Şimdi adım adım ilerleyelim ve beklentilerin yanlış şekillenmemesi için bazı kartları baştan açık oynayalım. Öncelikle evet, Arrival bir bilim kurgu ancak uzayda değil, dünyada ve dünyaya inen gizemli uzay gemilerinden birinin içinde geçiyor. Ayrıca bilim kurgu filmlerinin çoğundan aşina olduğumuz hareketli bir tempoya sahip değil, aksine olabildiğince ağır ilerleyen bir film. Hani bazen bir rüya görürüz de sabah uyandığımızda tamamını hatırlayamayız ya, hani üzerinden biraz zaman geçtikten sonra rüyanın farklı bölümleri aklımıza düşer ama yine de bütünü oluşturamayız ya, işte Arrival’ın anlatısı da biraz böyle. Yani o yüzden ağır ilerliyor, sindire sindire. Hatta Arrival’ın, belki de biraz abartarak, Christopher Nolan’ın Interstellar’ının (2014) uzayın derinliklerine doğru yol almadan önce geride (dünyada) bıraktığı küçük kardeşi olarak konumlanabileceğini bile söyleyebiliriz.

Denis Villeneuve sevdiğim yönetmenlerden biri. Başta Enemy (2013) ve Incendies (2010) olmak üzere bugüne kadar izlediğim her filminden memnun ayrıldım. Senarist Eric Heisserer ile aramın pekiyi olduğunu söyleyemem ama Arrival, Ted Chiang’ın “Story of Your Life” isimli kısa öyküsünden uyarlama olduğu için Heisserer’ın hayal dünyasına mahkûm değiliz çok şükür. Chiang’ın kısa öyküsünü okudum ve işin ilginci uyarlamada yapılan değişikliklerden bazıları hoşuma gitti. Evet, değişikliklerin büyük bir kısmı filmin ticari şansını yükseltmek için yapılmış ama başka türlü böylesi kabarık bütçeli, çizgi üstü bilim kurgular izleme şansımız yok ne yazık ki. (Filmi senaryodan vurmaya çalışanlara çok aldırış etmeyin.)

*** Bundan sonraki kısım eser miktarda “sürprizbozan” barındırır. ***

Filmde dünyanın farklı yerlerine inmiş 12 uzay gemisinden Montana’daki ön plana çıkıyor. Uzay gemisinin etrafına askeri birliklerin kontrol ettiği bir kamp kuruluyor. Uzman dilbilimci Louise Banks ile fizikçi Ian Donnelly önderliğindeki bir grup araştırmacı da uzaylılarla iletişime geçmeye çalışıyor. (Niyeyse öyküdeki Gary Donnelly ismi Ian olarak değiştirilmiş, bir de Louise’in kızının ismi öyküde belirtilmemesine rağmen filmde Hannah olmuş, diğer isimlerde bir değişiklik yapılmamış.) Öyküde ise uzay gemileri dünyaya inmiyor. Dünyanın yörüngesine giren uzay gemilerinden bahsediliyor ve dünyanın farklı yerlerinde, dokuz tanesi Amerika’da olmak üzere, 3 metreye 6 metre boyutlarında, tam 112 tane ayna benzeri iletişim aracı beliriyor. Bu sebebi anlaşılabilir bir değişiklik; uzay gemilerinin dünyaya inmesi, uzay gemisinin içerisine girme ve uzaylılarla ilk temas, bilim kurgu filmlerinde her zaman çalışan ve seyirciden karşılık bulan unsurlar olagelmiştir ki Arrival’da da sağlıklı bir şekilde işliyor.

Ayrıca uzay gemilerinin tasarımı, akla hemen Kubrick’in 2001: A Space Odyssey’sindeki (1968) siyah monoliti getiriyor. İnsanoğlunun dünya üzerinde geçirdiği süreçteki evrimini resmeden 2001 ile ucundan bağlantı kurmaya çalışan Arrival, belki de evrimin bir sonraki adımı üzerine öngörülerde bulunuyor.

