Majid Majidi’nin yıllardır beklenen filmi Hz. Muhammed: Allah’ın Elçisi 28 Ekim’de Türk izleyicisi ile buluşuyor. Mustafa Akkad’ın Çağrı filminden sonra Müslüman dünyası için en önemli sinema olayı başlıyor…

SERDAR AKBIYIK

Majid Majidi ile 2012 yılında Mardin’de yaptığımız röportaj da Hz. Muhammed: Allahın Elçisi filminin çekimlerine başlıyordu. Bu çok önemli filmin yapım aşamasındaki problemleri bizle paylaşmıştı. Hatta çok radikal bir söylemde de bulunmuştu. Peygamberimiz bu dönemde yaşasaydı mutlaka sinemayı kullanırdı demişti. Bu sözü belki biraz ağır kaçıyor ama Çağrı filmi vizyona girdiğinde yaşananlar Majidi’nin belirlemelerinin ne kadar doğru olduğunu bize kanıtlıyor. Yaşadığım şu 50 yıl içinde entelektüel dünya içinde Müslümanlığın en güçlü olduğu dönemdi Çağrı filminin vizyona girdiği dönem. Zaten onun dışında da aynı başarıyı gösteren bir film ortaya çıkaramadık. Şimdi Majidi’nin filmi vizyona giriyor, inşallah Çağrı’nın başarısı tekrarlar. Bu mutsuz günlerde acıyla dökülen yaşlar sinema salonunda mutlulukla dökülür bu film sayesinde. Filmin konusunu sizle paylaşalım.

Film, 6. YY’da Mekke’de, Hz. Muhammed (S.A.V.)’in doğumu ile başlayan ve Efendimiz’in 13 yaşına kadar devam eden süreci, Hz. Muhammed (S.A.V.)’in çocukluğuna naif bir bakış açısıyla yaklaşarak anlatıyor.

Abraha’nın fil ordusuyla Mekke’ye yönelişi, Efendimiz’in dedesi ve Kabe’nin anahtarının sahibi Abdulmuttalib başta olmak üzere tüm Mekke halkını tedirgin eder. Hz. Muhammed (S.A.V.)’in annesi Hz. Amine bu esnada hamiledir ve tüm Mekke halkı gibi kaçıp dağlara sığınabilmesi mümkün değildir. Hem oğlunun emaneti gelinini, hem Mekke’yi, hem de Kâbe’yi gelecek felaketten koruması beklenen Abdulmuttalib; Abraha’ya sadece, savaşmadan savaş ganimeti olarak aldığı otlak hayvanlarının iadesini istemeye gider. Abraha halkın ve böylesine önemli bir adamın, yenilgiyi kabul ettiğini düşünerek galibiyetini garantilediğini zanneder ama şehre girme anı geldiğinde Filler Mekke’ye doğru bir adım dahi atmaz. Ve ardından tüm İslam âleminin Fil Sûresi ile haberdar olduğu vaka gerçekleşir. Milyonlarca ebabil kuşu, Abraha’nın ordusunu taş yağmuruna tutar, ordu helâk olur.

Bu olaydan tam bir ay sonra, Efendimiz’in doğumu gerçekleşir. Hem gök olaylarını araştıran ve zamanını bilmedikleri bir kurtarıcıyı, son peygamberi bekleyen Yahudi ve Hristiyan cemaati bilginleri; hem Abdulmuttalib, o gece gökyüzünden yere inen Nûr’a şahid olur. Kâbe’de putlar bir anda yerle bir olmuştur. Eve geldiğinde, Nûr’un indiği yerin kendi evi olduğunu görür. Efendimiz, Hz. Âmine’nin kucağındadır. Allah’ın izniyle, koruması gereken emanet, sadece Mekke’ye değil tüm âleme rahmet olarak gönderilmiştir.

