Antalya Film Festivali yine sonuçlarıyla çok konuşulacak bir festivale el attı ama… Ama’sı yazıda! Antalya Film Festivali’nin 53.’sünü de hayretle geride bıraktık. Çünkü Semih Kaplanoğlu başkanlığındaki ulusal jüri ‘mavi en risksiz, renksiz renktir’ diyerek, festivalin neredeyse en ‘söylemsiz’ filmine en iyi senaryo, en iyi film ve en iyi yönetmen ödüllerini yığmayı uygun gördüler. Mavi Bisiklet kötü bir film değil ama jürinin gözünde bu kadar öne çıkacak ne yaptı diye düşündürtüyor açıkçası! Hele de Tereddüt, Babamın Kanatları, Albüm, Rüya ve Rüzgarda Salınan Nilüfer gibi filmler varken! Tereddüt’ü izledikten sonra gittikçe muhafazakar çizgisini işaretlerle anlatmayı uygun gören Semih Kaplanoğlu’ndan o filme ödül gitmeyeceğini anladım ve bunu da ‘kayıtsız’ kalmakla anlatmaya çalıştım gerçekten de ve jüri kayıtsız kalmayı tercih etti. Aslında Mavi Bisiklet festivalin dolu dizgin gitmeye çalıştığı o dar çizgiye o kadar iyi bir işaret ki… Festival politik ve cinsel imgelerden uzak, bir nevi İran sineması misali çocuk dünyasının saflığında olan bitenden arınmaya / uzak durmaya çalışacak demek ki. Bir yandan da bugün Kerem Akça’yla konuştuğumuz gibi, bu sonuçlar üzerine aslında konuşacak, yazacak bir şey kalmıyor. Çünkü yazacak heves kalmıyor!

Tabii bir yandan İran sineması ve çocuk imgesine sığınıyoruz ama İran sineması (her seferinde) Ashgar Farhadi’nin filmi The Salesman / Satıcı yetkin bir sinema diliyle karşımıza çıkıyor. Kadın ve erkek arasındaki dolambaçlı, ezici ve sorunlu ilişkilere odaklı yönetmen bu kez karısının namusuna sahip çıkmaya çalışan bir adamın dönüşümüyle sınıyor bizleri! Yani her ne kadar İranla organik bağı kalmasa da İranlı bir yönetmen olarak daha açık kapılardan, daha dolaylı hikayelerden oluşturuyor sinema dilini. Bizdeki gibi bir bisikletim olsun, bir de seveceğim bir kız sıkışmışlığında değil en azından…

Yeşim Ustaoğlu pek çok anlamda yeniliklerle karşımıza çıktı. Tabii ki işin cinsel kısmı kaybedip bulduğumuz bir gösterge olduğu için (ülkenin karma dengesi şaştığı için) pek sahiplenici davrandım kendi adıma. İki adının cinsel açmazları karşısında karşı karşıya gelip, bir dayanışma duygusu yaratması her şekilde iyi geliyor insana. Özelikle Ecem Uzun ve Funda Eryiğit arasındaki terapi sahnesi hem sabır sınayıcı, hem yeni hem de deneysel yanıyla hepimizi şaşkınlığa uğrattı kabul edelim! Rüzgarda Salınan Nilüfer ise tam tersi, iki kadın arasındaki dostane görünen rekabete odaklanıyordu ve onun da gözlemleri gayet yerindeydi! Ama jüri göremedi!

Tabii tereddüt Uluslararası yarışmanın açık ara şampiyonu oldu. En İyi yönetmen, En iyi kadın oyuncu ve en iyi film ödülleri Tereddüt’e verildi. Sanki ulusal jüri biz veremedik ama siz verin demiş gibiydi uluslararası jüriye. Bu da Ustaoğlu’nu daha memnun etmiş gibi geldi bana!

Festivalden bazı detayları da buraya sıralamak gerekirse Mehmet Özgür’ün en iyi kadın oyuncu ödülünü açıklarken aynı filmin yani Tereddüt’ün iki kadın oyuncusu arasında saniyelik bir rekabet yaratmaya çalıştı. Kendisi de oyuncu olan Özgür’ün bu davranışı hoş değildi. Adana’da En iyi Erkek Oyuncu ödülünü işçi sınıfına adayan Menderes Samancılar bu kez Suriyeli çocuklara adamayı uygun gördü aynı ödülünü. Her ne kadar kötücül düşünmek istemesem de Adana ve Antalya arasındaki söylem farkı iki festivalin farkını ortaya koyarken aynı zamanda ödül alanları da başka söylemlere mi itiyor demeden duramadım!