Öyküde dilbilimciler ile fizikçilerin araştırmaları omuz omuza devam ederken, film daha çok Louise’in uzaylılarla iletişime geçme çabalarına odaklanıyor ve iletişim, algı ve yaşamı anlamlandırma gibi konu başlıklarını ön plana çıkarıyor. Aslında öykü de benzer başlıklar üzerine yoğunlaşıyor ama bunu yaparken bilimden de en üst düzeyde faydalanıyor. Bu kısımların filmden tamamen çıkartılmasının en mantıklı sebebi, izleyici için fazla yorucu olabileceğini ve kafa karışıklığına yola açabileceğini düşünmeleri olabilir.

Arrival, uzaylılarla iletişim çabaları ile Louise Banks’in vefat eden kızıyla ilişkilerinden kesitlerin sunulduğu anı parçalarının, paralel kurgu ile verildiği bir yapı üzerine kurulu. Bu anılarda sadece Louise ile kızı Hannah’yı görüyoruz. Babanın (yani erkek figürünün) ortada hiç görünmemesi, Louise’i (yani kadın figürünü) biraz daha öne çıkartıyor ve “güçlü kadın” imajı, üzerine basa basa vurgulanıyor. Ayrıca öyküde hiç yer almayan ve filmin genelinde de abuk bir yerde duran basmakalıp bir bölüm var. ABD yapımı filmlerde kendine sıkça yer bulan ve artık iyice can sıkmaya başlayan bölümde; ABD’nin “düşman” olarak yaftalamaktan keyif aldığı Çin ve Rusya gibi ülkelerin başı çektiği birkaç ülke, uzay gemileriyle iletişimi kesip savaşmaya karar veriyor ve filmin ağır temposu bir nebze de olsa hareketleniyor. Kaçınılmaz gibi görünen savaşı tabii ki Louise’in insanüstü çabaları engelliyor. Böylece anılar aracılığıyla ufaktan zerk edilen “güçlü kadın” imajı, Louise’in savaşı engellemesiyle fiziksel bir gerçekliğe bürünüyor. Açıkçası yeterince güçlü olan öykü, filmdeki en gereksiz eklemelerden biri olan “olası savaş” detayına hiç ihtiyaç duymuyor ama gel de bunu Amerikalı yapımcılara anlat.

Uzaylıların tasarımı ise öyküdekiyle hemen hemen aynı. Genel olarak devasa bir ahtapota benzetebileceğimiz uzaylıların, gövdeleri olarak konumlandırabileceğimiz simsiyah üst kısımlarından sarkan yedi adet kolu bulunuyor ve bu yüzden ‘heptapod’ olarak isimlendiriliyorlar. Filmde heptapodların pürüzsüz bedenleri üzerinde göz, kulak veya ağız gibi bir girinti ya da çıkıntı bulunmuyor ama öyküde biri alt kısımda diğeri üst kısımda olmak üzere iki adet ağız gibi delikleri olduğundan bahsediliyor. Bu detayların eklenmemesi heptapodların biraz daha gizemli görünmelerine yardımcı olmuş. Ayrıca uzay gemisinin içerisinde uzaylılar ile temasa geçtikleri şeffaf duvar da öyküdeki aynaya benzeyen iletişim araçlarına benzetilmiş. Heptapodlar, şeklen birebir benzemese bile H.P. Lovecraft’ın hayal dünyasının en önemli figürlerinden Cthulhu’nun özellikle baş kısmını andırıyor. Tabii ki bunda her ikisinin de ahtapottan esinlenerek tasarlanmış olmasının etkisi büyük.

Louise Banks’in çözmeye çalıştığı uzaylı alfabesi de filmde (ve öyküde) önemli bir yer kaplıyor. Uzaylılar, dünyadaki diller gibi fonetik bir alfabe kullanmıyorlar, konuştuklarını kavramlarla iç içe geçmiş semantik sembollerle ifade ediyorlar. Filmde, heptapodların kollarının uç kısmında bulunan denizyıldızı şeklindeki vantuzlardan gaz formunda, mürekkebe benzer bir şey fışkırtarak, şeffaf duvarın üzerinde oluşturdukları çemberler ile yazdıklarını görüyoruz. Kurdukları cümle ne kadar uzun olursa olsun, cümlenin yazılı ifadesi hep tek bir çemberden ibaret oluyor. Tabii ki çember her seferinde aynı değil, etrafındaki girinti ve çıkıntıların değişmesi ile cümlenin anlamı da değişiyor. Yani çember ile ifade edilen cümleyi (ya da cümleleri) dünya dillerinin kuralları ile okumamız mümkün değil. Ancak çemberin etrafındaki girinti ve çıkıntıların anlamlarını öğrenip, bir seferde bakıp ne söylendiğini algılayabilmek gerekiyor. Bunu kabaca “taşıt giremez” ya da “yaya yolu” gibi anlamlar içeren ve gördüğümüzde ne anlatıldığını hemen algıladığımız trafik işaretlerine benzetebiliriz. Arrival, alfabe mevzusu üzerinden insanoğlunun dünyayı, yaşamı, ilişkileri yani aslında çevresinde olan biten her şeyi algılayışına dikkat çekmeye çalışıyor ve fazlasıyla sonuç odaklı hale dönüşen yaşantılarımızı eleştiriyor.

