Yılların karikatür kahramanı Şerafettin sinema serüvenine bu hafta çıkıyor. Şerafettin’in arkadaşı fare Rıza’yı canlandıran Güven Kıraç ve yönetmenler Ayşe Ünal, Mehmet Kurtuluş bu zorlu macerayı bizim için anlattı.

Türk sinemasında animasyon anlamında son dönemde birkaç örnek görsekte bunların kalitesi ve gişede topladığı başarı hep sönük kaldı. Karikatür severlerin ser kahramanı Kötü Kedi Şerafettin bu kaderi bozacak mı göreceğiz. Filmde fare Rıza’yı canlandıran Güven kıraç ile yönetmenler Ayşe Ünal ve Mehmet Kurtuluş filmin çekim macerasını bizle paylaştı…

Kötü Kedi Şerafettin’le nasıl tanıştınız? Bununla başlayalım.

Güven Kıraç: Yıllar yıllar önce tabii ki çizgiromanıyla tanıştık. Çok sevdiğim, müptelası olduğum bir karakterdi. Bu işe başlamadan önce rüzgarı çok esti, çekilecek, yapılacak diye. Sonrasında aradılar, içinde benim de olmamı istediler. Ben de seve seve içinde bulundum.

Peki tamamıyla animasyon olduğunu, büyükler için yapılmış olduğunu duyduğunuzda bu projeyi nasıl algıladınız? Şüpheleriniz oldu mu?

Güven Kıraç: Ben hangi yaşta olursa olsun her insanın masala ihtiyacı olduğunu düşünürüm. Masala her çağda ihitiyacımız var. Dolayısıyla büyükler için bir şey yapılıyor ollması beni çok etkiledi. Çizgifilm çok zor bir süreç ve dünyada çok başarılı örnekleri var. Anima da zaten Türkiye’nin en ileri gelen firmalarından bir tanesi. Bu işi Anima yapamazsa kim yapabilir diye düşündüm ve işin içine girdim.

Peki seslendirme, apayrı bir olay. Ne oyunculuğa benzer ne de başka bir şeye. Tamamıyle farklı. Siz bunu nasıl karşılıyorsunuz? Çok tecrübelisiniz sonuçta bu konuda.

Güven Kıraç: Oyuncuların bir supleksi olur. Oyunculuk bir kas gibidir bence. Çalıştıkça güçlenir. Sonunda supleksiniz de değişik işlere gire çıka gelişir. Bu da bizim için yeni bir alan. Dinleyip, anlamaya yönelmek lazım. Zaten oyuncuların da bütün meselesi budur. Önce senaryoyu, sonra yönetmenleri doğru anlamak, doğru kavramak ve beklenilen yaratımı sunmakla görevlidirler. Bizim işimizin özeti bu. Bu bir tiyatroda olabilir, bir televizyonda yayınlanabilir veya bir çizgifilmde sizden beklenebilir. Çok da büyük bir fark yok aslında.

Aslında bunu size sormamın sebebi şuydu, Yeşilçam döneminde, sinema oyunculuğundan bahsedilebilir. Ancak günümüzde, sinema oyunculuğundan bahsetmek çok zor. Çünkü çoğunluk diziden gelen oyuncular. Ancak diziden gelen oyuncuların da oyunculuklarını geliştirmeleri veya bir sinema dili oluşturmaları bilindik sebeplerden dolayı çok zor. Aslında bu seslendirme olayı, oyuncuların da deformasyonlarını ortaya çıkartır mı? Yani oyunculuk manasında bir dil oluşturmak günümüz oyuncuları için bir problem mi? Ve bir problem ise bu seslendirme olayında bu ortaya çıkar mı?

Güven Kıraç: Her oyuncunun bir kariyer yönetiminin olması gerekir. Bizim gibi az gelişmiş ülkelerde kariyer yönetimi meselesi kolay bir şey değil, ekmek parası dediğimiz mevzu yüzünden oyuncular kariyerlerini istedikleri gibi yönlendiremiyor olabilirler. Bu her zaman insanın isteğiyle olamayabiliyor. Bunu bilmek lazım. Bir oyuncuya yüklenirken de bunu bilmek lazım, onu niye yaptın, bunu niye yaptın derken bütün bu süzgeçleri düşünerek ithamda bulunmak lazım. Seslendirme hakikaten çok özel bir alan bazen oyuncu olmanızı da gerektirmeyebilir, bazen oyuncu da olsanız yapamayabilirsiniz. O kadar açık uçlu.

