10 dakika arayı bekle(ye)meden filmi terk eden sevgilim yanılıyor: “Gri’nin Elli Tonu”, dünyanın neden bu kadar boktan bir yere dönüştüğünü açıklayan bir başyapıt aslında, kendisi farkında olmasa da.

Kitabını okuyanlar ya da filmini izleyenler zaten bilir, bilmeyenlerin de yolu eş dost muhabbetinde mutlaka kesişmiştir “Gri’nin Elli Tonu”yla. Eserin konusunu iki cümlede özetlemek mümkün: Edebiyat öğrencisi Anastasia, genç, varlıklı ve güçlü bir iş adamı olan Christian ile röportaj yapmaya gittiğinde, adamdan fena halde etkilenir. Aralarındaki yakınlaşma bir süre sonra her ikisinin de karşı koyamadığı bir birlikteliğe dönüşür… Ama bu kısa özet sizi yanıltmasın, zira filmin çok daha derin işlevleri var.

Aylar öncesinden başlayan haz dolu fragmanlardan, kafamızı çevirdiğimiz her yerde karşımıza çıkan ateşli afişlerden ve gazeteleri boy boy süsleyen övgü dolu makalelerden sonra ışıklar kapanıyor ve beyazperdede “Grinin Elli Tonu” başlıyor. Beklenti büyük, haliyle, sonuçta son yılların en çok rağbet gören edebiyat eserinin sinema uyarlamasıyla karşı karşıyayız. Derken film başlıyor, ama o da ne, ana kahramanlar olan Anastasia ile Christian’ın tanışma faslıyla girizgah yapan film, şaşırtıcı derecede kötü bir sahne! Anastasia’nın, Christian karşısındaki küçük sakarlıkları, aptalca soruları ve kaçırdığı gözleri, bu kızcağızın ne kadar da masum olduğunu göstermeye çalışıyor izleyiciye, şüphesiz. Ne ki bu algı öylesine yavan bir oyunculuk üzerinden kotarılmaya çalışılmış ki, keşke Anastasia çıkıp da “bakın ben çok masumum ve az sonra başıma çok kötü şeyler gelecek” diye bağırmış olsaydı, daha iyiydi. Peki Christian, o farklı mı? Tabii ki hayır! O da, Anastasia’ya “sıkıştırarak” Christian’lığını ispatlamaya çalışırken, bunu mevcut oyunculuk yeteneğiyle başaramayacağını anlamış olmalı ki, tüm enerjiyi kaşa göze vermiş: Kahramanımızın konuşurken delicesine havaya kalkıp inen kaşları yüz kaslarını isyan noktasına taşırken, gözleri de mümkün olduğunca zekice bakmaya çalışmaktan neredeyse kör olacaktı. Yani filmin ilk 10 dakikası gerek izleyici gerekse oyuncular için gerçekten zor, çok zor bir başlangıçtı.

Gelelim diyaloglara. Şimdi diyaloglardan ne anladığımı, bu filmin diyaloglarını yazan kalemlerin anlayacağı şekilde, tane tane anlatmak istiyorum: “Bir cümlenin iyi bir cümle olması için iyi bir cümle olması gerektiğini bilmiyor musunuz siz?” Evet, filmin diyalogları tam da böyle, bu çerçevede dönüp durdu. Bir başka değişle senarist, diyaloğun olabilecek en basit ve en Amerikan şekilde kurguladığında başarılı olacağına inanmış olmalı ki, bir yerden sonra filme hayretle yabancılaşıp konuşulanları duymaz hale geliyoruz. Hayır, Brecht’in epik tiyatroda yapmak istediği yabancılaşma efekti böyle bir şey değildi, emin olabilirsiniz. Bu olsa olsa duyarsızlaştırma efekti olup sinemaya yeni bir kavram kazandırır.

Peki ya karakter örgüsü? Zaten topu topu iki karakter var adamakıllı konuşabileceğimiz. Onlardan biri olan Anastasia zaten öyle klişe bir karakter ki üstünde bir kelime bile durmanın gereği yok. Peki ya Christian? Benzer şekilde, çoksatan bir romandan sinemaya uyarlanan “Amerikan Sapığı”nın kahramanından esinlenerek yaratılan Christian’ın dizginlenemez sadistliğine neden kendimizi bir türlü kaptıramıyoruz biliyor musunuz? Hemen söyleyeyim, Christian, psikolojik altyapısı hiçbir şekilde oluşturulmadan yaratılmış bir karakter de ondan. Bir kere ve her şeyden önce, iş hayatında zaten “hakim” konumda olan, tüm gününü sözleşmelerle geçiren bir adamın, yatakta da aynı “hakimiyeti” ve sözleşmeleri sürdürmek istemesi hiç inandırıcı değil. Dahası, bunun gerek karakter gerek izleyici açısından bir “sıradışılık”mış gibi sunulması ise bu eserin insan psikolojisinden hiç anlamadığını ortaya koyuyor. Zira Christian eğer filmde iddia edildiği gibi “doyumsuz” bir karakter olsaydı, yatakta, günlük hayatından çok daha farklı arayışlar içinde olması gerekmez miydi? İş hayatındaki konumu ve deneyimlerini olduğu gibi seks hayatına taşıyan bir karakter en fazla ne kadar derin ve renkli olabilir? Hadi karakteri örememişler, peki sahneleri örebilmişler mi? Ona da hayır, filmde kendine en fazla güvenen sevişme sahneleri öyle klişe, öyle klişeydi ki bunlar filme bir tür renk değil yalnızca renksizlik katmıştı. Bu sahnelere grinin bir tek tonu bile fazla.

“BEN SEVİŞMEM. SADECE BECERİRİM”

Oyunculuk, diyaloglar, karakter örgüsü başarısız da, filmde hiç mi başarılı bir taraf yok. Olmaz mı, başta da söylediğim gibi “Grinin Elli Tonu”, dünyanın neden giderek daha boktan bir yere dönüştüğünü açıklayan bir başyapıt aslında, kendisi farkında olmasa da. Çünkü bu eseri yaratanların, yani, ortalama erkek zekası ve davranışlarının giderek daha fazla hakim olduğu bir dünyada yaşıyoruz da ondan. Gerçek şu ki, cinselliğe bakış açısını “Ben sevişmem. Sadece beceririm” ile anlatan, partnerinin bakire olduğunu öğrendiğinde tüm sadistliği içine kaçan, dahası, annesini ilk defa bir sevgilisiyle tanıştırıyor olmanın gizli kıvancını yaşamakla kalmayıp partnerinin de yaşamasını bekleyen bir erkek modeli, bugün dünyanın her zamankinden daha fazla hakimi. Akıllarını bir tür gizlilik sözleşmesi imzalatıp tüm sadistliklerini deneyebilecekleri bir bakire fantezisiyle bozmuş olan bu erkekler, işyerlerimizde, sokaklarımızda ve özel hayatımızda, hızla çoğalıyor, karşımıza çıkıyorlar. Ve ben, umutsuzca, dünyada hiçbir şeyin ortalama erkek zekası ve davranışlarıyla başa çıkamayacağını düşünüyorum. Hiçbir şey bu korkunç vasatlığı alt edemeyecek. Dolayısıyla, bunun sanatta ve edebiyattaki izdüşümü olarak da “Grinin Elli Tonu” gibi eserler giderek daha fazla çoksatan, çok okunan, çok izlenen, çok çok en çok, en birinci olmaya devam edecek…

MELTEM YILMAZ

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.