 

 

 

 

 

Halbuki dünyadaki en büyük propaganda aracı olan sinemayı bütün Müslüman coğrafyası olarak kullanmalıyız. Burada Türk sinemasının özellikle Yeşilçam döneminde üretimlerde bulunduğunu, günümüzde ise bir elin parmaklarını geçmeyen yönetmenin inanç hakkında filmler çektiğini, bu filmlerin çoğu da aslında duygu sömürüsü kokan, dinimizin güzelliklerini ve varlığının gücünü anlatmaktan uzak olan filmler olduğunu söylemeliyiz. Yurt dışına bakınca da aslında aynı şey söz konusu. Buda’yı anlatan 40 film, diğer peygamberleri anlatan 200’den fazla film çekildi ama Hz. Muhammed’i anlatan başka bir film çekilmedi. Durum böyle olunca biz de yıllardır seyrettiğimiz filmler içinde Müslümanlığı anlatan, içinde Müslümanlık geçen, Müslümanların çektiği acıları odağına alan filmleri bir gözden geçirdik. Aşağıda verdiğimiz listede belgesel filmler veya kutsal kimliklerin biyografik öyküleri yer almıyor. Bunlar birçok coğrafyadan gelen ve bizim dinimize dokunan bazı filmler. Sonuçta kişisel seçim önemli burada yani biraz da beni etkileyen filmler diyebilirim. Tabii ki listenin başında The Message – Çağrı filmi var.

The Message – Çağrı, 1977

Mustafa Akkad binbir zorlukla uğraşıp çektiği Çağrı filmi peygamberimizi ve Müslümanlığın başlangıcını anlatan tartışmasız en iyi filmdir. Filmde peygamberimiz gösterilmez. Hatta Hz. Ebubekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Ali de gösterilmez. Mustafa Akkad Çağrı filmini çekmesinin sebebini şöyle anlatıyor: “Çocuğum olunca çocuklarıma dinlerini öğretmem gerektiği duygusuna kapıldım ve sorumluluğumu hatırladım. İşte Çağrı projesi böyle ortaya çıktı. Hem kendi çocuklarımın, hem de başka çocukların geleceği için. Ama bu hiç kolay olmadı.” Filmde Hz. Hamza’yı Anthony Quinn canlandırdı. Film o kadar etkileyiciydi ki haftalarca hatta birçok ülkede yıllarca vizyondan kalkmadı. Türkiye’de ben hatırlıyorum bir yıl sinemalarda oynadı ve salonlar doldu taştı. Hala bu film kadar başarılı ve etkileyicisi çekilmemiştir. Bizim ülkemizde ve Müslüman coğrafyada her bayramın vazgeçilmezidir. İnsanlar o dönem öylesine etkilendiler ki Hz. Hamza’yı öldüren Vahşi karakterini canlandıran Salim Gedera başına gelenleri şöyle anlatır: “Hz. Hamza’nın öldürülme sahnesini çekerken askerler filme kendilerini o kadar kaptırmışlardı ki, Hamza’yı öldürecek diye beni aralarından geçirmiyorlardı. Mustafa Akkad bu sahneyi tam beş kez çekmek zorunda kaldı. Film bitti. Fakat benim kötü günlerim başladı. Sokakta yürürken insanlar yüzüme tükürüyordu. Sokağa çıkamaz oldum. İşimden atıldım. Hamza’nın katili diye kimse iş vermiyordu. Mustafa Akkad Bey’e kızdım ve ona telefon ettim. Olayları anlattım. ‘Allah’ından bulasın, hayatımı perişan ettin’ dedim. Fakat Mustafa Bey beni sakinleştirdi.” İşte Çağrı bu kadar etkisi olan bir filmdi…

