Adana Altın Koza Film Festivali’nde jüri iken karşıma çıkan ve içinde bulunduğumuz ‘kısa filmcilik’ koşullarına müthiş bir taşlama niteliğinde olan, mizahi sınırlarını iyi belirlemiş, oyunculuklar konusunda sıkıntı çekmeyen derdini net olarak anlatan “En Yeni Gerçekçilik” adlı kurmacanın yaratıcısı Mehmet Ali Sevimli bu ayki konuğum…

Öncelikle biraz kendinden bahseder misin?

1992 yılında Adana’da doğdum. 2013 yılında Cumhuriyet Üniversitesi Radyo Televizyon Programcılığı Bölümü’nü bitirdikten sonra aynı yıl içerisinde Selçuk Üniversitesi İletişim Fakültesi Radyo Televizyon ve Sinema Bölümü’ne geçiş yaptım. Bu bölümden de geçtiğimiz yıl mezun oldum. Şu an aynı bölümde master yapıyorum. Benim sinemayla tanışıklığıma neden olan ve bana yol gösteren önemli isimler olmuştur hayatımda. Bu isimlerden ilki, kuzenim, -ki şimdi ustam olan- Hacı Mehmet Duranoğlu’dur. Bana bakmayı, görmeyi ve disiplini öğreten kişidir. İkincisi beni somut olarak sinemayla ve setle ilk olarak tanıştıran kulakları çınlasın Cumhuriyet Üniversitesi’ndeki hocam Bilal Sert’tir. Beni Yozgat Blues filminin setine göndermişti ve orada çalışmıştım. Hayatımdaki en önem önemli dönüm noktalarından birisidir bu. İlk filmimi bu seti gördükten sonra çektim. Bu vesileyle başta bu iki isim olmak üzere omzumda emeği olan herkese teşekkür ederim.

Senin için kısa filmin tanımı nedir?

Uzun lafın kısası…’, “Öz” gibi…

Biraz En Yeni Gerçekçilik’ den ve onu çekme nedenlerinden bahseder misin?

En Yeni Gerçekçilik, insanların kitle karşısında, olanı değil; olması gerekeni anlatıp, yalanlar söyleyerek yeni bir imaj ve yeni bir gerçek yaratma çabasını mizahi bir dille eleştiriyor. Daha çok sanat camiasındaki insanlarda gözlemlediğim bu trajikomik duruma, henüz yolun başında olan, sinema okullarında eğitim gören kısa filmcilerin perspektifinden bakmayı tercih ettim. Bunlarla birlikte eğitim sistemine, ödül motivasyonuyla film yapan öğrencilere, insanların takıntılarına ve kısa film dünyasına vs. eleştiriler var filmde. Bu yanı başımda duran ve yer yer kendimde de gördüğüm bir problemdi, değinilmesi gereken bir konu olarak gördüm. Bir nevi iğneyi kendime batırdım. Şu zamana kadar yaptığım filmler arasında prodüksiyon anlamında en ciddi projeydi En Yeni Gerçekçilik. Çünkü öykü çok kalabalıktı, ekip kalabalıktı, cast fazlaydı; ama dört gün gibi bir sürede sorunsuz bir şekilde çekimleri tamamladık. İlk gösterimimizi 23.Uluslararası Adana Film Festivali’nde yaptık ve ödülle döndük.Filmin şu anda festival süreci devam ediyor. Bu süreç sona erdiğinde filme internet üzerinden ulaşılabilecek.

Sence hızla gelişen teknolojinin, kısa filme ne gibi katkıları olabilir? Neler götürür?

Teknolojiyle bağları en kuvvetli olan sanat dalı şüphesiz sinema. Teknoloji sayesinde yapmak isteyip de yapamadığımız hiçbir şey yok neredeyse. Oldukça minimal kameralar ve diğer ekipmanlarla son derece kaliteli filmler yapabiliyoruz. Bu anlamda artık filmler daha ucuza mal edilebiliyor. Bu, kısa filmciler için büyük bir avantaj sağlıyor. Özellikle son 10 yıldır yaygınlaşan DSLR kameralar sadece kısa filmcilerde değil, oldukça büyük prodüksiyonlarda ve uzun metraj filmlerde de kullanılır oldu. Ama gelgelim iş burada bitmiyor maalesef. Teknolojik olanaklar sayesinde sinematografik görüntüler kolayca elde ediliyor; ama filmlerin dramaturjisi için aynı şeyleri söylemek çok zor. Özellikle yeni yetişen kısa filmcilerin görüntü kalitesini veya güzelliğini, filmin iyi olduğunu sanmaları gibi bir problem var. Teknolojinin fazla olanak sağlaması bazı kısa filmcilerin kolaya kaçmalarına neden olabiliyor. Burada bir ters orantı var. Sanki imkanlar arttıkça yapımlar sığlaşıyor… Kısaca, filmi yapan kişinin teknik olarak oldukça estetik bir iş çıkarmasının öncesinde, ele aldığı konu, bu konuyu nasıl işlediği ve kişisel bakışını göz ardı etmemesi gerekli diye düşünüyorum. Sonuçta sinema aynı zamanda birçok sanat dalını içerisinde barındıran ve disiplinler arası çalışan bir sanat. İşin matematiğine kafa yormak gerek. Bazen teknik anlamda oldukça kötü olan bir görüntü filmin kaderini değiştirebilir. Bütün bunlara rağmen, özellikle son dönemde kısa film alanında yetkin yapıtlar ortaya çıkıyor.

