Bülent Özdaman’la sosyal medyada tanıştık. Bir gün, bana çektiği kısa film Yol’u göndererek görüşlerimi almak istedi. İzledim ve bende güzel hisler uyandırdı film. Yorumlarımı yaptım ve hemen kendisine röportaj teklifinde bulundum. Özdaman, bu ay köşemin konuğu…

Öncelikle biraz kendinden bahseder misin?

1991 Erzurum doğumluyum. İstanbul’da yaşıyorum. Marmara Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitirdim fakat hukuktan çok kültür, sanat ve sinemayla ilgiliyim. Sonum ne olacak bilmiyorum. Çeşitli kültür ve gençlik merkezlerinde dört beş yıldır lise ve üniversite öğrencilerine yönelik film okumaları, edebiyat, sinema, yazarlık atölyeleri ve söyleşiler düzenliyorum. Çeşitli edebiyat ve sinema dergilerinde yazı, röportaj, soruşturma gibi çalışmaları yayınladım. Hali hazırda Kültür Gündemi’nde sinema kritikleri yazıyorum, Ayasofya Dergisi’nin kültür-sanat editörlüğünü üstleniyorum.

 

Senin için kısa filmin tanımı nedir?

Tıpkı şiir gibi az malzemeyle, kısa zamanda derinlikli ve etkili şeyler söyleme daha doğrusu gösterme ya da gizleme sanatıdır.

 

Biraz Yol’dan ve onu çekme nedenlerinden bahseder misin?

Yol, birbirini tanımayan, (sanatçı bir genç, orta yaşlı bir bilim adamı ve yaşlı bir çiftçi) üç adamın yollarının bir tren istasyonunda kesişmesi, istasyondaki çeşmeden su içmeleri, elini yüzünü yıkamaları ve ardından çeşmenin yakınındaki ağacın gölgesinde soluklanmaları, birbirleriyle kelimelerden ari bir hâl diliyle konuşmaları ve sonrasında her birinin kendi menzilince yollarına devam etmesini konu alıyor. İki yıl önce Muhammed (s.a.v.)’in ‘Ben bu dünyada bir ağacın altında gölgelenen sonra da kalkıp orayı terk eden bir yolcu gibiyim.’ hadisinden yola çıkarak Yol’u çekme kararı aldık. Başımıza bazı komik olaylar geldi. Bilhassa mekân bulma konusunda. Ta Çatalca’ya gittik, hızlı tren çalışması yapıldığı için tren raylarını söküyorlardı, dakikalarca yürüyerek ray aradık. Sonunda belki de ironik bir şekilde bir tren istasyonunda soluklandık; istediğimize benzer bir ağaç ve bir çeşme de vardı biz de filmi orada çektik.

Sence hızla gelişen teknolojinin, kısa filme ne gibi katkıları olabilir? Neler götürür?

Sinema pahalı bir sanat. Kısa film de çekseniz diğer sanatlara nazaran belli başlı masraflarınız oluyor. Bu anlamda gelişen teknolojinin kısa filme ve kısa filmcilere olumlu katkılarının olduğunu düşünüyorum. Lakin bu durumun bir yerde konformizme sebep olabileceği endişesini de taşımıyor değilim hem kendi adıma hem de kısa film adına. Gelişen teknolojinin bize getirdiği kolaylıkların bir yandan da hikayeye zarar vereceğini bizi hikayenin odağından uzaklaştırabileceğini düşünüyorum.

 

Örnek aldığın, sinemasını sevdiğin, yerli ve yabancı yönetmenler kimler?

Andrey Tarkovski, Robert Bresson, Ingmar Bergman, Abbas Kiyarustemi, Ahmet Uluçay, Nuri Bilge Ceylan, Semih Kaplanoğlu, Reha Erdem.

 

Türkiye’deki film festivalleri ve kısa filmcilere yaklaşımları konusunda neler söylemek istersin?

Biz kısa filmcilerin de sebep olduğu bazı durumlardan dolayı hâlâ üvey evlat muamelesi gördüğünü haksız yere uzun metrajlı filmlerin gölgesinde kaldığını düşünüyorum. Zira kısa filmciler üç beş kısa filmden sonra eğer uzun metrajlı film çekebiliyorlarsa ekseriyetle bir daha kısa filmlerin yüzüne bile bakmıyorlar. Halbuki kısa filmlerin uzun metrajlı filmlerden sadece sürenin kısalığı ya da uzunluğu anlamında farklılıkları yoktur. Tıpkı animasyon filmleri ayrı tutabileceğimiz gibi kısa filmlerin uzun metrajlı filmlere nazaran apayrı bir anlatım dilinin olduğunu düşünüyorum. Fakat animasyon filmler gibi henüz anlaşılmadığına ve kendine hak ettiği yeri bulamadığına her festivalde şahitlik ediyorum.

 

Son olarak gelecek planlarından bahsedelim…

Sinemayla uzaktan yakından ilgilenen herkes gibi elbette benim de rüyalarım var. Şimdilik yazarak, okuyarak ve düşünerek heybemi doldurmaya ve hikayelerimi demlemeye çalışıyorum. Bu noktada sinema kritiği yazmanın benim için olumsuz taraflarından biri kısa film çekmeye karşı ben de bir tedirginlik ve özgüvensizliğe yol açması. Sinema yazarlığını ve kısa filmciliği ya da uzun vadede düşünürsek uzun metrajlı film yapmayı birbiriyle bağdaştırmayı başarabilirsem ya da birinden vazgeçmem gerekiyorsa eğer vazgeçebilirsem o zaman benim için gelecek biraz daha belirgin bir hâle gelecektir. Bakınız burada da hukuku pek düşünemedim. Belli mi olur belki de sinemayla hiçbir zaman istediğim, hayal ettiğim düzeyde ilgilenemem ve kendini daha çok, para kazanmak zorunda hisseden bir hukukçu oluveririm. Yol’un sonunun nereye çıkacağını ben de merak ediyorum.

 

Fırat Sayıcı
1979, İstanbul doğumlu. 2001 yılında Yıldız Teknik Üniversitesi Malzeme Mühendisliği’nden yüksek lisansla mezun olmasına rağmen, üniversite yıllarında yaptığı sinema kulübü başkanlığı sayesinde, geleceğini ve mesleğini sinema-tv üzerine kurmaya karar verdi. Çeşitli kısa film, belgesel çalışmalarıyla işe koyulan ve Yıldız Kısa Film Festivali'nin kurucularından olan Fırat Sayıcı, yurt çapında çeşitli kısa film festivallerinde de jüri üyeliği yaptı, kısa film üzerine workshoplar düzenledi. 2008’de Anadolu Üniversitesi Halkla İlişkiler bölümünden mezun olan Fırat Sayıcı, Selçuk Üniversitesi Radyo-Televizyon-Sinema Bölümünde yüksek lisans öğrenimini tamamladı. Şu an aynı bölümde doktorasını yapmaktadır. SİYAD üyesidir. TRT'de metin yazarı olarak başladığı televizyon macerasında birçok kanalda çeşitli programlarda görev aldı, sinema programları yaptı. Kurduğu Mad Informatics Ajansı’yla sinema-tv ve eğlence sektörüne PR ve sosyal medya hizmeti vermeye başlamıştır. "Türk Sinemasında Gerçekçilik" ve "Yeni Başlamayanlar İçin Sinema" adında iki sinema kitabı yayınlanmıştır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.