Mandıra Filozofu’nda Mustafa Ali karakteriyle gönülleri fetheden, birçok insanın düşüncesine felsefi açıklamalarıyla derman olan Müfit Can Saçıntı’yla yeni filmi Yaşamak Güzel Şey minvalinde bir röportaj yaptık.

Banu Bozdemir

İki tane Mandıra Filozofu’nda oynadınız ve bayağı sevilen işler oldu. Ama devamını getirmek yerine Yaşamak Güzel Şey isimli yeni bir filme başlıyorsunuz, öncelikle bu değişin, yeni fikr nasıl oraya çıktı?

Bazen devam etttirmek iyi gibi görünüyor ama tadında bırakmak da gerekiyor diye düşünüyorum. Önemli olan hikaye ve senaryo. Sırf çekmiş olmak için çekmemek lazım. O tür istekler geldi, geliyor da ama ben şöyle değerlendiriyorum. İki filmde de insanların farkında olduğu ama yüksek sesle dile getirilmeyen bazı problemler anlatıldı. Bir kısım seyircinin hislerine tercüman olduğunu düşünüyorum. İkinci film ilkine göre biraz daha fazla nutuk atan film olarak nitelendirildi. Ama ikincisi de öyle kolay kolay dile getirilmeyen sorunlara parmak bastı. Mesela’ hedef’ baskısını üzerlerinde hisseden çalışanlar çok büyük ilgi gösterdi. Çünkü o satış baskısıyla gelen patron baskısını dile getirdik. AVM çalışanları kendi sorunlarına da yer vermemi istediler. Mandıra Filozofu’nu eğer o yoksa beni hislerine tercman olarak gördüler. Bu tür siparişler alıyorum yani.

Umut oluyorsunuz yani bir anlamda…

Bu filmler neden bu kadar çok sevildi, ilgi gördü diye kafa yordum. Söylenmiş yeni bir laf yok burada. Ama yeni bir şey olmadığı için farkına vardılar ve etkilendiler diye düşündüm. Bildikleri, yaşadıkları ve belki de boyun eğdikleri koşulları sinemada gördüler. Hayat koşturmacası içinde durup düşünmeye fırsat bulamıyorlardı. Başka bir hayat mümkün mü diye sormaya bu sistem izin vermiyor aslında. Bildikleri bir şeyi hatırlattı.

Senaryonun Birol Güven tarafından yazılması ilginç. Sizi düşünerek mi yazıldı, sizin söylemlerinizden mi etkilenildi?

Karakterin ilk doneleri rahmetli senarist arkadaşımız Metin Açıkgöz yine Birol Güven’in bir işinde naturel metin diye bir şey yapmış. Doğadan örnekler kısmı orada var. Ama bir yandan da Çocuklar Duymasın için bir yenilik arıyordu Güven. Orada bir Gülfidan hala var onun entel oğlu dışardan gelsn ve diziye dahil olsun istiyordu. Ve ilk aklına gelen isim de Yüksel Aksu olmuştu. Sinema okumuş yönetmen olmuş ya da olmaya çalışan oğlu diye düşünmüştü. Aksu yoğunluktandı sanırım evet diyemeyince cast direktörüne anlatırken hep ‘Müfit gibi işte’ diye anlatmaya başladı istediği tiplemeyi. Bulunamayınca rol bana döndü, sinemacı oğul oldu felsefeci oğul.

Oyunculuğa ilk ne zaman başladınız peki?

1997’de Ersin Pertan’ın Kuşatma Altında Aşk filminde oynadım. 96’da Aranana Adam diye enterasan bir programım vardı. Dizi olarak Çocuklar Duymasın’da başladım. Dizide neredeyse yüz bölüme yakın oynadım, bayağı uzun sürdü. Ben aslında 26 yıldır bu sektördeyim. Öncesinde kısa da olsa bir tiyatro dönemim var. Ama bana kapıları açan, birtakım şlerimi kolaylaştıran Mandıra Filozofu tabii ki.

Karakter Mustafa Ali’yle inanılmaz özdeş duruyorsunuz ama bir yandan da. Var mı sizce benzer yanlarınız?

