salonlarda, projeksiyonlar ile gösterimler yapıldığını görüyor ve duyuyorum. Uzun metrajların da yer aldığı festivallerde kısa filmleri de aynı titizlikle göstermelerini ve seyiriciyi bu filmleri de izlemeye teşvik etmeleri gerektiğini düşünüyorum. Ve buradan yurtiçinde festival yapanlara bir ufak duyuru, lütfen artık DVD formatında film istemeyin ve form doldurma, filmleri önizleme gibi yöntemleri artık online olarak yapalım ki katılım artsın, biz de bundan sonra kargolarla uğraşmayalım.

Son olarak gelecek planlarından bahsedelim…

Öncelikle yeni bir hayat, ülke ve şehir durumum söz konusu, onu kısa sırada oturtmayı umuyorum. Londra’ya taşınalı dört ay oldu. Türkiye ile bağımı kesmiş değilim, sık sık gelip gidiyorum. Hatta amacım biraz da Türkiye ile İngiltere arasında ortak projelere bağlantı olmak. Bir yandan uzun metraj senaryo çalışmaları… İpler’in yapımında bana bir kere daha ders olduğu üzere, gerekli koşullar bir araya gelmeden ilk filmimi çekmeyeceğim. (Koşulların tamamı bir araya asla gelmiyor o ayrı. O yüzden birçoğu denk gelse yeterlidir.) Teşekkürler Fırat!

Fırat SAYICI

Fırat Sayıcı
1979, İstanbul doğumlu. 2001 yılında Yıldız Teknik Üniversitesi Malzeme Mühendisliği’nden yüksek lisansla mezun olmasına rağmen, üniversite yıllarında yaptığı sinema kulübü başkanlığı sayesinde, geleceğini ve mesleğini sinema-tv üzerine kurmaya karar verdi. Çeşitli kısa film, belgesel çalışmalarıyla işe koyulan ve Yıldız Kısa Film Festivali'nin kurucularından olan Fırat Sayıcı, yurt çapında çeşitli kısa film festivallerinde de jüri üyeliği yaptı, kısa film üzerine workshoplar düzenledi. 2008’de Anadolu Üniversitesi Halkla İlişkiler bölümünden mezun olan Fırat Sayıcı, Selçuk Üniversitesi Radyo-Televizyon-Sinema Bölümünde yüksek lisans öğrenimini tamamladı. Şu an aynı bölümde doktorasını yapmaktadır. SİYAD üyesidir. TRT'de metin yazarı olarak başladığı televizyon macerasında birçok kanalda çeşitli programlarda görev aldı, sinema programları yaptı. Kurduğu Mad Informatics Ajansı’yla sinema-tv ve eğlence sektörüne PR ve sosyal medya hizmeti vermeye başlamıştır. "Türk Sinemasında Gerçekçilik" ve "Yeni Başlamayanlar İçin Sinema" adında iki sinema kitabı yayınlanmıştır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.