‘Sansüre karşı mücadele sansürden geçmeyecek filmlerle, senaryolarla yapılır’ anlayışının 68’de çalıştırdığı göze Emek Sineması direnişinde kaçan biber gazının latife olup nasıl akacağı, öyküyü sadece edebiyatın ferdi olarak bırakmayan kaşifliğe neler sığabildiği bu koronun başlığı olur. Uzun seyahatleri nedeniyle denizci babanın özlemiyle döşeli çocukluk Gölcük’te sakin sakin büyürken ortaokul çağında dayısının boylu boyunca uzanan kitaplığı hayırlı bir iş için kendisine seslenir Erden Kıral’ın.

Gizli gizli girilen odada Maksim Gorki, Dostoyevski gibi yazarlar ile Ses ve Hayat Dergileri, ilk randevularında etkiler yönetmeni. Bu gizli dayanışmanın evin bodrum katındaki, yemeniden gerilimli ya da kendinden perdeli gölge oyunları bir süreliğine devam ederken yeterlilik fiili, İstanbul Güzel Sanatlar Akademisi Seramik eğitimi vaziyetine geçer. Mazinin kuralsız piyesleri, ilgiyi okulun sinema kulübüne oradan da asıl girizgaha taşıyacaktır. Yılmaz Güney’in aynı okulun Mimarlık bölümünde okuyan asistanı Şinasi Öngüt, Kıral’ın hafızasına topladığı filmlerden bulduğu ilk boşlukta Bilge Olgaç yönetmenliğinde, Yılmaz Güney baş oyunculuğunda çekilecek Krallar Kralı(1965) filmi için kendisini çalışmaya çağırır. Üçüncü asistan olarak başladığı ve pek de bir şey anlamadığı bir telaşla ayrılmayı düşündüğü set ortamından ‘Gitme’ ile başlayan bir ikna konuşması çıkar… Yılmaz Güney’den gelen ve yıllarca sürecek bir dostluğun maliki olarak yerine ulaşan. Kıral’a göre okulla ve teorik bilgiyle ilerleyen sinema, öğrenmenin mühim bir bölümü ancak asıl muhabbet ‘’setlerde’’. Formülizasyondan, dogmalardan uzak ve kendi seçimleri odağında bir sinemacılık anlayışını zerk eden ikinci önemli isim ise Osman Seden olur. Kemal filmin platosu ve 1966 yapımı Çalıkuşu’nun seti , 2 yıl sonra ilk kısa filmi Kumrucu Ali Yaşar’ı çekecek Erden Kıral aritmetiğinin otonom hal alacağı orjin olur. Sinemacılık geçmişinin elli yıllık değeri yanında, seyirciyi 14 sinema filmi, 1 belgesel ve 3 televizyon dizisiyle saran yönetmenin ilk nefesini bodrum katında alan hayal gücü için kaç mum üflemesi gerekir, muamma. Açık seçik bir anlatımdansa kapalı, imalı bir ifadeyi tercih eden yönetmen, mühim ve ince detayları doldurmaksızın çıkarımı seyirciye bırakan anlatım geleneğinin öncülerindendir. ‘Az olan daha çoktur’ prensibiyle minimalizme daha yakın duran Kıral’ın filmografisinde yoksulluk, adiliyet, yaşam hakları, suç, öc alma, günah, kurban-cellat, av-avcı ilişkileri gibi konu çeşitliliği hakim olmasına karşın ana mesele ‘vicdan’ sadık yâri gibi durur. Roman ve öykü, perdeye ustalıkla yakıştırdığı, riski giydirirken zorlanmadığı bir tür olarak Türk Sinema tarihinde uyarlamaya en çok yer veren sinemacılardan biri kılar yönetmeni. Bu dönüşümü ikisinin birbirinden farklı yapılarda olduğunun bilinciyle; esere yakın, bire bir sadakate uzak bir ilkeyle kurar….Orhan Kemal’den Ferit Edgü’ye, Osman Şahin’den Hasan Özkılıç’a pek çok değerli yazardan, kıymetli bulduğu gerçek yaşam öyküsünden kurtaramaz kendini, etki önünde sonunda dağılarak açılır. ‘Teknik ya da yazınsal hiçbir koşul, yaşamın gerçekliği ile film gerçekliği örtüşmesini tam anlamıyla sırtlayamaz ancak sinemada gerçekçi olmaya çalışmak, minimalist anlayışı filmlerin üzerine salmak’ fikrinin tarihçesi de ayrı bir kalabalıktır