İtalyan korku sinemasının en mühim alt türlerinden biri olan giallo devri Mario Bava’yla başlasa da, 70’lerden itibaren çektiği sayısız filmle türe altın çağını yaşatan hiç şüphesiz Dario Argento olmuştur.

Kariyerinin ilk yıllarında “İtalyan Hitchcock’u”, “şiddetin Visconti’si” gibi yakıştırmalar yapılan Argento, ortaya koyduğu farklı yaklaşımla giallo furyasının fitilini ateşlemekle kalmadı, uluslararası alanda tanınmasını da sağladı. L’Ucello Dalle Piume Di Cristallo, Profondo Rosso, Opera, Tenebre, Trauma ve daha pek çok filmle korku sinemasına muazzam katkılar sunan İtalyan yönetmenin filmografisinde, ayrı bir yerde duran doğaüstü üçlemesi de mevcuttur ki, Argento’nun ününü tüm dünyaya yaymayı başarmıştır. Giallo ruhundan uzaklaşmadan çektiği Üç Ana üçlemesi olan Suspiria, Inferno ve La Terza Madre yönetmenin ilk doğaüstü çalışmalarıdır ve stilize Argento sinemasının en çarpıcı örneklerinin de başında gelir…

İngiliz deneme yazarı Thomas de Quincey’nin Suspiria de Profundis isimli kitabının bir bölümünde yer alan üç kız kardeş betimlemesinden esinlenen ve üç cadı efsanesi yaratan Argento, filmlerini bu cadı hikâyelerinin üzerine kurar. Suspiria’da, Almanya’da bir dans okulunda kötülük saçan Mater Suspirorum’u (İnlemelerin Anası), Inferno’da, Amerika’da bir apartmana yerleşen Mater Tenebrarum’u (Karanlıkların Anası), La Terza Madre’de ise İtalya’yı cehenneme dönüştüren Mater Lachrymarum’u (Gözyaşlarının Anası) anlatan yönetmen, bilhassa Suspiria ve Inferno ile korku klasiklerine yenilerini eklemeyi başardı.

SUSPIRIA (1977)

Üç Ana Efsanesinin ilk ayağı olan Suspiria sadece Dario Argento’nun değil, modern korku sinemasının da köşe başlarından biridir. Müthiş bir renk skalasıyla bezenmiş, sanatsal fonlarda ve görkemli müzikler eşliğinde, sürreal bir tabloya dönüşen şiddet sahneleriyle Argento, korku sinemasına adeta bir meydan okur…

Bale eğitimi almak üzere, Almanya’nın Freiburg şehrinde bulunan bir dans akademisine gitmeye karar veren Suzy Bannion’ın (Jessica Harper) başına gelenleri konu alan Suspiria, Argento’nun o dönem birlikte olduğu ve filmin senaryosunu beraber yazdığı Daria Nicolodi’nin büyükannesinin bizzat yaşadığı ürkütücü olaylardan yola çıkıyor. Kimisi uydurma, kimisi gerçek bu hikâyelere, Thomas de Quincey’nin Mater Suspirorum’unu (İnlemelerin Anası) eklemleyen Argento, filmini doğaüstü bir öykünün üzerine inşa etmesine rağmen kariyerini devam ettirdiği giallo ruhundan da uzaklaşmıyor. Türün gereksinime uygun yapıtaşlarını özenle ve dikkatle yerleştirerek, sanatın her formunda çağdaşlarının ötesinde bir sinemasal anlatımı benimsiyor. Cinayet hikâyelerini korku öğeleriyle sunan gialloların, stilize edilmiş şiddet sahnelerini, siyah eldivenler, bıçaklar ve diğer kesici aletler gibi fetiş objelerini, güzel kadınlarını, ihtişamlı müzik ve dekorlarını harmanlayan yönetmen, kendine has ışık oyunlarıyla Suspiria’da müthiş bir işçilik ortaya koyuyor. Filmin açılış sekansı olan Suzy’nin havaalanından çıkışından itibaren, kırmızı renklerin ağır bastığı ışıklandırmalarla gerçeküstü bir dünya yaratan Argento, attığı her adımla bu dünyaya hizmet eden planlarla karşımıza çıkıyor. Terminal kapısının ürkütücü açılış kapanışı, Suzy’nin yüzüne vuran ışık ve ünlü müzik grubu Goblin’in Cembalo ile Re minor tonunda kulaklarımıza çalınan notaları vahşi bir açılış sekansına bizleri hazırlamakla meşgul Argento’nun sunumunun sadece aperatiflerini oluşturuyor. Devamında gelen klasikleşmiş çifte cinayet sekansı, öyle bir ara sıcak sunuyor ki, o dakikadan itibaren ana yemeği merak etmeye başlıyorsunuz!