Bir de araştırma ekibinin uzay gemisinin içine girdiğini gördüğümüz ilk andan da bahsetmek gerek. Karanlık duvarlarla kaplı bir geçitten parlak şeffaf duvara doğru hareket eden ekibin görüntüsü, Platon’un mağara alegorisini akla getiriyor. “Alegoriye göre bazı insanlar karanlık bir mağaraya zincirlenmişlerdir ve bu insanlar başlarını sağa ve sola çeviremezler, sadece karşılarındakini görebilmektedirler. Doğdukları günden beri bu mağarada bulunan insanlar, mağaranın girişinden yansıyan nesnelerin gölgelerini görür ve bunları gerçeklikleri olarak algılarlar. Nihayet bir gün insanlardan biri zincirlerinden kurtulur ve mağarayı terk eder. Mağarayı terk eden bu insan mağaranın dışında yeni bir gerçeklik ile tanışır ve duvarda gölgelerini gördüğü nesnelerin gerçek olmadığının farkına varır. Bunu mağaradaki arkadaşları ile paylaşmak üzere mağaraya geri döner. Mağaradaki arkadaşları ise mağaranın dışında farklı bir gerçeklik olduğuna inanmazlar. Ve bu insanlara mağaranın dışındaki gerçekliği aktarabilmek de imkânsızdır. Platon’a göre nesneler ve idealardan oluşan iki ayrı dünya vardır. İnsan bedensel olarak nesneler dünyasına aittir ve orada bulunmaktadır. Ancak ruhen bir zamanlar bulunduğu idealar dünyasından izleri kendisinde taşımaktadır. Alegoride temel olarak mağaranın toplumu, zincirin o toplumsal yapı içerisinde var olan kuralları, mağaranın duvarına yansıyan gölgelerin de toplumda kabul edilen doğruları sembolize ettiği ileri sürülebilir. Buna göre zincirini kıran birey, gerçek hakikatin peşine düşen bir filozofu olduğu kadar sorgulayan insanı da temsil etmektedir.” Arrival’da şeffaf duvarın ardındaki uzaylıları anlamayı başarabilen ilk kişi Louise’dir. Askeriyenin giydirdiği koruyucu giysileri zincirlerinden kurtulurcasına çıkartan Louise, çıplak eliyle şeffaf duvara dokunarak bir nevi mağaradan dışarı çıkmış olur ve böylece yeni bir gerçekliğin farkına varır. Bunu etrafındakilere anlatmaya çalışır ama alegoride olduğu gibi pek başarılı olamaz.

Denis Villeneuve’ün çizgi üstü rejisi, kusursuz teknik işçiliği ve doğru oyuncu seçimleri (Amy Adams ve Jeremy Renner öyküdeki karakterlere cuk oturmuş) ile cazibesini arttıran Arrival, Heisserer’ın kimi zaman tökezleyen senaryosuna rağmen ayakta durmayı başaran, izledikten sonra üzerine uzun uzun konuşup tartışmaya müsait, üst sınıf bir bilim kurgu.

Murat Kızılca

Murat Kızılca
1971 Beylerbeyi, İstanbul doğumlu. 2008 yılında Öteki Sinema ekibine katıldı. 2012-2013 yılları arasında Popüler Sinema için vizyon filmleri yazdı. Kasım 2013’ten itibaren aylık online sinema dergisi CineDergi için Bilinmeyen isimli köşeyi hazırlıyor. Kasım 2014’ten beri aylık kültür sanat dergisi kargamecmua için sinema yazıları kaleme alıyor. Halen yazmaya devam ettiği Öteki Sinema’da bir yandan da editörlük görevini sürdürüyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.