Çocuklar Duymasın’ı üç kişi ve bazen sırayla yazıyorduk. Bir etkilenme oluyor ister istemez. Bende saat takmam mesela. En son kronometreli saatler yeni çıktığında heves edip takmıştım ve fotoğraf çektirmiştim. Liseden sonra kravat da saat de takmadım. O tür şeyleri yazarken benden ona geçti, ondan da bana geçenler olmuştur illa.

Gelelim son projeniz Yaşamak Güzel Şey’e… Yüzde yüz sizin projenz değil mi? Birol Güven’le yolları ayırdığınız için öyle soruyorum…

Ayrılıkları doğal görmek lazım. Yeri geliyor çocuklar yuvadan ayrılıyor bir problem olmadan. Otuz yıldır bu sektörde profesyonel olarak kültür sanatla ilgileniyorum. İster istemez hep birilerini ikna etmek ve uzlaşmak zorunda kalıyorsun. Kötü bir şey olarak söylemiyorum. Eşiyle de bazı konularda uzalaşmak zorunda insan. Biraz yaş psikolojisi de olabilir, yaşımın ilerlediğini ve kalan yaşımızın yapacak pek çok imkanı vermeyeceğini düşünüyorum. Bir ik tane dekimseyle fazla uzlaşmak zorunda kalmadan bir şeyler yapayım istedim.

Gelelim filme, neler dersiniz, onun konusunu nasıl kurdunuz?

Yaşamın, bu sistemin koşularına boyun eğmiş, sıradan hatta pısırık bir adam kötü bir olay yaşar ve bir nevi başkaldıran anti kahramana dönüşür. Süper kahramanlar aslında hep kötü bir olaydan sonra süperkahramana dönüşür. Ayakları yere sağlam basmaya başlayan bir kahramana hatta.

Bu filmde hayatı sorgulamak üzerine o zaman? Sistemi, yapıklarımızı ve yapacaklarımızı…

Evet var, sorgulama, tavır koyma, sistemle hesaplaşma. Şöyle formüle etmeye çalışıyorum. Kötü bir olayın sıradan bir insanın hayatına yapay güzellikler empoze etmesi yerine hayatın gerçek güzelliklerini keşfetmeye doğru bir yolculuğa çıkması diyebiliriz. Bu da aslında sanıldığı gibi çok uzakta olan şeyler değil. Kendi evinde ve çevresinde olan şeyler.

Peki kapitalizmin yerine koyabilecek bir şey var mı?

Kapitalizm bana göre bütün dünyada öldü. Eskiden kral ölünce yeni kral tahta oturana kadar öldüğünü gizlerlerdi. Bir psikolojik moral bozukluğu yaratmasın diye. Kapitalizmin öldüğü gizleniyor. Birtakım egemen güçler arıyorlar ama yerine koyacak şeyi bulamadılar hala. Hiçbir kriz yedi yıl sürmez, bugüne kadar hep bir yıllık krizler biliyoruz. Bu kapitalizmin ruhuna uymayan bir paylaşım krizi. Amerika’da 1930’larda yaşanan nakit kriziydi. Mallar satılamıyordu çünkü insanların parası yoktu. Devletin elinde belli oranda bir para vardı. Halkın bir kısmına para verme adına çukur açtırdı. Hepsine yevmiye verdi, para kazandırdı. Başkalarına da o çukurları kapattırdı. Böylece ekonomi canlandı ve krizden çıkıldı. Buna nakit krizi diyoruz. Enerji ve hammadde krizleri de var. Günümüzde her şey var ama alacak insan yok. Üretim yapılamıyor, yapamayınca kazanamıyor, kazanamayınca alamıyor vs… Devlet de değil kişilerde para var artık ve devletler bunu çözemiyor.’

 

 

 

Peki sizin film çekecek sermayeniz nereden geliyor?

Kültür Bakanlığına’da başvurmadım film çekecek kadar kendi öz sermayem de yok. Bir yol bulduk, hayata geçirirsek belki başka genç arkadaşlara da yol olur. Çok da bilinmeyen, şahane bir yol değil. Ön satış yaptık, kanal D ile anlaştık. Onlardan aldığımız parayla bütçemizi denkleştirdik. Kasım ayında İstanbul’da çekeceğiz. Bir de İstanbul dışı bir çekimimiz olacak.

Üçüncü filminizi çekeceksiniz ama bir yandan da kafanızda başka başka film projeleri var mı? Olursa yine bu minvalde filmler mi çekeceksiniz, yoksa farklı tarzlarda mı olacak?

