Her şey 1977 yılında başladı. Henüz 30’larında olan genç yönetmen George Lucas elbette ki nasıl bir işe kalkıştığının farkında değildi. Hayran olduğu samuray filmlerinden ve Western türünden etkilenerek bir uzay operası meydana getirmiş olan Lucas’ın sinema tarihine adını altın harflerle yazdıracak bir seriye imza atacağına dair en ufak bir fikri bile yoktu. Senaryosunu da bizzat kaleme aldığı “uzay operası” Star Wars IV: A New Hope, yalnızca Amerika’da değil, tüm dünyada gişeleri alt üst ederek büyük bir başarıya imza atmıştı.

Oysa ki genç yönetmen kendi ifadeleriyle bu filmi komedi unsurlarını barındıran, eğlencelik bir film olarak kaleme almıştı. Başrol oyuncularından Indiana Jones’un yıldızı Harrison Ford da filmi “aptalca ama eğlenceli” olarak tanımlamıştı. Film genel manada, ‘Güç’ denilen kavramı öğrenmek ve Jedi şövalyesi olmak için evinden ayrılan bir gencin hikayesiydi. Yolda karşılaştığı insanlar, olaylar ise onu bambaşka yerlere sürükleyecekti.

Kusursuz bir cast çalışması, atmosfer ve hikayesi ile Star Wars’ın yıllar sonra çekilen devam filmi The Force Awakens (Güç Uyanıyor) yakın bir zamanda yeniden sinema salonlarına konuk oluyor. Bu sefer işin arkasında bu miti yaratan isim, George Lucas yok. Onun koltuğunu devralan isim ise belki de gelmiş geçmiş en başarılı televizyon dizilerinden birisi olan “Lost” ile hayatımıza girmiş, yine bir başka efsane bilim-kurgu serisi Star Trek (Uzay Yolu) yeni bölümlerini bizlerle buluşturmuş isim J.J Abrams’ın ta kendisi.

George Lucas’ın seriye yeniden dönmemesi için pek çok sebep var elbette. Bunlardan birincisi ve hatta en önemlisi 1977 yılında başlayan Star Wars serisinin başlangıcını ele aldığı, ilk bölümü 1999 yılında vizyona girmiş prequel dediğimiz ikinci serinin hedeflendiği kadar ilgi görememesi. Senaryosunu da bizzat Lucas’ın kendisi ele almış olmasına rağmen çeşitli sebeplerden hayran grubunu hayal kırıklığına uğrattığı düşünülebilir. Bu elbette ki herkes için geçerli değil, nihayetinde bu yeni seri özellikle yeni hayran kitlesi yaratma adına başarılı oldu. Dünya çapındaki gişesi, endüstriyel ürünleri derken Star Wars’u 2000’lerde bir kere daha popüler hale getirdi. Bununla birlikte Darth Vader’ın çocukluğuna ışık tutması, kötülüğün nereden ve nasıl başladığına bizleri tanık etmesi ikinci serinin önemini vurgulamak için yeterli olacaktır sanıyorum. Serinin neden Bölüm IV olarak başladığı ise hep akıllarda bir soru işaretidir. Bunun nedenini George Lucas’ın kafasında kurduğu hayali dünyayı tam olarak ekrana yansıtma imkanının bulunmadığı söylenebilir. Keza Lucas’ın aklında olan ama filme koyamadığı da pek çok sahne bulunuyor. Film bu bağlamda ortadan başlamış oldu ancak bu şekilde başlamasaydı bu denli büyük bir etki yaratır mıydı o da bir soru işareti. O nedenle bölüm IV olarak başlaması büyük bir artı olmuş denebilir.

Ülkemizde 16 Aralık 2015’te vizyona girecek yeni serinin ilk halkası ise bir devam serisinin başlangıcı olacak. 1983 yılında Episode 6 ile sona eren ilk serinin devamında neler olup bittiğine ışık tutacak. Serinin hayranları elbette ki kitaplar vasıtası ile Episeode 8’den sonra olup bitenleri biliyorlar ancak filmin kitapları baz almayacağı ve yeni bir hikayeye ön ayak olacağı söylendiğinden “Genişletilmiş Evren” dediğimiz (Expanded Universe) olay da rafa kaldırılmış oldu. Bu kimi hayran kitleleri için hayal kırıklığı olmuşa benzese de yayınlanan ilk fragman ile yeni bir hikayenin hiç de fena olmayacağına kanaat getirilmiş gibi. En azından yorumlar bu yönde.