yönetmende. Bir ucu Edip Cansever, Sevim Burak, Sevgi Soysal’la, diğer ucu Can Yücel, Turgut Uyar, Leyla Erbil gibi isimlerle donanmış uzun sofraların, meyhane buluşmalarının içinden gelir kokusu ve bize kalanlara bakılırsa herkes gibi payına düşeni alıp bir yukarı kata çekilmiştir bu kedi merdiveninden. Özetle yazınsal ilgi, Gerçek Sinema, Çağdaş Sinema ve Güney dergilerinde editörlük yaptığı yıllardan bugüne, sinemanın yanından yürümeye çalışarak varlığını sürdürmüştür Kıral’da. Teknik konularda detaycı ve dikkatli olmasına karşın filmin hayatiyetini her şeyin önünde tutan anlayışı, eserin etkisini öldürmemek için kusura yer açmaktan kaçınmayan tutumu sinemada titizliği doğru bulmamasının ispatıdır. Çekim açıları, ışık, mekan ve omuz kamerası kullanımı gibi tercihlerine tek tek bakıldığında da görsel algıdan geçeni kadraja sığdırma çabası yadsınamaz. Hikaye mecburiyetleri sessizlik buyurmuyorsa müzik yerleştirimi kaldıraç etkisiyle ustalığından istifade eder. Yaz sıcağında elektronik müzik olarak doğduğuna inandırılan bir türkü aranjesi de, tipi sesleri arasından çıkan Timur Selçuk da aynı uğurdadır. Tülin Özen, Nadir Sarbacak, Nurgül Yeşilçay gibi kendisine gözü kapalı itimat eden oyuncuları vardır Kıral’ın. Anlaşıldıktan sonraki kısım ise başarılı bir yönetim beklentisini doğrular. Doğaçlamayı, serbest kürsüyü önemli bir yere koyan yönetmen, oyuncularına az şey verip çok şey almaya çalışmakla sonuca tanıdığı sürenin hakkını verir…Elbette oyuncularıyla işbirliği içinde. Öyle ki en iyi kadın oyuncu listemin başında yer alan Nurgül Yeşilçay’la, içinde oldukları baba-kız ilişkisinin profesyonel kısmında, ‘Apaçi’ isimli yeni film projesine birlikte geçilmiş, taslaktan öteye adım atılmıştır bile. Bu ortaklığın uluslararası versiyonunda, Fransiz sinemacı Robert Bresson’dan daha minimal, eksilten-silen bir metotu benimseyerek esinlenirken, etkin bir ses kullanımından ne kadar şiirsel ve büyülü bir iş çıkabileceğini David Lynch okumalarıyla katar sinemasına. Yolda filminde birlikte çalıştığı kızı Deniz Kıral’ın (Yard. Sanat Yönetmeni) dinlediği müzikleri, sevdiği filmleri de kendisine ekleyen yönetmen, standart kesintileri dışında gençliğinden çok da bir şey yitirmez. Devam eden filmografisinde ilk yıllar ve son dönem olmak üzere birkaç filmin bahsi ile sözü edilen zenginliği methiye olmaktan çıkarmalı. Sömürülen köy halkı/işçi haklarını aramak üzerine kurulu ilk uzun metraj filmi Kanal(1978)’ı iki yıl sonrasında daha da derinleşeceği bir Orhan Kemal romanı takip eder. Bereketli Topraklar Üzerinde(1980), köylerinden Çukurova’ya gelip ağır şartlar altında çalışan Köse Hasan, Pehlivan Ali ve Yusuf’un çırçır fabrikasından, inşaat işçiliğine zıplayan para etmeyen hayatları(!) ve değersiz ölüleri üzerinden yürüyen sürprizlerle dolu bir film olacaktır. Tuncel Kurtiz, Erkan Yücel, Yaman Okay ve Nur Sürer’in baş oyunculuğundaki bu ilk uyarlamanın, Adana Sıkıyönetim Komutanlığı’nca yasaklanmasının ardından negatifleri kaybolur. 27 yıl sonra alınan İsveç’te çöpe atılmak üzere olduğu haberiyle Kıral’ın kızına filmin bulunmasına dair bıraktığı vasiyet, 2008 yılında 15 kopyayla ölümden dönen sevindirici bir gösterime dönüşür. Atilla Dorsay’ın başyapıt adlettiği film, 1980 Nantes Film Festivali’nden Sanat ve Deneme Filmleri Büyük Ödülü ile Seçiciler Kurulu Özel Ödülü alırken 1980-Strasbourg Avrupa Film Festivali Büyük Ödül’üne layık görülür. 