Mehmet Kurtuluş: Türkiye’de seslendirme konusunda uzmanlaşmış çok güzel seslendirme sanatçıları var, aslında dünyada sayılı ülkelerdeniz seslendirme konusunda. Ki bizde oyuncu olmadan da seslendirme alanında uzmanlaşmış insanlar var, fakat bizim derdimiz şuydu, biz bunu seslendirme işi olarak değil, karakterlere can verme işi olarak gördük. Dolayısıyla karakter oyuncuları karşınızda o karakterleri yaratsın peşindeydikve o yüzden oyuncularla çalıştık ve gani gani karşılığını da aldık.

Güven Kıraç: Bir ekleme yapmak isterim. Bana verilen Rıza karakterine, elbette ki onların yönlendirmesiyle bir yorumda bulunmaya gayret ettim. Benim senaryodan okuduğum şeylerin, beğendiklerini alıp, saklayıp, beğenmediklerini yönlendirerek bir şey yarattılar. Bu yüzden bir oyuncuyla çalışıp, yorum almak istediler ve sonra onun üzerine film yapıldı. Dolayısıyla sadece bir şeyi konuşturmadık. Biz bir şeyi ete kemiğe bürütmeye çabaladık.

Peki Fare Rıza karakteri için ne söyleyebilirsiniz?

Güven Kıraç: Biraz sinirli, mutsuz, hayalleri yüksek, kendi halinden umutsuz, çıtayı yüksek koymuş, farklı şeylere dönüşmek istiyor. Ben çok severek konuştum. Ne bileyim bir kedi filminde fare konuşuyorum.

Peki bu proje size ilk geldiğinde büyükler için bir animasyon olmasını çok önemsedim dediniz. Gerçekten içiniz rahat ede ede, film bittikten sonra filmin bu şekilde bir animasyon olduğunu söyleyebiliyor musunuz?

Güven Kıraç: Tabii ki. Özellikle yetişkinlerin, büyüklerin ve de hikayesini bilenlere ayrıca anlam ifade edeceğini düşünüyorum. Hiç görmemiş olanlara da, sürprizli yeni bir şey olacağını düşünüyorum.

Türk izleyicilerinin, Hollywood’dan başka animasyon tecrübesi fazla yok. Bu konuda izleyiciye ne söylemek istersiniz?

Güven Kıraç: Ben izlemelerini isterim, bu tarz filmlerin daha fazla çekilmesini isterim. Çünkü Türkiye’de sinema, sektör olacaksa, komedi de olsun, animasyon da olsun, sanat filmleri de olsun olsun da olsun. Bu tarz bir yapılanmanın oluşabilmesine neden olmuş olur. Animatik filmlerin Türkiye sektörü için çok önemli olduğunu düşünüyorum.

İlk önce, projenin başlangıcıyla başlayalım, neden bu proje? Başlangıcı nasıl oldu?