Ömer Muhtar – Lion of the Desert, 1981

Mustafa Akkad’ın diğer önemli filmidir. Çağrı filminin çekimlerinde Libya lideri Muammer Kaddafi ile yakınlaşması Ömer Muhtar filminin çekilmesini sağlamıştır. Kaddafi, Akkad’dan Libya’nın kurucusu Ömer Muhtar’ın hayatını çekmesini istemiştir. Akkad da Anthony Quinn ile bu işe soyunmuş ve büyük başarı gösteren filmi çekmiştir. Anthony Quinn Ömer Muhtar’ın çekimlerinde yaşadıklarını şöyle anlatır: ” Çöl Arslanı filmi beni çok etkiledi. Ömer Muhtar’ın tutuklandığında hapiste elleri kelepçeli olduğu bir sahne var. Bu şekilde abdest almaya çalışıyor. Arka planda ezan sesi var. Ömer Muhtar’ın yanı başında ise bir İtalyan subay nöbet tutuyor. Bu sahnedeki inanç ve azim beni çok etkilemişti.”

Mekke’ye Yolculuk – Journey to Mecca, 2009

Yapıt, Kâbe’nin üzerinde düşük irtifada uçularak gerçekleştirilen hava çekimleri başta olmak üzere, eşi görülmemiş güzellikte görüntüler barındırıyor. Film, 14’üncü yüzyılda yaşamış olan ünlü Faslı gezgin İbn-i Battuta’nın hayat hikâyesi ekseninde, geçmişle günümüz arasında gidip gelen paralel bir kurguda ilerleyerek, dünyanın dört bir köşesindeki Müslümanların her yıl Kâbe’ye yaptıkları görkemli Hac yolculuğunu anlatmakta.

Guantanamo Yolu – The Road to Guantanamo, 2006

Film, 10 Eylül 2001’de İngiltere’deki evlerinden ayrılan Pakistan asıllı İngiliz vatandaşı üç Müslüman genç Ruhel, Şefik ve Asıf’ın öyküsünü aktarıyor. Yolculuklarının tek amacı, annesinin seçtiği kızla evlenecek olan Asıf’ın düğününe katılmaktır. Üç arkadaş, Pakistan’a gittiklerinde yanlışlıkla Kuzey İttifakı tarafından tutuklandıktan sonra Amerikan birlikleri tarafından Guantanamo’ya nakledilirler. Mahkumiyetleri boyunca her üçü de Amerikan ve İngiliz gizli servisi tarafından sorgulanır; haklarında hiçbir kanıt bulunmadığı halde sayısız işkence ve suçlamaya maruz kalırlar.

Vaad Edilen Cennet – Paradise Now, 2004

Çocukluk arkadaşı olan genç Filistinli Khaled ve Said, Tel Aviv’de gerçekleştirilecek bir saldırıda intihar bombacısı olarak görevlendirilirler. Aileleriyle vedalaşmadan, son bir gece geçirdikten sonra, vücutlarına bağlı bombalarla sınıra götürülürler. Ama operasyon plânlandığı gibi gitmez ve birbirlerinin izin kaybederler. Zalimliğe karşı intihar bombacısı olmayı sorgulayan film çok tartışıldı ama bakış açısı çok doğruydu.

İbrahim Bey Ve Kuran’ın Çiçekleri – Monsieur Ibrahim, 2003

60’ların Paris’inde ergenlik çağındaki Musevi çocuk Moses, annesi kardeşini de alıp evi terkedince babasıyla mutsuz bir hayata mahkum olur. Babası ölünce bakkal İbrahim çocuğu evlat edinir. Çok bilge bir adam olan İbrahim’in ışığında Kuran’dan yaşama dair güzel şeyler öğrenir Moses. Sonunda dükkanı kapatarak bir spor araba alırlar ve İbrahim’in ülkesine, yani Türkiye’ye doğru bir yolculuğa çıkarlar.

