Atalay Taşdiken’in Arama Motoru filmi vizyona girdi. Köyde geçen ve köylülerin oynadığı film oradaki yaşamın gerçeğini sinemaya uyarlıyor. Öykü gelişen toplum yapımızda hiç beklenmeyen sosyal problemleri de ortaya çıkarıyor.

Atalay Taşdiken Türk sinemasında önemli bir eksikliği tamamlıyor. Sinemamızın “Köy filmleri” kavramının içini günümüzde çok daha doğru bir şekilde dolduruyor. Şimdiye kadar modern toplumun idealize ettiği kavramlar üzerinden anlatılan köy hikayeleri Taşdiken sayesinde bir gerçekliğe kavuşuyor. Evet belki Cannes’da ödül almıyor ama onun görece küçük filmleri koskoca Türk sinemasının içini dolduran damlaların belki de en büyüklerinden. Sinemacı Taşdiken’in yaptığımız sohbetle hem kendini daha iyi anlamasını hem de izleyicinin farkındalığını artırmayı amaç edindik. Bakın bakalım hedefimize ulaşmışmıyız.

Neden bu filmi tercih ettiniz ? Sinema yolculuğunuzda bu film aslında ne anlama geliyor ?

Bence anlamı şu; İnsanların kalıplara sıkışmaması. Belli kalıpların yönetmeni, belli kalıpların senaristi olmaması adına böyle birşey yaptım. Mommo, Meryem gibi yapılmış örnekler varken, övgü almış iki tane iş varken. Yine aynı yoldan, benzer anlatım dilinde işler ile devam edebilirdim. Bu daha kolaydı. Ben sinema kariyerim açısından riskli birşey yaptım. Farklı bir deneme yapmak istedim çünkü kendi sınırlarımı da denemek, kontrol etmek istedim. Bir yanıyla başka birşeyi daha var bence bu filmin. Bir filmin temel şartlarıyla ilgili farklı bir önermesi var bu yapımın. Her anlamda çekimi de, öyküsü de, biçimi de benim daha önceki yaptığım işlerden farklı bir iş oldu. Ben sadece bir sinemacı olarak değil sanatçının da mutlaka sürekli bir arayış, sürekli bir deneme, yeni şeyler peşinden koşması gerektiğini düşünüyorum ve inanıyorum. Arama Motoru da aynı bu duyguyla yapılmış bir iştir. Senaryo aşaması da şöyle oldu. Öncelikle ben aramak temasıyla bir film yapmak istedim. Bu aramak meselesi benim sürekli kafamda olan birşeydir. Aslına bakarsan aramak meselesi sadece bana ait birşey de değil. Doğuyoruz ve ölene kadar geçen yaşam sürecimizin aslında özü aramak. İnsan hayatı boyunca birşeyi arıyor. Yaşı neyi el veriyorsa, hayal gücü neyi el veriyorsa. İşte ilk okulda birşey hayal ediyoruz onun peşine takılıyoruz. Yaş ilerledikçe başka şeyler evriliyor. Bir yere geliyoruz kendimizi aramaya başlıyoruz. Göremediğimiz bir sürü şeyi arıyoruz. Sonuçta arıyoruz, arıyoruz, arıyoruz… Ömrümüz aramak ile geçiyor. Bence ömür dediğimiz şeyin özeti bir kelime ile özetlemek gerekirse, aramak. Buluyormuyuz ? Bazen buluyoruz, bazen bulduğumuzu sanıyoruz ama genel anlamda da çoğunlukla bulamıyoruz. Bazende buluyoruz ama farketmiyoruz. Dolayısıyla çok büyüleyici, beni çok etkiliyen bir meseleydi bu arama meselesi. Onunla ilgili bir film yapmak fikri doğduğunda, köyde filizlendi bu. Kadın arayan dedeler meselesi var. Çok ciddi sosyolojik bir mesele bu. Devletin çok önemli kurumlarının bununla ilgili çalışmalar yapması lazım . Sosyolojik bir sorun bu. Yaşlılar evlenemiyorlar. Evlenmekle ilgili beklentileri, yalnız kalma korkusu çünkü herkesin çocuğu gitmiş gurbette. İşte herkesin