Mehmet Kurtuluş: O kadar eski ki, ne zaman başladığını unuttum. Taa dünyanın güneşten ayrıldığı zaman başladı proje sanırım. O zamanlardan bu zamana o kadar çok şey değişti ki… Aslında ülke değişti. Çok değişti, biz Türkiye’nin ilk animasyon filmini yapmak için yola çıktık, 5. Falanız şu an. Sorun da değil aslında çok mutluyuz. Bizim derdimiz şuydu, dünyada Amerikan animasyonunu taklit eden birsürü film var. Bugün yurtdışına çıktığımızda bir markete gittiğimizde, burada bile vizyona girmeyi başaramamış bir dolu animasyon var. Ancak orada bir formül dünyası var, gidip Amerikan dünyasının formülünü taklit eden bir film yapılsa başarılı olur. Biz böyle yapmak istemedik. Fark edilir bir farklılığımız olsun diye düşündük hep. Özgün olmak istedik. O yüzden de daha kült, birazcık da riskli bir proje olarak bunu çizdik, büyükler için animasyon dedik. Kötü Kedi Şerafettin’i Bülent (Üstün) çizmeye başladığından beri okuyoruz ki Bülent de arkadaşımız. Hastasıyız. Onu Türk halkının bağrına bastığı dönemi hatırlıyorum ben, Şerafettin’in, Garfield’ın ümüğünü sıktığı bir çizimi vardır, insanlar bunu bağrına bastı. Onu bir Türk kedisi olarak bastılar bağırlarına. Dolayısıyla biz bunu komik tarafından yorumlarsak, dünyaya farklı bir kanaldan girmek, fark yaratmak olarak yorumladık ve güçlü bir proje olduğunu düşünüyoruz. Kötü Kedi Şerafettin’in gerçekten dünyayı tırmalama potansiyeli olduğunu gördük ve peşine düştük. Bize sürekli neden çocuk filmi yapmıyorsunuz diye sorular geldi ancak göreceğiz diyorum. Ben buna inanmıyorum. Hem dünyada hem de Türkiye’de izleyicilerin böyle bir filme karşılık vereceğine inanıyorum. Tutkuyla başladı bu yolculuk, sonrasında da o filmi yapabilecek hale gelmeyi bekledik.

Güven Kıraç: Dergilerden çok beslendi bizim neslimiz. Animasyonla da arasında bir bağ vardır. Bizim görsel dünyamız bu şekilde gelişti. Bence o açıdan çok normaldi. Ayrıca konuşan bir kedi var, kocaman kafalı, adam gibi bir kedi. Animasyon yönünden de resmen gel beni yap diyen bir animasyon. Aksiyon var, komedi var ve konuşan hayvanlar var.

Aslında çok zor, siz söylerken belki Türkiye’de çekilen beşinci animasyon dediniz ama öncesinde çıkan filmlerin hem vizyon hem de izleyici açısından ne hale düştükleri tartışmalı. O manada belki de ilk defa büyük bir olay yaşanacak animasyon sinemasında. Sizin, kendinize has bir tarzınız var evet ama sonuçta bir manga var, Hollywood tarzı animasyon var, Fransız animasyonları var Türkiye için böyle bir şeyden bahsedilmiyor tabii, siz, bu tarzlardan hangisine yakınsınız?

Mehmet Kurtuluş: Bir, dediğim gibi biz biraz kült bir film yapmak istiyordum. Kült film diye bir raf var sinema dünyasında. Size uluslararası dağıtımcımızın bize söylediği bir şeyi söyleyeyim, “Eğer Tarantino bir animasyon yapacak olsaydı, bunu yapardı” diye satıyor. Bunu kastediyorum. Bu çalışıyor ve etkili. Bu durumu önemsiyoruz, ben Japon animasyon sinemasını çok seviyorum, birazcık daha dolu, sadece çocuklara özel olmayan animasyonları çok seviyorum. Biraz böyle belki.

Ayşe Ünal: Ben araya gireceğim. Manga tarzına da yakın değiliz aslında ama şöyle bir benzerlik var; büyükler için animasyon var orada, daha sert filmler çıkıyor. Farklı bir kültür sonuçta.

Mehmet Kurtuluş: Bizim aslında etkilendiğimiz şey, bir dönemin punk kültürü vardır ya, hala denir zaten “Punk is not dead.” Şerafettin aslında Türk bir punk karakteri. Şerafettin’in dünyası da punk zaten. Kült ve punk bir araya çok güzel geldi. Artı yerel bir şey o. Bizim ülkemizde sokakta yaşayan kediler var. O bizi besleyen bir şey. Biz onları konuşturuyoruz, bunlar bizi besliyor. Kentteki vahşi yaşamlarını görüyoruz. Şerafettin de böyle bir şey. Dolayısıyla o da bizi çok heyecanlandırdı.

Hayatımız belki bu tarz şeyleri tüketerek geçti. Ancak yönetmenin, bir animasyondaki görevi nedir? Bunu bana açıklayabilir misiniz?