Kara Altın – Black Gold, 2012

Auda ölmek üzere olan kardeşine “Kardeşim lütfen Allah’a sığın” der, Ali ise şöyle cevaplar: “Beni ezen ayağı mı öpeyim?” Auda devam eder: “Öldükten sonra bir melek gelecek yanına hangi tanrıya inandığını soracak, ne diyeceksin?” Ali zar zor cevaplar: “Allah”. “Melek soracak hangi peygambere inanıyorsun?”: “Muhammed”. “Hangi dine inanıyorsun?” “İslam” der ve Ali ölür. Bu sahne belki kaba bir propaganda olarak algılanabilir. Ama filmin bu küçücük sahnesindeki Ali’nin yaşadığı değişim inananlar için bambaşka etkilere sahip. Yönetmen bu sahneyle Müslüman inancını ve Batı medeniyetini birleştiriyor. İnançsız bilimin kimseye yararı olmadığını, inancın ise bilimin ışığıyla aydınlandığı zaman en doğru şekli alacağını anlatıyor. Doğru bir Müslümanlık, doğru bir insanlık ve biraz da yürek acısı. Kaçırılmaması gereken bir film.

Büyük Yolculuk – Le grand voyage, 2004

Büyük Yolculuk, Tunus asıllı Fransız bir baba-oğulun dramatik öyküsünü anlatıyor. Müslüman kültürü ile yetişmiş baba, daha çok Fransız kültürü ile yetişmiş oğlundan kendisini Mekke’ye, Hac’ca götürmesini ister.Oğul için çok da iyi tanımadığı bu kültürle tanışmak hiç de kolay olmayacaktır.

Malcolm X, 1992

Babası Ku Klux Klan tarafından öldürülen Malcolm, çağdaşı bir çok siyah gibi umutsuz ve zor bir çocukluk geçirir. Neticesinde hayatı günlük yaşayan bir hırsıza dönüşür. Sonunda hapise girdiğinde İslam öğretisi kendisini yeniden tanımlamasına yardımcı olur. Burada dahil olduğu toplulukta kendini bulur ve yükselmeye başlar. Hapisten çıkınca Malcolm, adeta bir mesih işlevi yüklenir ve kendilerini birer suçlu yapan toplumsal adaletsizliğe başkaldırır.

Kan ve Aşk – In The Land of Blood and Honey, 2011

In The Land of Blood and Honey, 1990’lı yılların başındaki Bosna iç savaşında geçiyor. Film, siyasi irade eksikliği sebebi ile toplumda yaşanan çatışmaları anlatıyor. Filmin büyük çoğunluğu Saraybosna’nın gerçek mekânlarında çekildi ve savaş esnasında hayatını yitiren halkın çocukları da filmde rol aldı. Müslüman Boşnaklar’ın çektiği acılar etkin bir şekilde anlatılıyor öyküde…

Serdar Akbıyık
1967 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyal Antropoloji Bölümü'nü bitirdi. Erol Simavi Vakfı Gazetecilik Bursu'nu kazanıp iki yıllık eğitimden sonra Hürriyet Gazetesi'nde istihbarat muhabiri olarak mesleğe başladı. 1992 yılında Hürriyet Yazıişleri'ne geçti. 1993'te Spor Gazetesi'ni kuran grupta yer aldı. 1996'da Hürriyet Yazıişleri'ne döndü. 1999'da Star Gazetesi kuruluşunda bulunmak için Hürriyet'ten ayrıldı. 2000-2001 yıllarında Almanya'da Star Gazetesi'ni çıkaran grupta Yazıişleri Müdürlüğü yaptı. 2002'de Türkiye'ye dönüp Star Grubu'na bağlı olan ve yeniden yayımlanan Hayat Dergisi'nde görev aldı. Hayat Dergisi'nde ve Star Gazetesi'nde sinema eleştirmenliği yaptı. 2004 yılında Star Gazetesi Yazıişleri Koordinatörlüğü görevine getirildi. Halen Star Gazetesi İnternet Yayın Müdürlüğü ve sinema eleştirmenliğini sürdürmektedir. Star Gazetesi, Kral Müzik Dergisi ve internette çıkardığı Cinedergi'de sinema yazıları yayımlanmaktadır. 2007 yılında "Türk Sineması'nı Yönetenler" adlı yönetmenlerle yaptığı röportajları kapsayan bir kitap çıkardı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.