Yeni filmin hikayesi Episode 8’deki son savaştan yani Endor savaşından 30 sene sonrasını anlatıyor. Son filmden hatırlayacağımız gibi Darth Vader ve İmparator Palpatine ölmüş, asiler büyük bir operasyonla Ölüm Yıldızı’nı yok ederek savaşı kazanmıştı. Karanlık ve aydınlık tarafın mücadelesi son bulmuş, Luke Skywalker’ın ‘güç’e uzanan yol hikayesi de tamamlanmıştı. Peki ondan sonra ne oldu? Karanlık taraf yeniden ortaya nasıl çıktı? Han ve Leia evlendi mi? Luke neden fragmanlarda yok? Bizi bekleyen büyük sürpriz ne? Bunların hepsini 16 Aralık’ta öğreneceğiz. Ancak bundan önce serinin filmlerini kronolojik sıraya göre şöyle bir hatırlayalım dilerseniz.

Star Wars, Episode IV: A New Hope (1977)

Bu film, serinin başlangıç filmi olması, hikayenin temellerinin atılması sebebiyle ve karakterlerin birbirleri ile ilk kez karşılaşması bakımından benim açımdan özel bir yerdedir. Tatooine adlı çöl gezegeninde amcası ve yengesi ile yaşayan Luke adlı bir gencin ‘Güç’e uzanan yolculuğunun başlangıcıdır. Genç Luke, genlerinden olsa gerek yerinde duramayan hareketli ve tek amacı birliğe katılıp pilot olmak olan bir genç. İmparatorluğun baskıcı tutumu diğer gezegenlerde olduğu gibi Tatooine gezegeni için de geçerli. Ancak aynı esnada bu diktatörlüğe baş kaldıran asiler ordusu da gizliden gizliye yapılanmakta. Luke da bu yapılanmanın içerisinde olmak istiyor. Korumacı amcası Owen ise onun akademiye gitmesine sürekli bir bahane ile engel oluyordu.

Luke’un, amcası ile bir gün çiftlik işlerine yardımcı olması için 2 droid dediğimiz robotlardan almaya gittiği esnada hayatı değişir. Çünkü droidlerden birinde asi birliğinin önemli ismi Prenses Leia’nın mesajı vardır. Bu mesaj asilerin çaldığı, Ölüm Yıldızı denilen imparatorluğun en büyük silahını yok etmeye yarayacak bilgileri içeriyordu. Mesajda adı geçen Obi-Wan adlı keşişi bulan Luke bu sayede hem ‘Güç’ ile tanışacak hem de babası gibi bir ‘Jedi Şövalyesi’ olacaktı. Bu mesajı asi üssüne iletmesi gereken Obi-Wan yaşının artık bu tür maceralar için geçmiş olduğunu düşünüyordu. Bu görev için yeterli olmadığını hissettiğinden yanına Luke’u da alarak asi üssüne doğru bir yolculuğa çıkacaktı. Yolda onları istediği gezegene götürecek olan kaçakçı Han Solo (Harrison Ford) ile tanışırlar. Ardından istemeden de olsa bir şekilde kendilerini Ölüm Yıldızı’nda bulan ekip burada tutsak bulunan asi birliğin önemli ismi Prenses Leia’yı kurtarır. Ölüm Yıldızı’nın planlarını bin bir güçlükle asi üssüne götürürler ancak İmparator Palpatine’in sağ kolu Darth Vader, Obi-Wan’ı duelloda öldürür. Luke Skywalker yolculuk esnasında Obi-Wan’dan öğrendiklerini geliştirir ve kendisini Jedi olma yolunda hazırlamaya başlar. Ölüm Yıldızı’na asilerin yaptığı saldırıda bizzat kendisi de bulunur. Han Solo’nun da yardımıyla Ölüm Yıldızı’na ilk darbeyi vururlar ancak saldırı sırasında Darth Vader bir şekilde kaçarak kurtulur. İlk raundu asiler kazanmıştır ancak bu elbette ki İmparatorluğun ufak bir parçasıdır, bunu anlamaları da uzun sürmeyecektir.