kendi hayatı var. Onların yanına gitmek istemiyorlar ve kendi başlarına da kalmak istemiyorlar ama evlenemiyorlar. Bu yakın bir dönemde problem haline gelmiş çünkü artık devlet, kocası ölen kadınlara maaş bağlamış. Dolayısıyla da artık kadınlar benim maaşım var neden koca kahrı çekeyim diyerek evlenmiyorlar. Mesela bu filmi çekmeye giderken benim Meryem filmini çektiğim Akşehir de mola verdik. Oranın tarihi bir helvacısı vardır. Orada oturduk birşeyler atıştıralım diye. Tanışıklar; Napıyorsun, nereye gidiyorsan gibi sorular sordular. Dedim köye gidiyoruz ekip ile film çekmeye. Orada da bir tane yaşlı amca oturuyor, kulak verdi dinliyor. Hikayesi nedir filmin diye sordu helvacı amca. Dedim ya işte böyle bir arama hikayesi birileri birşeyler arıyor. Bir dede kadın arıyor evlenmek için filan dedim. Oradan dinleyen adam; Oğlum sen ne güzel birşey yapıyorsun, bizim derdimiz çok büyük, nereden akıl ettin sen bunu dedi, sonra geldi yanımıza oturdu, “Valla geçen akşam oturdum elime bi kağıt kalem aldım. Kaç tane dul avrat var diye benim çevremde. Yazdım, 525 tane dul avrat listesi çıkardım. 45 tane de dul herif listesi çıkardım. Fakat 45 herif 525 avrattan kulp alamıyoruz” dedi. Hükümeti de epey bi kalayladı bunun yüzünden. Bu aramak meselesiyle ilgili nereden çıktı derseniz. İlki bu kadın arayan dedelerin meselesi. Tabiki aramanın da bugünkü karşılığını koymadan olmaz dedik. Bir arama motoru, bir internet. O geçmişteki aramak kavramı ile bugünkü kolaycılığı kıyaslayan ironik bir gönderme yapan bir senaryo şekline dönüştü. Bitmiş bir senaryoyla da çekmedik filmi. Ben gelişmiş bir tretmanla çektim. Çünkü sahneleri oyunculara bire bir diyaloglarla yaptırmanın mümkün olmadığını biliyordum. Oyuncu değil bunlar, köylüler. Musa amca bak şimdi bu şunu diyecek sonra sen bunu diyeceksin o onu diyecek filan gibi bir meseleye girseydim. Biliyordum ki bu film çekilemezdi. Çok geliştirilmiş bir tretmanla çektim filmi. Her sahneyi oyunculara sahnede ne olması gerektiğini ve anahtar diyalogları verdim. Sonrasında onlar kendi sözleriyle doğaçlama yaptılar. Senaryo öykümüz de böyle oluştu.

Hiç profesyonel oyuncu olmaması ve özellikle oradaki gönüllüleri kullandınız. Bunun sinemasal anlamda da riskleri var. Neden böyle birşey tercih ettiniz ?

Biraz bu benim kişisel seçimim oldu. Yakınımdaki arkadaşlarımın birçoğu da şöyle söylediler. 7-8 tane ana karakter var. Onları İstanbul daki iyi oyunculardan seç, götür. Diğerlerini köyden oynat gibisinden. O zamanda doku uyuşmazlığı oluyor. O kadar belirgin, o kadar sırıtan bir durum oluyor ki. Onu da istemedim. Aslında bir risk aldım. Olmayabilirdi ama filmde olan kahramanlar aslında neredeyse kendi öykülerini oynuyorlar. O çok büyük bir avantajdı. Bir şey oynamaları gerekmiyordu, tek mesele vardı. Sahicilik, samimiyet duygusunu yakalayabilmek. Zaman zaman çekimlerde oyunculuk reflekslerine büründükleri oluyor. Kamera önüne geçince. Onu kırabildiğimiz ölçüde çok iyi bir netice çıktı ortaya. Dediğim gibi tamamen kişisel bir tercih. Köylülerle yapmak meselesi. Oyuncularla da yapılabilirdi. Ben hala aynı kanaatteyim. O film bu film olmazdı.

