Özellikle yerli filmlerin gişede iki seksen yattığı bir dönemden geçiyoruz. Bu da gösteriyor ki türü ne olursa olsun yerli film izlenmiyor. Yönetmenlerin bizlere izleyici açısından loto toto tahmini yaptırdığı, düşük rakam söylediğimizde gözlerini koca koca açıp bize inanmadıkları, hatta bizi yadırgadıkları dönemlerden geçiyoruz. Bence iki sene falan nadas zamanı diyorum. Herkes film çekmeyi bıraksın, derin nefes alsın ve elindeki avucundakini filme yatırma hevesi ve sorumluluğundan vazgeçsin. Çünkü film izlenmiyor, toplum da bunu takmıyor! Tekrar 90’lı yıllara geri döndük, hem de bunu sektör olarak biraz da kendi ellerimizle yaptık. Bu konuyla ilgili daha önce de yazmıştım, salonların kötü komedi ve korkuya kapanacağını yazmıştım, aslında biraz yanılmışım kapanan sinemaların kapıları değil, daha çok seyircinin ilgisiymiş.

Çünkü cinleri ve yerlerde sürünen komedi anlayışını seyirci üzerine saldıkça zaten ülke gündeminden boğulmuş seyirci kaçtıkça kaldı ve elimizde sayıları en iyimser sayılarla 30 binlerde tıkanmış film çöplüğü kaldı diyebiliriz. Şu an yapılması gereken bazıları için zorunlu sonuç film nadası! Ne kadar sürer, durum düzelir mi bilmiyoruz… Seyirci rakamları her şeyi belirtiyor zaten!

Şimdi sektörde gezinip herkesin derdini deşince herkesin kendi içinde bir sorunu olduğunu anlıyoruz. Bağımsız film yapmak için can atan ama kendisini yola çıkaracak olan bakanlık ödeneğine muhtaç bir sürü yönetmenle kesişiyor yolumuz. Filmler izlenmiyor desek de onların kafasındaki ‘şurdan bir ödenek çıksa başlarım’ startını ne yazık ki geri çekemeyeceğimizi anlıyorum. Bir çoğu bakanlık ödeneğini istemese de ülkedeki tek harekete geçirtici ödeneğin o olduğunu söylüyor ve umutsuzca o ödeneği bekliyor. Bağımsız kalmak ve o ödeneğe muhtaç kalmak arasındaki çelişkinin de farkındalar!

Diyelim yurt dışından bir yapımcı ya da ödenek buldular. Onların da verme koşulunun yerli bir yapımcıyla ortak olmaktan geçtiğini söylüyorlar yani filmler izlenmediği gibi izlenecek film yapmanın koşulları da bir şekilde devlet eliyle zora sokuluyor. Artık fişleme sisteminin her alana çabucak yayıldığı günümüzde bazı yönetmenler dışarıda bırakılıyor. Dışarıda kalmak istemeyenler ise kendilerine ve eserlerine otosansür uygulamak zorunda kalıyor. Ve bu ortamda özgür sanattan bahsetmek neredeyse imkansız hale geliyor… Yani film çekmenin yolu her anlamda biraz daralıyor!

Tabii filmler ve yönetmenler bu sıkıntıları yaşarken sinema salonları özellikle bağımsız kalmaya çalışan sinema salonlarının hali de duman! Festivaller de olmasa belki kapılarını kimse çalmayacak ve acılı bir şekilde yok olacaklar. Geçen günlerde Ankara Kızılırmak sinemasının kapısına kilit vurulacağı haberleri dolaşıyordu. Umarsızlığın ortasında tek başına varolmaya çalışan mekanlardan birisi. Seyircisizlik belini bükmüş, koltuklarını gıcırdatmış olmalı! Evet müstakil olanın yaşama şansı hemen hemen kalmadı. Yıllardır kapanma sinyalleri veren Beyoğlu sineması da aynı nakaratı tekrar ediyor hep! Kar ettiği söylenemez, çalışanlarının parasını tamı tamına vermeye çalışsa da sinemanın hali fena! Açık kalma inadını yıllardır gördüğüm sinemanın da can damarlarından biri festivaller. Ama festivallerde ödül kazanıp seyirci nezdinde ilgi görmeyen filmlerin durağı olunca neredeyse boş salon için döndüğünü itiraf ediyorlar makinenin! Yani çekilemiyor, çekilse de izlenmiyor ve sonrasında koca bir boşluk bırakıyor sinema sektörü!

Sonra Cumhurbaşkanın himayesinde bir kısa film festivali yapılıyor, uluslar arası jürisiyle pek fiyakalı! Tabii ki yapılsın tabii ki bu yarışmalar için de film çekilsin. Ön jüride yer alan bir isim ağırlıklı konu müitecilerdi diyor. Mülteci kamplarında çocuklara yapılan tacizler geliyor aklıma! İkincilik kazanan filmin konusu savaşı durdurmaya, uçakların bomba atmasını engellemeye çalışan çocukların hayal gücü ve vicdanı üzerine! Sonra bombalanan illerimiz, kasaba ve köylerimiz geliyor aklıma. Yerinden yurdundan edilen yüzlerce insan. Ve tüm bunları himaye edenler festivali de himaye ediyor! Nasıl bir oyun dönüyorsa artık, oturup bir de filmini de izlememizi istiyorlar!

[email protected]

 

 

 

Banu Bozdemir
İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü mezunu. Sinema yazarlığına Klaket sinema dergisinde başladı. Dört yıl Milliyet Sanat dergisi ve Milliyet gazetesinde sinema yazarı, kültür sanat muhabiri ve şef yardımcısı olarak çalıştı. İki yıl Skytürk Televizyonunda sinema, sanat ve ‘Sevgilim İstanbul’ programlarında yapımcı, yönetmen ve sunucu olarak görev aldı. Antrakt Sinema Gazetesi’nde iki sene editör olarak çalıştı. Tarihi Rejans Rus Lokantasına hazırlanan ‘Rejans Tarihi’ ve ‘Rejans Yemekleri’ kitabının editörlüğünü yaptı. Rejans Rus lokantası başta olmak üzere birçok şirketin basın danışmanlığı görevini üstlendi. Film + sinema dergisine Türk sineması röportajları yaptı. Küçük Sinemacılar, Benim Trafik Kitabım, 'Çevremi Seviyorum' adı altında on iki tane ‘çevreci’, dört tane fantastik çevre temalı yirminin üzerinde çocuk kitabı bulunuyor. Sosyal medyada yolunu kaybeden bir genç kızın maceralarını anlattığı ‘Leylalı Haller’ yazarın ilk romanı. Kaşif Karınca ise beyaz yakalılara çocuk kafasıyla yazdığı ufak bir yaşam manifestosu özelliği taşıyor. TRT’ye çektiği ‘Bakış’ adlı bir kısa filmi bulunuyor. Halen aylık sinema dergisi cinedergi.com'un editörü, beyazperde.com ve öteki sinema yazarı. Kişisel yazılarını paylaştığı banubozdemir.com sitesi de bulunan yazar filmlerde ve festivallerde jüri üyesi olarak görev alıyor, filmlere basın danışmanlığı yapıyor, sinema ve kısa film atölyelerinde ders veriyor. Çocuklarla sinema ve çevre atölyeleri düzenliyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.