İlk filmin dünya çapında yakaladığı başarı devam filmlerini de peş peşe getirdi. İlk filmin oyuncu kadrosu o kadar başarılıydı ki ancak bu kadar muazzam bir kimya yakalanabilirdi. George Lucas’ın kaleme aldığı bu fantastik dünya büyük bir akımı da beraberinde başlatmıştı. Luke Skywalker rolünde genç isim Mark Hamill, Prenses Leia rolünde Carrie Fisher ve kaçakçı Han Solo rolünde Harrison Ford göz dolduruyordu. Darth Vader’ın o ihtişamlı görüntüsü ardındaki Sebastian Shaw ve ona sesi ile hayat veren James Earl Jones tek kelimeyle ancak bu kadar iyi olabilirdi dedirtiyordu. Peter Cushing, Alec Guiness gibi usta aktörler her zamanki gibi yine olağan üstü performanslar sergilediler. Filmin John Williams’ın efsane bestelerini de içeren en iyi müzik dahil 6 Oscar ödülü aldığını belirteyim. Dünya genelinde sinema salonlarında sonu gözükmeyen uzun kuyrukların oluşmasına sebep olan bu efsane serinin ilk halkasının bu denli başarısını kimse beklemiyordu. Artık Star Wars ismi sinemaseverler için çok büyük bir anlam ifade ediyordu.

Star Wars: Episode V – The Empire Strikes Back (1980)

İlk filmden 3 yıl sonra gelen devam filmi hayranların açık ara en fazla sevdiği film olma özelliğini taşıyor. Karanlık atmosferi, vurucu diyalogları ve hafızalara kazınan Darth Vader Luke Skywalker duello sekansları ile serinin en dikkat çeken halkası The Empire Strikes Back… Luke Skywalker’ın Obi-Wan’ın da hocası olan Yoda’dan Jedi eğitimi aldığı bu bölüm anahtar bir bölüm konumunda. Luke’un çıktığı Jedi olma yolculuğunda arkadaşları ile ayrı düşmesi, Darth Vader’ın babası olduğu ve bir de kız kardeşi olduğunu öğrenmesi gibi detayları barındırması bakımından önemli.

Bu devam filminin ilk filmden bir tık daha iyi olmasında muhakkak ki usta yönetmen Irvin Kershner’in dokunuşu ve senaryoda Lawrence Kasdan ve Leigh Brackett’ın etkisi var. Her ne kadar bu efsaneyi ortaya çıkaran Lucas olsa da hayranlar Lucas’ın ilk filmindekinin aksine karanlık tonu daha çok sevmişe benziyorlar. Serinin ikinci filminde kemik oyuncu kadrosu aynen geri dönerken yeni karakterler ve gezegenler de filme eklendi. Bu filmdeki en etkileyici unsur ise kuşkusuz baba Vader ve oğul Luke arasında geçen diyalogdu. Kim Vader’ın o karizmatik sesiyle “Ben senin babanım” demesini ve Luke’un “Hayır” diye bağırarak kendisini boşluğa bırakmasını unutabilir ki? Hayranların kalbinde ayrı bir yere sahip Empire Strikes Back’in de fantastik bilim-kurgu arenasında adını altın harflerle yazdırdığını ve aynı yıl 1 Oscar’ı havada kaptığını es geçmeyelim.

Star Wars: Episode VI – Return of the Jedi (1983)

3 yıl aradan sonra serinin 6. Filmi olan Return of The Jedi çekildi. Empire Strikes Back filminde hem fiziksel hem de duygusal anlamda İlk yenilgisini tadan Luke’un eğitimini tamamlayıp İmparator ile karşı karşıya gelmesi, asi birliğin İmparatorluk birlikleri ile çarpışması ve final savaşını içeren bu bölümde ise yönetmen koltuğu bir kez daha değişiyor ve dümene Richard Marquand geçiyordu. Lawrence Kasdan ve George Lucas’ın kafa kafaya verip efsaneyi şimdilik sonlandırdığı bölümde evinden çok uzaklara yol almış, öğrendiği şeyler ile kendisini geliştirmiş Jedi’lık yolunda emin adımlarla ilerlemiş olgun bir Luke Skywalker ile karşılaşıyorduk. Yine bu final bölümünde Han Solo ve Leia aşkının iyice harmanlandığını görmüş, nihai sonuca bağlanacak olan Endor Savaşı’nda asiler ve İmparatorluk kuvvetleri arasındaki amansız çatışmayı enfes sahneler ile izlemiş, Darth Vader ve Luke arasındaki duygusal bağın ne denli güçlü olduğuna akıllara kazınan diyaloglar eşliğinde tanık olmuştuk. Tam da efsaneye yakışan bir final bölümü ile Ölüm Yıldızı asiler tarafından yok edilmiş, Cumhuriyet’in yeniden şahlanması için zemin hazırlanmıştı.