Sinemamızda çekilmiş birçok köy filmi var fakat bunlar aslında kentleşmiş insanın idealize ettiği duygular ve fikirler üzerinden anlatılır. Toprak paylaşımı, ezilen amele, törenin ne kadar kötü olduğu. Sizin konularınız ise gerçekten köy hayatını anlaıyor. Köy edebiyatını, köy halkını. Yani köy filmi diyorsak sizin yaptığınız filmlerden bahsedebiliriz. Bunu bir sinema dili olarak algılayabilirmiyiz ?

Kesin olarak bir sinema dilidir bu. Tespitte çok doğru. Ben daha önce bir kaç yerde de bahsettim. Aslında Arama Motoru’nun Mommo Kız Kardeşim’den çok büyük bir farkı yok. Bir tanesi bize içimizi sızlatan bir hikayeye tanıklık ettiriyor. Burada da aynı coğrafyanın insanlarının eğlence anlayışını, mizahını anlatıyor. Aslında bir sinema dilidir bu ve çok yakın akrabalığı vardır. Meryem’in de, Mommo’nun da, Arama Motoru’nun da. İlk bakışta “Siz dram filmleri çekiyordunuz artık komedi mi çekiyorsunuz gibi bir algı var.” Bence öyle değil.

Filmi nasıl kategorize ederiz. Gişe filmi mi diyebiliriz? Daha bağımsız bir film mi diyebiliriz ? Ne diyebiliriz film için ?

Çok zor. Ne denilebilir. Kategorize etmek çok zor ama şunu söyleyebilirim. Seyircinin çok seveceği bir film bu. Gişe filmi değil. Artık alıştığımız tırnak içinde komedi filmi sululuğu, insan zekasına hakaret derecesinde ki anlatım biçimlerinin dışında bambaşka bir yerde. Bir anlamda gişe filmi de diyebiliriz aslında. Bakıldığı zaman alıştığımız kalıplarda ki, gişe kalıpları ya da cazibesi yok gibi duruyor ama izleyen herkesin mutlaka birbirine tavsiye edeceği, mutlaka gidin seyredin diyeceği türden bir film olacak. Belkide başka türlü bir film yapma biçimini, insanları umutlandıracak bir kapıyı da açabilir.

Anadolu Edebiyatı’nın kökü aslında Allah’ı aramaktır. Filminizin kökünde de aramak kavramı var. Bu anlamda kendinizi biraz Anadolu ozanlarıyla benzeştirebiliyor musunuz ?

Olabilir. Çok yakın bir sürede de. Neşet Ertaş belgeseli yaptım. Çok sevdiğim çocukluğumdan beri çok etkilendiğim birisiyidi zaten Neşet Ertaş. Belgeselini yapmaya giriştiğimde çok daha iyi tanıma şansım oldu ve çok etkilendim. Ozanlıkta beni çok etkileyen bir şey. Karacaoğlan dan tut Veysel’e kadar. Hepsi çok etkilemiştir beni. Belki benim Anadolu ile ilgili bir şeyler yapma hevesim. Onlardan aşılanmış bir şey de olabilir. Sevdam hep oraya dair bir şeyler söylemek üzerine.

Neşet Ertaş belgeseli çok az seyredildi. Bunu anlamakta biraz zorlanıyorum. Neşet Ertaş özellikle belirli yaş dönemi için herkesin çok sevdiği bir isim. Efsaneleştirdiği bir isim. Onun adına bir belgesel yapılıyor fakat seyircinin buna bir eğilimi yok. Bunu nasıl açıklıyorsunuz ?