18. Antalya Film Festivali En İyi Yönetmen, En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu (Yaman Okay), En İyi Görüntü Yönetmeni(Salih Dikişçi) olmak üzere ulusal festivallerden ise toplam 22 ödülü ekibine dağıtır. Genco Erkal, Erkan Yücel ve Şerif Sezer baş oyunculuğundaki Hakkari’de Bir Mevsim(1983), sürgün kupası Hakkari’nin Pirkanis köyünde verilen bir öğretmenin, diline ve yaşantısına yabancı olduğu kar hırıltısındaki tek mevsimlik hikayesidir. Konusu bir yana kıymetli isimleri bir araya getirmesi yönünden de mühim bir filmdir sinema tarihimizde. Ferit Edgü’nün ‘O’ isimli romanından filme tasarlandığı sürece yazarın kendisi ve Kıral’ın eski eşi Tezer Özlü destek verirken senaryoyu Onat Kutlar kaleme alır. Hakkari’de Bir Mevsim, Doğu Anadolu’nun kaleme, sese, kadraja girmesinin cesaret istediği yıllarda açık seçik bir ajitasyondan uzak, 3000 metrelik tipinin ortasından alınan belgesel kaydı kadar gerçekçidir, öyle ki oyunculardan birinin ağzından dökülen kürtçe kelime Genco Erkal’ın boğazındaki öksürükle söndürülerek kepenkin inmesi önlenir. Filmde Erkal’ın öğütüp dağıttığı ‘Eğer bir gün ormanda kaybolursan, geldiğin yolu arama, kendine yeni bir yol bul’ mottosu 700 kişiden az bir nüfusun ilk yardım çantasında hala bulunmamaktadır. Film, ‘Doğu Anadolu’nun yoksul gösterilmesi’ nedeniyle 5 yıl süresince yasaklı kalarak ülke panoramasında dekor kullanımının önemini ironik bir vurguyla resmileştirir. 33.Berlin Film Festivali’nde Gümüş Ayı, FIPRESCI, Interfilm Ödülleri ile Uluslararası Sanat ve Deneme Sinemaları Ödülü, Hamburg Film Festivali En İyi Film Ödülü alırken 2. Akdeniz Ülkeleri Film Festivali (Cezayir)’nden Altın Zeytin Büyük Ödülü ile ayrılır. Takip eden 27 yıl içinde on film daha çeken usta yönetmenin son filmi Gece(2015), Diyarbakır’dan İzmir’e göç eden bir ailenin dağılma hikayesidir. Nurgül Yeşilçay, Mert Fırat, Vildan Atasever, Teoman Kumbaracıbaşı, Hakan Karahan, Nur Sürer, Hakan Yufkacıgil, Ayça Damgacı ve İlyas Salman’dan oluşturduğu kadronun şölen sayılabilecek performansları filmin öncelikli değinilmesi gereken detayıdır. İzmir Saray Gazinosu’nda (filmdeki adıyla Sürtük) konsomatris olarak çalışan Süsen(Nurgül Yeşilçay), kendini fedailiğe tam olarak saplayamamış kocası Yusuf(Mert Fırat) ve patronları Şahin(İlyas Salman)’i ağırlık merkezine oturttuğu ve psikodrama olarak nitelediği film, Hasan Özkılıç’ın Zahit adlı romanından (42. Orhan Kemal Roman Ödülü) senaryoya başarıyla uyarlanır. Ailenin parçalanışı ve kardeşlerin siyasi dönüşümündeki süre veya detaylandırmanın biraz daha geniş tutulması ihtiyacıyla birlikte, müziklerinden görüntü yönetimine değin gerçekçiliği konusunda hakkı aza indirgenmiş bir filmdir Gece. Gözün gördüğü, dilin söylediği ana kadar sinemayla devam etmek isteyen Kıral’ın kısaltılmış hikayesinde, onca ilerletici güç bir yana final Yılmaz Güney’li olmalıdır; birlikte yurtdışına kaçırdıkları yasaklı filmleri için, yıllarca süren dostlukları ve olmasa film çekmeye başlamazdım dediği Umut(1970) filmi için…Tekliğine gelince, Pek yakında spotuna adı hep sızsın, değişsin hava…İçinde çok yıl var.

 

Didem PEKER BAŞARAN

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.