Bu bölümde bir baba ve oğlun arasındaki çatışma, öfke, sevgi gibi kavramlar adeta vücut bulmuştu. Karanlık taraf ne kadar baskın olursa olsun insanın içindeki iyiliğin bir şekilde gün yüzüne çıkabileceği muazzam bir şekilde vurgulanmıştı. Bir oğlun babasını kurtarması, dahası tüm asileri zafere ulaştırması kısacası Empire Strikes Back’de ağır duygusal yaralar alan Jedi’in muhteşem dönüşü’nü izlemiştik. Efsane şimdilik mutlu sonla bitmişti.

Filmin ilk olarak Revenge Of The Jedi (Jedi’n İntikamı) olarak adlandırıldığını ama bir Jedi’n intikam duygusuna sahip olamayacağı gerekçesiyle Return Of the Jedi (Jedi’n Dönüşü) olarak sonradan değiştirildiğini ufak bir not ile hatırlatmakta fayda var. Ayrıca Harrison Ford’un karakteri Han Solo’yu öldürtmek istediğini ama Lucas’ın buna karşı çıktığı da biliniyor. İşin tuhaf yanı ise sevmediği bu karakterle özdeşleşen Ford’un yıllar sonra yeni film The Force Awakens’a güle oynaya dönmesi. Sonuçta ne olursa olsun Star Wars’un olmazsa olmaz karakterlerinden Han Solo’yu yeniden izlemek tüm hayranlar için büyük mutluluk olacak şüphesiz.

Star Wars: Episode I – The Phantom Menace (1999)

Yıllar sonra 1999’da efsanenin yaratıcısı George Lucas, teknik imkanların da getirdiği büyük avantajla hikayenin başlangıcını anlatmak, Darth Vader’ın nasıl karanlık tarafa geçtiğini filmin hayranlarına göstermek için kolları sıvadı. Bu haber dünya çapındaki tüm Star Wars hayranlarını heyecanlandırmıştı. Dünyanın açık ara en sevilen kötü karakteri olan Darth Vader’ın çocukluğunu görmek, nasıl bir Jedi olduğunu, nasıl karanlık tarafa geçtiğine tanık olmak düşüncesi bile müthişti. Lucas da böyle düşünmüş olacak ki tıpkı yola çıktığı ilk film Episode IV : A New Hope (1977) olduğu gibi bu filmi de kendi yazıp yönetecekti. Yönetmen koltuğunu bu sefer kimseye vermek istemeyen Lucas hummalı bir çalışma ile hikayeyi oturttu, oyuncu kadrosunu şekillendirdi ve motor dedi.

Karşımızda destanın özünün başladığı yer, çöl gezegeni Tatoonie’de küçücük bir çocuğun hikayesi vardı. Bu çocuk annesi ile yaşayan, babası olmayan, “Güç” vasıtasıyla dünyaya gelmiş farklı bir çocuğun hikayesiydi. Ve elbette karşımızdaki Anakin Skywalker idi. Güce dengeyi getirmek için var olduğunu düşünülüyordu. Bunu düşünen ise Tatoonie gezegenine kazara düşmüş Jedi ustası Qui Gon Jinn’di. Liam Neeson’ın hayat verdiği bu Jedi ustası Anakin’daki o ışığı görmüş, onu yanına alarak eğitmek istemişti. Başkanlığını Empire Strikes Back’den hatırlayacağımız Yoda’nın yaptığı Jedi konseyi ise çocuktaki tehlikeyi fark etmiş ve eğitilmesine karşı çıkmıştı. Elbette ki öngörülerinde haklıydılar. Keza kendisi büyüyüp evrenin en korkulan en acımasız adamı olacaktı.