Açıklıyamıyorum. Şöyle söyleyim. Kırşehir’de bir hafta sinema da gösterildi 57 kişi izlemiş. Ben açıklıyamıyorum. Bunu açıklayacak bir fikrim yok.

Filmlerinizde de bir belgesel tadı var. Momo’da zaten bir gerçek hikayeydi oradan gidiyordu. Bu belgeselle kurmaca film arasında gidip gelmeniz nasıl bir yolculuk bu ?

Belgesel benim çok sevdiğim zaman zaman da yapmaktan çok keyif aldığım bir şey. Sadece belgeselle ve sinemayla ilgili değil biraz da insanın hayata bakışıyla da ilgili bu. Sahicilik, samimiyet ve gerçeklik duygusu benim birebir insani ilişkilerimde de birincil kriterim. Dolayısıyla yaptığım işlerde de en temel kriterim bu. İnandırıcılık, sahicilik, samimiyet bunları çok önemsiyorum. Bu da tabi bir belgesel anlayışı. Sinemayla ikisi arasında git gel duygusu yaşatan şey işte bu 3 temel kriter. Hem belgeselci, hem de sinemacı yanımız oradan besleniyor demek ki.

Meryem filmi röportajı için gelmiştim yine. Bu filmi anlatıyordunuz bana, komedi yapıcam çok garip olacak diye. Filmlerinizi yapıyorsunuz ve o proje oluyor. Bu bir sinemacı için zor bir şey değil mi ? Bu kadar projelendirdiği filmi, filme çekebilmek ?

Evet bu ülkede zor ama bana nasip oldu şu ana kadar. Şimdi bu filmin vizyon hikayesi tamamlandıktan sonra Eylül sonu Ekim gibi yeni bir film yapma fikrim var. İnşallah bir sonraki röportajda da aynı şeyi söylersin. Arama Motoru’na geldiğimzde de onu bahsetmiştin diye. Bu güne kadar hayal edip, öyküsünü yazdığım, çekmeye niyetlendiğim filmleri çekmek hep nasip oldu. İnşallah buda nasip olur. Zor bir şey tabi herkesin olucak diye bir durumu yok bu ülkede. Bildiğimiz arkadaşlar var 10 yıl bir projeyi yapmak için uğraşıp artık alay konusu olduklarını biliyoruz. Bir sonraki proje. Bir anne hikayesi yazıyorum. Günümüz insanının bir panoramasını, iyi kötü kavramının dışında hayatın bize dayattığı şeyler. Bir annenin evlatlarının yanına sığınamaması hikayesini yazıyorum. Artık yaşadığımız çağ öyle bir şeyki kimse kötü değil ama malesef hayat çizgisi başka bir yere gittiği zaman hiçbirşey eskisi gibi olmuyor.

Söz konusu bu kadar Anadolu’ya yakınsınız. Bu kadar Anadolu hayatının içindesiniz ve bunları anlatıyorsunuz. Türk toplumunun da önünde aslında iki tane tercih var. Biri modern şehir hayatı, diğeri de köydeki töre hayatı. Bunların ikisininde dezavantajları var. Özellikle anneler, babalar söz konusu olduğunda burada bir yaşlılar yurdunda kalmak modern hayatın getirisiyse, orada anne, babanın çocuğunun yanında kalması o köy toplumunun getirisi. Sizin burada tavrınız nasıl? Filmlerinizde bu konuda özellikle bir yeri işaret ediyormusunuz ? Yoksa bazı yerleri belirleyip seyirciye mi bırakıyorsunuz ?