Geometrik desenlerin ve renkli vitrayların fon oluşturduğu bir yapıda işlenen estetik cinayetlerin yardımıyla, filmin soyut ve dahi absürt anlayışına iyiden iyiye kapılıyorsunuz. Suzy’nin yerleşmesiyle tanıştığımız okulun içyapısına hâkim olan renkler, desenler ve çizgiler yönetmenin bilhassa art nouveau ve art deco hevesini fazlasıyla ortaya çıkaran çarpıcı görüntüler oluşturuyor. Mekânın dış cephesinde, koridorlarında, gölge oyunlarında, hatta Olga’nın ojesinde bile karşımıza çıkan kırmızı ve tonları Suspiria’nın ana rengi olurken, Suzy’nin okul çalışanı kadının elinde gördüğü taştan etkilendiği plan görselliğiyle en akılda kalıcı sahnelerden biri haline dönüşüyor. Suspiria’nın en tuhaf fakat bir o kadar da ilgi çekici sahnesi ise öğrencilerin hep birlikte dans salonunda uyumak zorunda kaldığı bölümdür. Beyaz çarşaflarla bir yatakhane formuna sokulan yerin etrafını, yine kırmızı ile pembe tonların hâkim olduğu bir ışıklandırmayla çevreleyen Argento, kolay kolay göremeyeceğiniz enteresanlıkta bir ortam yaratıyor. Gerçek olamayacak kadar olağandışı duran bu sahneye rağmen, Argento’nun bitmek bilmeyen sürprizleriyle filmin duygusundan bir an bile uzaklaşmanız mümkün olmuyor.

Suspiria’nın kurban listesine yenilerini eklemeye kararlı olan Argento, kör piyanist sekansı ile bu kez herhangi bir katil eli ya da kesici alet olmaksızın, doğaüstü güçlerin etkisiyle gerçekleştirilen vahşi bir cinayete tanık olmamızı sağlıyor. Görkemli binaların tam ortasında beyaz bir ışıkla aydınlatılan çaresiz ve zavallı piyanistin, düşmanının ne olduğunu bile anlayamadan korkunç bir biçimde katledildiği sekanstan sonra, Argento’nun tipik meraklı kurbanlarına geliyor sıra… Özellikle Inferno’da “yok artık!” dedirtecek derecede korkusuz ve burnunu bile bile belaya sokan karakter tiplemelerinden yalnızca biri olan Sara’nın ölümü, Suspiria’nın geriliminin zirveye en yakın sahnelerinden biridir. Gizemi ilk çözenin ölmesi düsturuna uygun bir biçimde ortadan kaldırılan karakterimizden sonra açılış sekansının hava durumuyla paralel bir final gecesi yaşanıyor ve nihayetinde, renklere ve notalara bulanmış bir şiddet senfonisiyle, vahşete doymuş bir halde filmi tamamlıyoruz.

Popüler oyuncularla çalışmayı sevmemesine rağmen başrolüne Jessica Harper’ı seçen Argento’nun ne kadar doğru bir karar verdiği malumunuz, ancak yan rollerdeki karakteristik yüzler de filmin en büyük tamamlayıcıları arasındaydı. Suzy’nin filmin başında sohbet ettiği Olga’dan, kadın çalışanın yanındaki sarışın çocuktan, tuhaf dişli erkek görevliye kadar performans konusunda sıkıntı yaratmayan oyuncularla çalışan yönetmenin, filmini nasıl ilmek ilmek dokuduğunu görmemek neredeyse imkânsız. Göz alıcı renklerin, Goblin’in ürkütücü notalarıyla dans ettiği, işitsel ve görsel bir ziyafete dönüşen Suspiria, müthiş bir yönetmen sineması örneği… Gösterime girdiği yıl, tüm dünyada adını duyurmayı başaran film, hem korku sinemasının hem de Argento’nun en göz alıcı işlerinden biri olarak bugün hala yerini korumaktadır.

BAŞAK BIÇAK

Başak Bıçak
1987, İzmir doğumlu… Sinemayla olan aşkı henüz ilkokuldayken gittiği Aslan Kral filmiyle başladı. Öylesine sevmişti ki bu filmi, yıllar sonra tekrar izlediğinde kaybettiği bir oyuncağını bulmuş gibi mutlu oldu. Lisede okuduğu Fransız koleji ise her şeyin başlangıcı oldu. Dans tutkusunun sadece halk oyunlarıyla sınırlı olmadığını anlayıp o günden bugüne hep dans etti, bu sayede bir çok ülke gezdi, hala da dans ediyor. Üniversitede Tarih bölümüne girerek yaşam enerjisiyle hiç ilgisi olmayan bir meslek tercih etti. Bir de üzerine Avrupa Tarihi Yüksek Lisansı yaptı ki hayatın ne kadar çekilmez olur görebilsin diye… Bunların üzerine tarihi çok sevdiğini söylemek biraz tuhaf olur sanırım, ama gerçekten seviyor. Üniversitede tarihe gömüldüğü zamanlarda, yüksek lisansta da tezini bitirmeye çalıştığı şu günlerde sinema her zaman onun için kaçış noktası oldu. Bitmek bilmeyen izlenmesi gereken filmler listesiyle uğraşırken tezini ihmal etti ama bu sayede Öteki Sinema’da yazarlığa ilk adımımı attı. Ve sinema yazarlığının onu ifade eden en güzel yollardan biri olduğunu keşfetti. Tarih, dans ve sinema tutkusuna bir de şarap sevgisini ekledi ve sanırım bu gidişle yine bambaşka bir iş yapacak. Hayat onu sürprizleriyle karşılarken, o da tutkularına yenilerini eklemeye kararlı…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.