Serinin başlangıcına ayna tutan bu filmde ayrıca ilk seride izlediğimiz acımasız İmparator’un nereden geldiğini, nasıl yükseldiğini ve Cumhuriyet’e karşı nasıl bir tehdit oluşturduğunu da adım adım görmüş oluyorduk. İlk seride usta aktör Alec Guiness tarafından başarıyla canlandırılan Obi-Wan rolünde Ewan McGregor biçilmiş kaftandı. Luc Besson imzalı Leon (Sevginin Gücü) filmi ile yıldızı biranda parlayan Natalie Portman, ileride Anakin ile duygusal bir bağ kuracak olan Padme rolünde ışıldıyordu. Samuel L. Jackson’ı Jedi konseyinde karizmatik bir şekilde otururken izlediğimiz filmde Liam Neeson’ın Anakin’i keşfeden Obi-Wan’ın da hocası, Jedi ustası Qui-Gon Jinn rolünde hafızalara adeta kazınıyordu. Küçük Anakin rolünde ise masum ifadesiyle Jake Lloyd vardı.

Filmin her ne kadar hikaye örgüsü ve oyuncu seçimleri başarılı bulunsa da filmden nefret eden bir güruh da hali hazırda bekliyordu. Bunun en büyük nedeni filmde yer alan “Gungan” denilen ırktan ve Qui-Gon Jinn ve Obi-Wan’ın seyehatlerinde yanlarından ayrılmayan antipatik karakter Jar Jar Bings’ten kaynaklandığını söylemek mümkün. Bu öyle bir karakterdi ki insanları filmden soğutmayı başaran Lucas’ın daha sonra başını çokca ağrıtacağı bir türün mensubuydu. Neyse ki filmi kurtaran Ray Park’ın hayat verdiği karizmatik Sith Darth Maul ile Qui Gon – Obi-Wan karşılaşması vardı. Bu efsane karşılaşma büyük ihtimalle filmin en güzel yanıydı. Üstüne bir de yine John Williams imzalı Duel of Fates gibi bir paça koyduğunuzda tadından yenmiyordu.

Yıllar sonra büyük tartışmalar yaratan bu ilk filmden sonra Lucas, bu denli nefret edilen Jar Jar Bings karakterini geri çekmeyi uygun görmüştü. Sonraki iki filmde ise kısa sahnelerde kendisini görüyorduk ancak maalesef Star Wars tarihine kara bir leke olarak yazılmaktan kaçamıyordu.

Star Wars: Episode II – Attack of the Clones (2002)

Aradan geçen 3 yıl sonunda ilk filmin ardından gelen ikinci film daha bir dizginleri ele alınmış, daha dikkatlice dokunmuş bir yapımdı. Film Qui-Gon’un Obi-Wan’a eğitmesi için miras bıraktığı Anakin’in Jedi’lik yolunda ilerleyişini odağına alıyordu. Genç Anakin Skywalker rolünde bu sefer pek aşina olmadığımız bir genç isim, Hayden Christensen vardı.Anakin’ı eğitmek için söz vermiş olan Obi-Wan ile aralarında ufak ufak çatışmalar yaşansa da Anakin’in gözle görülür bir tehlikesi yoktu. Şimdilik. Ancak gizliden gizliye Cumhuriyet için üretilmiş bir klon ordusunun varlığı kafaları karıştırmaya yetmişti. Karanlık tarafın bir parmağı olduğu açıktı. Cumhuriyet içerisinde çatlak seslerin de çıktığını gördüğümüz filmde iç çatışmalar ufak ufak kendisini belli ediyor, karanlık taraf yüzünü iyiden iyiye göstermeye başlıyordu. Tüm bu karmaşanın içerisinde elbette Anakin için de planlar vardı. Jedi eğitimini alan Anakin’in aklını kurcalayan karanlık kişiler onu kendi safına çekmeye başlamıştı.

Bu filmde eskiden Jedi şövalyesi olan ancak taraf değiştirerek karanlık tarafa geçen, dahası ileride İmparator olarak izleyeceğimiz Sith Lordu’na hizmet eden usta aktör Christopher Lee’nin canlandırdığı Count Dooku ile tanışmış olduk. Lucas’ın kötü karakterleri özenle seçtiği bu filmde de anlaşılıyordu. Keza bir Dart Vader olmasa bile seçtiği kötü karakterlerin büyük bir karizması vardı.