 

Örnek aldığın, sinemasını sevdiğin, yerli ve yabancı yönetmenler kimler? 

Ülkemiz yönetmenlerinden Nuri Bilge Ceylan ve Emin Alper, sinemasını sevdiğim ve bakışıma katkısı olduğunu hissettiğim yönetmenlerdir. Yabancı yönetmenlerden ise Alfred Hitchcock’u söyleyebilirim.

Türkiye’deki film festivalleri ve kısa filmcilere yaklaşımları konusunda neler söylemek istersin?

Son yıllarda Türkiye’deki film festivali sayısı günden güne artıyor; ama bunlardan kaç tanesi nitelikli bir festival olduğu büyük bir tartışma konusu… Ülkenin köklü film festivallerinden birkaçı kısa filmcilere destek veriyor. Bu desteklerden en önemlisi kısa filmcilerin yaptıkları filmlerin izleyiciyle buluşmasına imkan vermeleri ve kısa film yapanlara bir sonraki çalışmaları için maddi destek sağlamaları. Ama yinede festivallerin kısa filmcilere ikinci sınıf muamele yapıyor olduğu yadsınamaz bir gerçek. Uzun metraj filmler için daha fazla etkinlikler yapılıyor ve daha fazla sayıda izleyiciyle buluşması sağlanıyor; ama kısa filmlerle ilgili yapılan etkinlikler arka planda kalıyor. Kısa film yapmak zor bir iş, kısa bir süre içinde bir öykü anlatıyorsunuz ve bu da pratik bir zeka, emek, çalışma disiplini gerektiriyor.120 dakika film yapmak elbette daha fazla maddiyat ve emek gerektirir; ama bir öyküyü 15-20 dakikalık bir sürede anlatmak sizin daha kritik kararlar almanızı gerektiriyor. Bu süre içerisinde daha yoğun bir anlatım kurarak derdinizi anlatmak zorundasınız. Dolayısıyla maddi olarak büyük prodüksiyonlara ve uzun süreye sahip olan uzun metraj filmlerle; daha minimal bütçelerle yapılan kısa metraj filmlerin bu denli keskin ayrımlara sahip olmaması gerekiyor. Sonuçta kısa film de sinema sanatına dair…

 Son olarak gelecek planlarından bahsedelim…

Yaklaşık 6 yıldır bağımsız olarak kısa film yapıyorum ve eş zamanlı olarak profesyonel setlerde çeşitli görevlerde yer alıyorum. Şu anda yüksek lisans eğitimi alıyorum. Akademik bir gelecek planlıyorum elbet; ama daha nitelikli filmler yapabilmek için teorik olarak da ustalaşmak amacındayım. Bunları hakkıyla yapıp en başta bahsettiğim bana yol gösteren ustalarımın bana yaptıkları gibi, nitelikli sinemacıların yetişmesine katkı sağlamak gayesindeyim. Bu günlerde önümüzdeki yaz çekmek istediğim bir senaryo üzerinde çalışıyorum.

Fırat Sayıcı
1979, İstanbul doğumlu. 2001 yılında Yıldız Teknik Üniversitesi Malzeme Mühendisliği’nden yüksek lisansla mezun olmasına rağmen, üniversite yıllarında yaptığı sinema kulübü başkanlığı sayesinde, geleceğini ve mesleğini sinema-tv üzerine kurmaya karar verdi. Çeşitli kısa film, belgesel çalışmalarıyla işe koyulan ve Yıldız Kısa Film Festivali'nin kurucularından olan Fırat Sayıcı, yurt çapında çeşitli kısa film festivallerinde de jüri üyeliği yaptı, kısa film üzerine workshoplar düzenledi. 2008’de Anadolu Üniversitesi Halkla İlişkiler bölümünden mezun olan Fırat Sayıcı, Selçuk Üniversitesi Radyo-Televizyon-Sinema Bölümünde yüksek lisans öğrenimini tamamladı. Şu an aynı bölümde doktorasını yapmaktadır. SİYAD üyesidir. TRT'de metin yazarı olarak başladığı televizyon macerasında birçok kanalda çeşitli programlarda görev aldı, sinema programları yaptı. Kurduğu Mad Informatics Ajansı’yla sinema-tv ve eğlence sektörüne PR ve sosyal medya hizmeti vermeye başlamıştır. "Türk Sinemasında Gerçekçilik" ve "Yeni Başlamayanlar İçin Sinema" adında iki sinema kitabı yayınlanmıştır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.