Ben seyirciyi bir yere yönlendirmiyorum, öyle bir çaba içerisinde değilim. Sadece yapmaya çalıştığım şey şu. Ben Anadolu’nun sinemada gerektiği doğrulukta anlatılmadığını düşünüyorum. Köy filmi denilen şeyin aslında genel anlamda köyü dekor olarak kullanan köyde geçen filmler olarak algılıyorum. Birincisi bu Anadolu’yu sinemada gerektiği doğrulukta anlatmak. Çünkü ben oralarda büyüdüm, oraların kültürüyle var oldum. Buradan da seyirciye bir şey söylemek istemiyorum. Köy kültürünün güzellemesini de yapmıyorum. Mesela Meryem’de de, Mommo’da da aslında köyün sahici bir yanı varken yaralayıcı, insanın hayatını zorlaştırıcı bölümleride var. Bir yanıyla da zannedildiği gibi köy insanının çok sıkıcı bir hayat yaşadığıını, aslında hep şehire kaçmak derdinde olduğunu, bir fırsat bulsa herkesin bir yere kaçacağı gibi bir algınında son derece yanlış olduğunu düşünüyorum. Bunu da anlatmaya çalışıyorum. O insanlar orada da mutlular. Elbet şehire gidende var, dönende var. Seyirciye bir köy güzellemesi yapmak gibi bir meselem yok sadece oraları olabildiğince doğru anlatmak, o kültürü de bir şekilde geleceğe aktarıcak eserler yapmak derdim.

Bu filmle ilgili benim size sormadığım ama sizin izleyiciye söylemek istediğiniz neler var ?

Arama Motoru filmi ile beraber çektiğimiz bir filmimiz daha var. O filmin adı da; Bir Filmi Aramak. Bu filmin İstanbul’dan yola çıktığımız andan itibaren çekim sürecini anlatan bir film. Arama Motorunun vizyon sürecinden sonra o filmi de seyirciyle buluşuturacağız. Bilmiyorum belki sinemada olurmu, sinemada olmazsa bile DVD’de insanlara onu ulaştıracağız. 80 dakikalık bir film. Onun ben sinema yapmak isteyen insanlar için, sinema okuyan öğrenciler için çok değerli bir kaynak olacağını düşünüyorum. Film çekmenin hem zor yanını, hem eğlenceli yanını anlatacak, farklı bir yapım metodu için de örnek olabilecek. “Evet ya bizde film yapabiliriz” motivasyonu verecek bir yapım oldu. Onu da ek olarak söyleyelim. Belki film vizyona girdiğinde bir iki salonda iki film birden kuşağı yapmayı düşünüyorum. Arama Motoru’nun arkasından Bir Filmi Aramak.

Serdar Akbıyık
1967 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyal Antropoloji Bölümü'nü bitirdi. Erol Simavi Vakfı Gazetecilik Bursu'nu kazanıp iki yıllık eğitimden sonra Hürriyet Gazetesi'nde istihbarat muhabiri olarak mesleğe başladı. 1992 yılında Hürriyet Yazıişleri'ne geçti. 1993'te Spor Gazetesi'ni kuran grupta yer aldı. 1996'da Hürriyet Yazıişleri'ne döndü. 1999'da Star Gazetesi kuruluşunda bulunmak için Hürriyet'ten ayrıldı. 2000-2001 yıllarında Almanya'da Star Gazetesi'ni çıkaran grupta Yazıişleri Müdürlüğü yaptı. 2002'de Türkiye'ye dönüp Star Grubu'na bağlı olan ve yeniden yayımlanan Hayat Dergisi'nde görev aldı. Hayat Dergisi'nde ve Star Gazetesi'nde sinema eleştirmenliği yaptı. 2004 yılında Star Gazetesi Yazıişleri Koordinatörlüğü görevine getirildi. Halen Star Gazetesi İnternet Yayın Müdürlüğü ve sinema eleştirmenliğini sürdürmektedir. Star Gazetesi, Kral Müzik Dergisi ve internette çıkardığı Cinedergi'de sinema yazıları yayımlanmaktadır. 2007 yılında "Türk Sineması'nı Yönetenler" adlı yönetmenlerle yaptığı röportajları kapsayan bir kitap çıkardı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.