Anakin rolündeki Hayden Christensen için ise yorumlar karışıktı. Kimisi onu Lucas’ın ikinci hatası olarak görürken kimisi Anakin Skywalker rolü için gayet iyi olduğunu düşünüyordu. Bazı sahnelerde oyunculuk açısından yetersizliği gözlerden kaçmıyordu. Kolay değil, Anakin Skywalker rolünden bahsediyoruz, yükü ağır. Ancak Lucas daha iyi bir seçim yapamaz mıydı diye de düşünmeden edilmiyor elbette. Aynı sene, sinemada en kötülerin seçildiği Razzie Awards’ta Anakin Skywalker rolüyle Hayden Christensen’in en kötü yardımcı oyuncu ödülüne layık görüldüğünü de ekleyelim.

Star Wars: Episode III – Revenge of the Sith (2005)

Yeni üçlemeye dair eleştiriler geledursun Lucas serinin son halkası için çoktan kollarını sıvamıştı bile. Destanın finalini öyle derin ve etkili vermek istiyordu ki, oyuncuların özellikle düello sahnelerinde saatlerce tekrar yapıldığı, makyaj ve dekorlar için çok büyük uğraşlar verildiği bir süreçten bahsediyoruz. 2005 yılında vizyona giren Revenge of the Sith (Sith’in İntikamı) destana yakışır bir son ile seyircilerini son kez selamlıyordu. Aklı İmparator tarafından çelinen ve karanlık tarafa geçen Anakin Skywalker’ın Darth Vader’a dönüşme süreci can alıcı ve heyecan dolu sahnelerle veriliyordu. Elbette bu dönüşüm kolay olmadı. Sevdiği kadını kaybetme korkusu ile zayıf tarafını gösteren Anakin’ın tıpkı Return of The Jedi (1983)’da olduğu gibi duygusal yönünü ve boşluğunu bir kez daha gözler önüne seriyordu Lucas.

Filmde ipler kopmuş, taraflar artık belli olmuştu. Cumhuriyeti yıkıp İmparatorluk kurmak isteyen Sith Lordu Palpatine ve çırağı olarak düşündüğü isim Anakin’in yolları kesişmişti. Dönülmez bir yola girilmiş, büyük çarpışmalar vuku bulmuş ve neticede Skywalker karanlık tarafa teslim olmuştu. Darth Vader kostümünü giydiği anda bile hala sevdiği kadını düşünen Vader’ın bu seçimi için kim ona kızabilirdi? Saf kötülük karşısında ayakta duramamış; annesini kaybetmiş ve tıpkı annesi gibi sevdiği kadını da kaybetmek istemeyen genç bir adamın öyküsü bu nihayetinde. Filmin hafızalara kazınan sekansı ise hiç kuşkusuz hocası Obi-Wan ile kılıç düellosuna tutuştuğu son sahneler. Bir adam sevdiği kadın uğruna yalnızca karanlık tarafa geçmekle kalmıyordu, daha önce bağlı olduğu, korumak için yemin ettiği tüm değerlere sırtını çeviriyordu. Film bu açıdan “dönüşümü” kademeli olarak sindirilebilir bir şekilde veriyordu. Hayden Christensen her ne kadar oyunculuk bakımından kötü eleştiriler almış olsa da bu filmde elinden gelenin en iyisini yapmaya çalıştığı da bir gerçek. İyi bir karakterin kötüye evrimle sürecini, ruh halini vermek kolay bir iş değil nitekim. Ewan McGregor, Natalie Portman ve aksiyon sahneleri ile akıllarda yer eden Samuel L. Jackson dinamik performansları ile serideki görevlerini ziyadesiyle yerine getiriyorlardı. Elbetteki artık sahneye çıkan Sith Lordu Sidious ve Yoda kapışması tıpkı Anakin Skywalker – Obi-Wan kapışması gibi zihinlere mıhlanıyordu. Bu büyük düello sekansları sonunda nihai sonuç Episode IV (1977)’den de anlaşılacağı üzere İmparatorluk lehine bitiyordu. Darth Vader evrimini tamamlıyor, Jedi düzeni kaybediyor ve Obi-Wan inzivaya çekiliyordu. Padme ise Anakin’dan olma ikizlerini son nefesinde Obi-Wan’a emanet ediyordu.