Mehmet Kurtuluş: Çok acıklı bir şey söyleyeyim size, animasyon yönetmenliğinde, normal yönetmenlikle olan enstrumanların birçok kısmı yok. Oyuncular yok bir kere, ışık yok vesaire. Oyuncuların aslında karakterleri yaratma konusunda çok büyük bir katkısı var ancak biz bakıp şunu yap bunu yap diyemiyoruz. Sadece seslerini alabiliyoruz. Animatörler var ancak onlar oyuncu değiller. Bizde kamera da yok, düz beyaz boşluk var, önce oraya bir sokak koyuyorsunuz, sonra taş, sonra karakter, karakteri hareket ettirecek kemik yapısı, tüyü müyü… her şeyi üst üste inşa etmeniz gerekiyor. Ve farkında değiliz aslında, şu an bu oturduğumuz masada kaç obje var dersem, bardak, masa, çatal vesaire dersiniz ancak şu ortamda bin beş yüzden fazla obje var. Biz o bin beş yüz objeyi alıp, buraya koyup bir şeyler söylemek zorundayız.

Bunu çizerlere söylüyorsunuz değil mi?

Ayşe Ünal: Aslında yüzden fazla insana söylüyoruz. Tek başımıza yapmıyoruz, önce çizerle oturup konuşuyorsunuz, sonrasında sanat yönetmeniyle konuşuyorsunuz o bir şeyler yapıyor. Animatörler var, oyuncu değiller evet ancak oturup referanslardan bir şeyler çıkartıyorlar. Sonuçta referans da bir yere kadar oluyor, biz seslendirmecilere şöyle yürü böyle davran diyemiyoruz, sonuçta stüdyoda kaydediliyor. Güven mesela orada kalsa o sahnede yürümeye çalışsa, yapamaz çünkü mikrofon var o var bu var. Hangi karakterin nasıl hareket ettiğini de animatörler kendilerince çıkartmaya çalışıyorlar. Çok büyük bir ekip, birsürü yaratıcı insan bir şeyler yapıyor ve hepsinin orta yolunu bulmanız gerekiyor.

Mehmet Kurtuluş: Ben şunu söyleyebilirim, ben bütün tanıdığım yönetmenlere, hayatta kısa da olsa bir animasyon filmi, sıfırdan yapmalarını öneririm. Müthiş bir tecrübe bir kere. Sokak yok. O sokağı yaratmak gerekiyor. Müthiş bir yaratıcılık gerektiriyor. Ancak o dünyanın kocamanlığı da adamı aşağı basıyor.

Bakıyorsunuz, bayağı bir çalışma. Çok fazla üretiyorsunuz, animasyoncunun çizdiği şey, sizi pek de ifade etmiyor, o zaman ne yapıyorsunuz?

Ayşe Ünal: Bir daha çiziyoruz.

Mehmet Kurtuluş: Bu bir çizgifilm değil de 3D olduğu için, ilk yaptığımız şey karakteri tasarlamak oluyor. Bunun için ayrı bir ekip var, dolayısıyla bir yandan senaryo tamamlanırken bir yandan da karakterin çizimleri oturuyor. Her şeyde de stilize etmek gerekiyor. Bizim film, Cihangir’de var olan bir yerde geçiyor, aslında o yönden çok şanslıyız ancak o fotoğrafı çekip aynısını çizip kullanmamız gibi bir olay söz konusu değil. Bir stilizasyonu var, onu bulmak da bir şey. Dolayısıyla sürekli inşa ediliyor bu yüzden de yönetmen tatmini çok geç geliyor.

Bütün bu söylediklerimizde birdolu dezavantaj var ancak, enstruman kullanamama konusunda sanırım bütün dezavantajı avantaja çeviren şey sesler. Yani sesler aslında oyuncular. O seslerin hissettirdikleri. Önümüzde büyük bir tecrübe yok, çok yapılmış filmler, endüstri olmuş bir yapılanma yok. Siz bunları nasıl seçtiniz?