Festivalin Forum ve film TMR tarafının kısmını çok takip edemesem de yararlı bir platform olduğunu düşünüyorum. Hatta amacına ulaşamayan yarışmalardan daha iyi olduğunu söylemek bile mümkün! Ama Antalya Cannes Film Festivali modeli ya da en azından daha uluslararası filmlere öykünme suretiyle para ödülü değil de prestij üzerinden gitmeye çalıştığının altını sürekli çizse de Mavi Bisiklet’le prestij olmuyor işte. Ya da ülkenin şaftı kaymışken neyin prestiji! Bu parasızlıkta herkes bir çıkış yolu ararken üstelik! Ama Forum ve TMR devam etmeli duygusu uyandırıyor.

Ulusal ve uluslararası yarışmanın AKM’de yapılan gösterimleri ise festival direktörü Elif Dağdeviren’in tek kişilik şovuyla başladı her gün. Her seanstan önce neredeyse yirmi dakikayı bulan ve aynı cümlelerle aynı jüri üyelerine tekrarlanan övgüler gerçekten de bıktırdı diyebilirim. Bu yüzden bir sonraki seansları kaçırıp, rüzgarda salınan nilüfer gibi boşlukta kaldığımız da doğrudur. Bu kadar baskın olmaya, bu kadar bastırıcı olmaya ne gerek var bilemedim. Başka festivallerin de direktörleri var ama onları koca festival boyunca belki ancak bir kere görüyoruz. Bu sunuculuk gayet keyifli ya da egosantrik bir iş olmalı ki, Forum ödülleri gecesinde de sunucu olarak Elif Dağdeviren ve Zeynep Özbatur’u gördük yine! Yani kimseye muhtaç olmadan, kendi yağınla kavrulmanın festivalce adı bu olsa gerek!

Bir yandan politik soru sormayın diye uyarı alan gazetecilerden, Turkuvaz Grubu’nun ana basın sponsor olmasıyla her röportaja ‘benim’ edasıyla yaklaşmasından ve ‘şu yönetmen sadece sabaha konuştu’ (konuşturmadınız) demeçlerinden sonra festival ve basın ilişkisi de sorgulanması gerekenler arasına girdi! Zaten girmişti ama çağırdıkları basına bile kota koymak ilginç! Ama ilginçtir 15 Temmuz’u bile konuşmak yasaktı, politikadan uzak düşelim kafası gerçekten de yorucu….

Festivalin kısa film ve belgesel yarışmalarını kaldırıp, bütün yükü seyirciye atıp, izleyici ödülüyle işin içinden çıkmaya çalışması bu kadar köklü bir festivale gerçekten yakışmıyor. Yani sorunu aşmak yerine üzerine çizgi çizmek değil, daha yapıcı çözümler bekliyor bu ülkenin kısacıları ve belgeselcileri. Ve SİYAD ödüllü de yok tabi, birçok SİYADLI arkadaşım da yoktu. Bu konuda festivalin bir çalışması oluyor mu acaba? Kalan sağlar bizimdir bakış açısıyla ülke sineması / festivalleri adına karar vermek gerçekten de çok ilginç bir davranış! Malatya Festivali de valinin iki dudağı arasından uçup gitti mesela… Burada da iki dudaklar hakim maalesef!

Tabii Gülten Taranç’tan bahsetmeden olmaz. Yağmurlar’da Yıkansam filmiyle festivalin Rengahenk seçkisinde seyirci ödülü kazanması ve ödülünü kadınlara adaması, şişman olduğu için iş bulamadığını ve filmini banka kredisiyle çektiğini söylemesi bir anda onu festivalin gündemine oturttu. 25 yaşındaki bu genç kadın enerjisiyle, azmi ve sempatisiyle dikkat çekti. Umarım diğer filmleri için önü açılır. Kendisi festivalin renkli yüzlerinden biri oldu diyebilirim!

Ben yine dediğimi tekrar edeceğim, sinema yazarları ya da gazeteciler festivalle ilgili övgü ve yergi hakkını saklı tutar! Bir sene över, diğer yıl yerebilir! Benim ki biraz yergi dolu bir yazı oldu kabul ediyorum ama bu festivali yıllardır yerinde takip eden biri olarak, bu festivalin en iyi şekilde, demokrat, hakkaniyetli ve herkesi kucaklamaya çalışarak devam etmesini istiyorum. Festivaller bizim, bırakmaya da kıyamıyorum o yüzden… Bu sene gitmek için fazlaca dil ve çaba döktük yine… O çaba ve dili yine döküyorum ortaya diyelim…

 

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.