Ve sonra Anakin’in hikayesi bitiyor yine aynı gezegende, Tatoonie’de Luke’un hikayesi başlıyordu.

 

DESTAN THE FORCE AWAKENS İLE DEVAM EDİYOR

Baba-Oğul, İyi-Kötü kavramlarının iç içe geçtiği, duruma göre her insanın farklı tercihlerde bulunabileceği bu uzay operası, yıllar içerisinde enfes bir şekilde aktarılmıştı. Belki de bu seriyi bu kadar popüler ve sevilen hale getiren durum da budur. Karşımızda duran başyapıt yalnızca iyi ile kötünün savaştığı basit bir bilim kurgu değil. Onun büyüsü içerisindeki metaforlar ile, renklerinden diyaloglarına, kurgusuna kadar pek çok okumaya açık hale gelmesinde saklı. Bunda serinin yaratıcısı George Lucas’ın sihirli dokunuşunun etkisi malum. Bir bilim kurgu hayatla ancak bu kadar iç içe geçebilirdi ki bunu da başarmak kolay değil. Her ne kadar ikinci üçleme ile büyük tepkiler almış, bir miktar kırılıp sessizliğe bürünmüş olsa da Lucas’a sırf bize hediye ettiği bu dünya için teşekkür etmek gerek.

Yeni serinin başına geçen J.J. Abrams’ın ise Star Wars efsanesini eski ihtişamlı günlerine kavuşturacağından şüphem yok. Daha önce de dediğindim gibi film Return of The Jedi’dan sonra neler olduğuna odaklanıyor. Sevdiğimiz karakterler Luke, Han, Leia gibi isimler seriye yeniden dönerken Daisy Ridley, Adam Driver, John Boyega, Domhnall Gleeson gibi pek çok yeni nesil başarılı oyuncu bu yeni devam filminde kendilerini gösterecek. Bir de unutmadan filmin senaryo ekibinde serinin en sevilen bölümü Empire Strikes Back (1980)’e imza atmış Lawrence Kasdan de var. Eh durum bu olunca beklentin de yükselmemesi zor. George Lucas’ın başlattığı destan bakalım başka ellerde nasıl şekillenecek? Bunu öğrenmek için ise son 1 haftamız kaldı. Star Wars’un yeni üçlemesinin ilk halkası The Force Awakens 16 Aralık’ta vizyonda. Kitleleri peşinden koşturan bu destanın devamını merak ediyorsanız yerinizi şimdiden ayırtın. Güç sizinle olsun!

 

 

Egemen Tokatlıoğlu
1981 İzmit doğumlu. Filmlere olan ilgisi 80’lerde eve video girmesi ile başladı. 80-90’ların akla kazınan kült filmlerini repliklerine kadar ezberledi. Korku, bilim kurgu ve fantastik türüne ayrı bir ilgisi vardı. 8 yaşında beyazperde ile ilk tanışmasından sonra sinema vazgeçilmez tutkusu oldu. Aynı zamanda bilgisayar, atari oyunları ve çizgi romanlarla içli dışlıydı. Commodore 64’ü ile sabahlara kadar oyunlar oynadı.Taşınmalar nedeniyle İzmit, Ankara ve Isparta’da farklı okullarda ilköğretim ve liseyi tamamladı. Üniversitede Turist Rehberliği bölümünü bitirdikten sonra çok istediği Radyo, Televizyon ve Sinema bölümünde yüksek lisans yaptı. Korku sinemasına olan düşkünlüğü nedeniyle yüksek lisans tezini “1960-1990 Yılları Arasında Amerikan Korku Sinemasındaki Muhafazakârlık” üzerine yazdı. Amerikan korku sinemasının dönemin toplumunun psikolojik,ahlâki ve siyasi yapısına nasıl ayna tuttuğunu inceledi. Pek çok kurumsal firma, haber sitesi, dergide içerik yazarlığı ve editörlük yaptı. Şu anda hala metin yazarlığı ve editörlük yaparken aynı zamanda bazı online platformlarda, basılı dergilerde sinema yazıları, eleştiriler yazıyor, özel dosyalar hazırlıyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.