Mehmet Kurtuluş: Biz aslında 20 senedir animasyon yapıyoruz. Uzun metrajlı filmimiz hiç yoktu ancak aslında bir animasyon stüdyosu olarak kuruldu burası. Mutfağın en kirli en zahmetli yerinden girdik yani işe. Ancak şöyle söyleyeyim, ben şuna benzetiyorum; Hidayet Türkoğlu’nun buradan çaylak olarak NBA’a gittiğinde şöyle bir farkı vardı, Amerika’dan çıkan çaylaklar 50-100 maçla deneyimlemişken Hidayet Türkoğlu’nun 2500 maç tecrübesi vardı. Buradan çaylak olarak gitti belki ama müthiş bir tecrübeyle gitti. Biz de aslında 20 senedir bunu yapmak için hazırlanıyoruz. Yani 20 senedir yüzlerce reklam filmi yaptık. Bunların bir kısmı beğenildi, bir kısmı öldü. Onu gözlemledik, neden bitiyor vesaire. Reklamcılık çok hor görülür ancak bir sinemacı için çok güzel bir deney alanıdır. Size bir şeyleri gözlemleyip hızlıca bitirmek için kısacık bir süre verirler. İyi de bir kalite ister. Bu kamçıyla çok öğrendik. biz yurtdışına kıyasla küçük kalan bir bütçeyle, aynı kalitede bir şeyler başardıysak, bu tamamen tecrübemizle alakalı bir şeydir.

Tamam, şimdi her şey bitti, isimler geldi Fare Rıza’yı Güven Kıraç seslendirsin dediniz. Bu konularda beraber mi karar verdiniz? Tartışmalar oldu mu?

Ayşe Ünal: Tabii canım beraber karar verdik. Gerçi Güven Kıraç rakipsizdi. Diğer isimler için ise notlar aldık, kim bunun sesi diye kafa yorduk. Favorilerimizi yazmaya başladık. Sonra o karakterlerin üstüne düşündüğümüz insanların seslerini başka yerlerden bulup koyduk ve bu şekilde küçük animasyonlar yaptık. Yapımcılarımız da oldu, büyük bir ekipçe çalıştık. Genellikle şanslıydık aslında. Veya çok ısrarcıydık.

Mehmet Kurtuluş: Bazı isimler hiç şüphesiz geldiler, bazıları ise genellikle hiç dublaj yapmadıklarından dolayı ayak dirediler. Onları da bunun bir dublaj işi olmadığını anlatarak ikna ettik.

Peki, bizim izleyicimizin aslında çok da büyük bir tecrübesi yok, bu anlamda izleyiciye ne söylemek istersiniz?

Mehmet Kurtuluş: Ben aslında seyirci adına bir şey söylemekten çok seyirciden bir şey istiyorum, ben diyorum ki, biz çok büyük bir tutkuyla yaptık bu işi. Ukalaca anlaşılmasın lütfen ama bu Türkiye’deki animasyon sektörünün kaderini değiştirecek bir proje. Bunun ticari başarısından ziyade ses getirmesine bağlı bu. Ve bizim bir arzumuz var, ikinci bir film yapmak istiyoruz. Dolayısıyla gidip görsünler. Bize bu izni verip vermemeye onlar karar verecekler zaten. Gidip izlensin istiyorum yani.

Serdar Akbıyık
1967 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyal Antropoloji Bölümü'nü bitirdi. Erol Simavi Vakfı Gazetecilik Bursu'nu kazanıp iki yıllık eğitimden sonra Hürriyet Gazetesi'nde istihbarat muhabiri olarak mesleğe başladı. 1992 yılında Hürriyet Yazıişleri'ne geçti. 1993'te Spor Gazetesi'ni kuran grupta yer aldı. 1996'da Hürriyet Yazıişleri'ne döndü. 1999'da Star Gazetesi kuruluşunda bulunmak için Hürriyet'ten ayrıldı. 2000-2001 yıllarında Almanya'da Star Gazetesi'ni çıkaran grupta Yazıişleri Müdürlüğü yaptı. 2002'de Türkiye'ye dönüp Star Grubu'na bağlı olan ve yeniden yayımlanan Hayat Dergisi'nde görev aldı. Hayat Dergisi'nde ve Star Gazetesi'nde sinema eleştirmenliği yaptı. 2004 yılında Star Gazetesi Yazıişleri Koordinatörlüğü görevine getirildi. Halen Star Gazetesi İnternet Yayın Müdürlüğü ve sinema eleştirmenliğini sürdürmektedir. Star Gazetesi, Kral Müzik Dergisi ve internette çıkardığı Cinedergi'de sinema yazıları yayımlanmaktadır. 2007 yılında "Türk Sineması'nı Yönetenler" adlı yönetmenlerle yaptığı röportajları kapsayan bir kitap çıkardı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.