Fellini, müthiş bir öykücüdür. Kendi anılarını (ve tabii ki denk düşen bizlerinkini) muhteşem bir anlatımla beyaz perdeye aktarır. Bu sebeple kişisel öykü anlatımı konusunda çığır açtığını ve ardından gelen birçok yönetmene yol gösterdiğini söyleyebiliriz. Bunu yaparken kullandığı düşsel, gerçeküstü üslup ise o kadar muhteşemdir ki, hiç bir şekilde göze batmaz ve gerçekliği de neredeyse hiç sarsmaz. Bazen, gördüğümüz rüyaları tamamen hatırlayıp filme çekebilmeyi isteriz ya, yapabilseydik eğer, kesinlikle Fellini filmleri tadında bir şeyler olurlardı. Zaten ustanın filmlerinin çoğu da kendi anılarından ve düşlerinden oluşuyor. Çocukluğundan başlayarak kendi hikayesini perdeye aktarır. Bütün bu fantezi ve düşlere rağmen o kadar gerçektir ki anlatılanlar, ustanın “anıların sinemacısı” olarak da anılmasını sağlar. Onun hayatı için özgürlüğü, baskıyı ve kurtuluşu simgeleyen, sirk, kilise ve deniz ise hemen her filminde karşımıza mutlaka çıkar. Bu kişisel sinemasının en büyük göstergelerinden biridir ve oldukça da “gerçek” tir. Bir gün bindiği bir taksinin şoförü ustaya; ” Neden bizim de anlayacağımız filmler çekmiyorsun?” der. Usta ise; ” Ben filmlerimde zaten gerçeği anlatıyorum ve gerçek, asla basit bir şey değildir” diye cevaplar.

Fellini sinemasını fazla apolitik bulanlar mevcut. Faşizm dönemi ve sonrası gelişimini tamamladığı için, o zamanlarla igili en azından 1-2 kelam etmesi yönünde bir beklenti hep vardı izleyicide ama Fellini, kendi deyimiyle adeta kaçmayı tercih etti. Gerçeğin ve düşün, bu kadar muhteşem ve saf harmanlanmasının içine belki de politika denen pisliği katmak istememiştir. Tabi bütün bunlara rağmen, Amarcord gibi oldukça sosyo-politik ve faşistleri epey kızdıran bir başyapıta da imzasını atmıştır. Çocukluktaki ve üniversite yıllarındaki deneyimleri, ilkleri, Roma’ya olan aşkı ve tercihleri özellikle bu filmde muhteşem bir şekilde yansıtılmıştır.

Fellini sineması ile tanışamayanlar için hem üzgün, hem de oldukça mutluyum. Hala bir Fellini filmi izlemeyen birisinin, bundan sonra da izlememe ihtimali kabul edilebilir bir şey değil. Bir insan belli bir yaşa gelmeden önce, kendi iyiliği için en az üç Fellini filmi izlemeli diye düşünüyorum. Düşleri, kurgusal bir yapıda ayağmıza kadar getiren bu büyük ustanın sinemasını herkes tadmalı. İlk defa izleyecekler ve zamanını çok kaçırmamış olanlar ise, muhteşem deneyimlerle karşı karşıyalar, ne mutlu onlara.

EN İYİ 5 FELLINI FİLMİ

Otto E Mezzo, 1963

Büyük usta Fellini’nin kendi ifadesi ile 8 buçuk numaralı filmi, kariyerinin tam da ortasında kendini tamamen açığa vurduğu ve iç hesaplaşmalarını yansıttığı bir başyapıt. Film çekme sürecindeki bir yönetmenin kararsızlıkları, hayatını sorgulaması ve kadınlar ile olan imtihan gözler önüne seriliyor. Açık bir biçimde, hiç saklama gereği duymadan kendini ifşa eden Fellini, bunlara daha genel eril hezeyanları, dini bakış açılarını ve ahlaki yargıları da ekliyor ve ortaya muhteşem bir sanatsal bir kriz çıkıyor. Bir başka ünlü yönetmen Spielberg’in “ Fellini’ye bu filmdeki Mastroianni karakterinin benim için ne kadar önemli bir model olduğunu, onunki gibi bir hayat yaşadığımı anlatmıştım” dediği, yani yaratıcı olan, ilham konusunda sıkıntı çekebilen her yönetmenden izler bulmanın kaçınılmaz olduğu bir sinema şöleni. Sinemayı sinema yapan en büyük unsur olan yönetmenleri daha iyi anlamak ve fazlasıyla empati kurabilmek bu filmle birlikte artık çok daha kolay.