Kartal Sanat İşliği Tiyatrosu’nda işçi tiyatrosu yapıyorduk. Orada işçilerle sosyal meselesi, derdi olan filmler yaptık. Olacak O kadar da Levent Kırca’yla çalıştım. Sonra Aranan Adam yaptım. Bunlara göre mesaj kaygısı olmayan, o da sınır ve kural tanımaz, yeni komedi kalıpları oluşturan ve muhalifliği daha ince bir programdı. Aslında 30 yıllık bir dünya görüşünden kaynaklanan bir çizgimiz var. Zaman zaman geçim derdiyle başka işler yapmışızdır ama bu çizgiye taban tabana zıt, dünya görüşümüze ihanet edecek hiçbir şey yapmadık. Şanslıyım. Çok reklam teklifleri geldi, ben reklam filmlerinde oynamadım, oynamam. Bir gün beni reklam filmlerinde görürseniz bana kızmayın üzülün. Hayati bir şey olmuştur, sağlıkla ilgilidir vs. Bu benim doğrum. Başka arkadaşlarım oynuyor, onların kendilerini kötü hissetmesini istemem. Sağlam sebepleri vardır mutlaka. Ben bugüne kadar çizgime çok ters olmayan şeyler yaparak bugüne kadar geldim. Bugüne kadar da olmaz diyelim. Ama büyük konuşmak istemem çünkü çok korkuyorum.

Daha net olarak iki film fikri daha var. İşsizlik kavramı, aile, evlilik ve suç kavramıyla hesaplaşacağız. Banka soymak nedir ki banka kurmanın yanında der Brecht. Yaşamak Güzel Şey’de de patron baskısı, sınav belası, geçim derdi, tüketim toplumu gibi bir sistemle hesaplaşma var. Bir filmde sistemin her şeyiyle hesaplaşamayız. Hatta biz bir filme fazla şeyler yüklüyoruz, kabul ediyorum. Ondan sonraki filmlerde mecbur kalmadıkça sistemle hesaplaşmayı bırakıp alternatif göstermeyi istiyorum. Birinci Mandıra Filozofu bir alternatif gösteriyordu. İkincisi göstermeden sorguluyordu. Bu da yapay güzelliklerden vazgeçip gerçek güzelliklere yönelmeyi öneriyor. Benim anlattıklarımı bence halk benden daha iyi biliyor. Ben bir biliyorsam onlar on biliyor. Bir de çocuk filmi yapmak istiyorum iki tane.

Bir tane senaryo 80 darbesiyle ilgili. Hatta Amerika’dan da ödül aldı ama çok duyuramadık. 18. Bağımsızlar Buluşması diye bir festival var orada en iyi senaryo ödülü aldı. Belki bir de onu çekerim.

Bayağı aktif bir süreç aslında baktığımızda… Yazıp, yönetip oynuyorsunuz… Bu aşamaların hepsine birden vakıf olmak yorucu olmuyor mu?

Çok da abartmamak lazım. Mesela sinema senaryosu yazılırken camdan bakarken bile çalışılacak bir şey. Zaten çok yayılmış bir süreç. Çekim dediğimiz de Türkiye şartlarında bir ay hazırlık bir ay da çekim. Senede bir film çekeceğim için diğer aylar bana kalıyor. 193 bölüm Seksenler çektik. Her hafta 120 dakikalık dizi çekiyoruz. Sinema çekimi bana yorgunluk gibi gelmiyor.

Çocuk filmlerinin tarzı nasıl olacak peki? Sizin kattığınız şeyler olacak mı?

Evet yine benim bakış açımla. Birisi daha evrensel ama sorgulayıcı. Birisi daha bizim kültürümüze uygun. Tabii çocuk kafasıyla sorgulayıcı olacak ikisi de. Sorgulayıcı oldu için çocuklar da rahatlıkla izleyebilecek. Çocuk filmi çok az yapılıyor bizim ülkemizde. Çocuk kafasıyla, onların dünyasıyla büyük kafasını sorgulamak hoşlarına bile gidecek diye düşünüyorum. Ben daha çok senaryo yazarlığı yaptım toplama bakıldığında. Çocuklar anlamaz dediğimiz pek çok şeyi anlıyorlar. Senaryoları da bu minvalde yazacağım.

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.