Amarcord, 1973

Amarcord, Fellini’nin kendi çocukluk anılarından yola çıkarak, dehası ile birleştirip ortaya koyduğu bir otobiyografi. Hatta kendi deyimi ile yarı oto-biyografi. Doğup büyüdüğü yer olan Rimini’de hatırlıyorum anlamına gelen mi cordi/amacord kelimesinden esinlenerek, bütün kendini var eden anılarına gönderme yaparak ve geçmişini unutmayarak hikayesini oluşturur. Filmin ismini de tabii ki buradan hareketle Amarcord koyar. Titta silüetinde, kendi çocukluğuna yaptığı bu büyülü, bazen komik ve oldukça samimi yolculuk, izleyiciye de hem kendinden izler bulma hem de o atmosferi iliklerine kadar yaşama fırsatı verir. Fellini’nin bu en kişisel filmi, kesinlikle başyapıt seviyesinde ve hafızalardan asla kazınmayacak güzellikte.

La Dolce Vita, 1960

Büyük usta Fellini’nin en meşhur, en sükse yapan filmi La Dolce Vita’dır desek sanırım yanlış olmaz. Seveni kadar getirdiği eleştirilerden dolayı filme uzak duranı, hatta “skandal” olarak niteleyeni de epey mevcut. Bir dönem gazetecilik de yapan Fellini’nin kendi tecrübelerinden de esinlenerek ortaya çıkardığı bu başyapıt, her Fellini filminde olduğu gibi bol ihtişam, bol hiciv ve unutulmaz sahneler barındırıyor. Modern toplumun gösteriş merakı ve sıradanlaşması üzerine çok sert bir bakış açısına sahip olan La Dolce Vita, günümüzde çok daha anlamlı hale gelen karakter yaratımları ile de oldukça gerçekçi bir noktada duruyor. Fellini, insanoğluna yine tüm basitliğini, hiç lafı dolandırmadan anlatmayı başarıyor.

Fellini’s Roma, 1972

Otobiyografi anlamına da gelen Fellini’s Roma, genç bir erkek olarak yoluluğuna Rimini’den başlayan Fellini ve din ile kadınlar ekseninden orta yaş hezeyanlarını yaşayan Fellini’ye kadar uzanan büyüleyici bir Roma portresi. Tabii tüm eleştirilerine devam ettiği, düşşsel anlar ile etkilemeyi başaran ve başka hiçbir yönetmenin yapamayacağı sahneler barındıran da bir şaheser. Toplumsal eleştirileri yine sert ortaya koyan ama kendini de işin içine dolaylı da olsa koyan büyük ustadan dönemin Roma şehrini daha iyi anlatabilen sanırım zor bulunur.

Le Notti Di Cabiria, 1957

Sinemanın gelmiş geçmiş en büyük ustalarından Fellini imzası taşıyan bir film Le Notti di Cabiria. Yeni Gerçekçilik akımına genelde uzak duran ve kendi gerçeküstü dünyasını yaratan Fellini’nin, başta La Strada olmak üzere yine de akıma dahil edilen birkaç filmi mevcut. İşte bu film onlardan biri konumunda. Fahişelik yapan, saf, oldukça insancıl ve hayatını değiştirecek gerçek aşkı arayan Cabiria’nın hayatına odaklanıyoruz hikayede. Onun umutları, hiçbir zaman bırakmadığı mücadelesi ve her olumsuzluğa karşı -bazen yıpransa bile- sonunda gülmeyi başardığı yüzü ile birlikte biz de bir melodram yolculuğuna çıkıyoruz. Akademi Ödülleri ve Cannes Film Festivali’nden de eli boş dönmeyen film, Fellini’nin en “gerçek” hikayelerinden biri olarak da sinema tarihindeki yerini alıyor.

Onur Kırşavoğlu
1982 İstanbul doğumlu. Baba mirası sinema sevgisini kendisini bildi bileli kalbinde taşıyor. 2008'de Kocaeli Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor Yüksek Okulu'ndan 2017'de ise Anadolu Üniversitesi Medya ve İletişim Bölümünden mezun oldu. 2014 yılında Pera Sinema'da sinema eleştirileri yazmaya başladı ve hala aynı mecrada yazılarına devam ediyor. Daha sonra bir dönem Vagon Dergi'de yazıları yayımlandı. Aynı dönem Doğu Batı Dergisi'nde "Türk Sinemasının Çöküş ve Yükseliş Dönemleri" adlı makalesi yayımlandı. 2016 yılında Filmarası Dergisi ve Cine Dergi'de yazmaya başladı ve hala bu mecralarda severek yazmaya devam ediyor. Üç senedir Antalya Uluslararası Film Festivali'nde danışmanlık görevi üstleniyor ve bu görevine hali hazırda devam etmekte. Sinefoli adlı sinema programında bir sezon metin yazarlığı da yapan Onur Kırşavoğlu 2017 Ocak ayından itibaren Sinematürk sitesinin Genel Yayın Yönetmenliği görevini sürdürüyor ve yazıları / röportajlarıyla aktif kariyerine devam ediyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.