1988 yapımı Cinema Paradiso’nın Salvotore’u, Serdar Akar’ın ön deyişinde yediden az farkla karşılaşmaya hazırdır. Rivayete göre projeksiyon başında geçirilen zaman, aile büyüğü dedenin Akyazı’daki yazlık-kışlık sinemasında katlanacak, Alfred’in hediyesi bu müstakil hikaye, sonuncu gazozun fazla geldiği bildirimini küçük torunun karın boşluğundan duyuracak ve verdiği ilk 10 dakika arada, hedonizmin pek de ses geçirmediğini anlatacaktır.

Seyircilerle birlikte beş yaşına izlettiği ilk film Tarzan, doğum lekesi koordinatını sinemasındaki kıyafetsiz insanların(!) bir uzvunda yer alarak verirken bilet kuyruğundan, gişede yapılan tahsilatlara Yeni Sinema’da gün, artarak hepimize yetecektir. Yönetmenin, İktisadi Ticari İlimler Akademisi’nde başlayıp devamı Mimar Sinan Üniversitesi Sinema-Televizyon bölümünde toplanan öğrencilik dönemi, tüm noktaları ilk kısa filmi Tanabata Matsuri(1990) ile üst üste getirirken bu filmleri sınav kağıdı tabir eden Akar, İstanbul Kanatlarımın Altında, Medcezir Manzaları gibi pek çok filmde yönetmen yardımcılığı yaparak, ilk dilimini bitiren her çocuk gibi ödül-ceza rejimini başlatır. Hayata duyulan saygı, bağlılık ve tutkunun insanı sanatın herhangi bir dalına fırlattığı fikri, Serdar Akar’a kocaman bir perde ve sadık seyirciler kiralar. Sinema, ölüm korkusunun panzehiri, tattırdığı bir savunma mekanizması olur. Her yeni film öncesi , yarım bırakılmış, ortasından bölünmüş bir işle başbaşa kalmamak için doktor kontrolünden geçen yönetmen, sanat disiplininin 3.bend 2.fıkrası gereği konsantrasyonu tüzüğün birinci sırasına alır. Film karakterlerindeki mutlak lakap kullanımını (Boksör, Egzozcu Selim,Patlak Osman, 45, Çırak,Hacı, Alaağaçlı, Lango, Kıvırcık) seven yönetmene, set ekibinden de ‘konsantrasyon teröristi’ lakabının gelmesi çok değildir. Bu yoğunlaşmayı kolaylaştıran bir etken de şüphesiz hazırlık sürecidir. Sette geçirilen sürenin, tecrübenin önemine inanan Akar, bir filme başlamadan önce kafasında her detayı tamamlamış haliyle işe tereddütsüz başlar. Birincil beklentisi, oyuncunun o adam ya da o kadın olmasıdır ki Serdar Akar’ın filmlerinde oyunculuk tek başınadır; başka bir anlatım aracı ya da montaj gibi destekleyici bir unsurla kapatılamaz ağırlıktadır. Tasarı imkanını genişletmesi, dış dünya mecburiyetlerinden-gürültülerinden uzak; yoğun bir atmosfer sağlaması gibi nedenlerle de tek mekan filmlerine daha yakındır usta yönetmen. Kişilik ve dürtüleri daha görünür kıldığı fikriyle erkeklerle kadınları, Esnafsporla Ülküsporu, iyilerle kötüleri tek mekanda sıkıştırır, basıncı bol bir müsabaka için onları ikiye bölüp seyircisine cesaret diler. Dolaşmaktan haz aldığı alan ‘gerçeklik’, göründüğünden ibaretse basittir, ‘değilse nerede yatar, nerede kalkar, kime sığınır’ odağında kısa süreli bir alışveriş başlatır. İktidarın el değiştirmesi, ikiye bölününce zayıflığı daha da ortaya çıkan takımın totaliter çocuklarını, uyandırır. Kimi eleştirmen bu coğrafyadaki seyirciyi yakalamak için tutulabilecek en kolay yeri seçtiği düşüncesindeyken, kimisi için binyıllık bir alan böylesi anlatılmamıştır. Ahali ve her şey eşit olmayan iki parçaya ayrılmıştır, maksadını aşan toplum ve şiddettir meselesi, şiddetin toplumsal koşullarla ilişkisidir, değnek herkesi tek tek kaleci kılarken usta yönetmen, yapılan faulün sebebindedir. Önder Çakar ve Sevil Demirci ile birlikte kurduğu 1998-2001 yılları arasında faal olan yapım şirketi Yeni Sinemacılar ile bağımsız filmlerin kapıdan dönmediği bir oluşum yaratırlar. Kısa filmleriyle yarıştıkları Adana Altın Koza Film Festivali’nin, Kudret Sabancı’yla başlattığı dostluk, onları hikayeleri Serdar Akar’a ait, birbirinin kulisi olan Gemide ve Azize’yi filmleştirmeye taşır…Kumkapı’dan Laleli’ye iki dönümlük dünyayı seyre açarlar. İstanbul’un karışıklığında rahat ettiğini belirten yönetmen, en sevdiği tepe ya da köşe sıralaması için ‘İstanbul’da olduğumu hatırlatması yeterli’ diyerek şehri kendisine iliklemesine karşın Elveda Rumeli dizisini çektiği dönemde Balkanlar’a karşı geliştirdiği bağ, Makedon vatandaşı olması ve kızının adını Balkan Su koymasına kadar ilerler. 2007 yılında Tarkan Karlıdağ’la birlikte kurdukları Adamfilm ve bünyesinde kurulan Tiyatroadam ile yeni projelere devam ederken mezunu olduğu Mimar Sinan Üniversitesi Sinema Televizyon Bölümü’nde verdiği derslerle de kondisyonu elden bırakmaz. Gemide, Dar Alanda Kısa Paslaşmalar, Maruf, Kurtlar Vadisi Irak, Barda, Gecenin Kanatları ve son olarak Behzat Ç.Seni Kalbime Gömdüm olmak üzere yedi uzun metraj film ve Kurtlar Vadisi, Sağır Oda, Elveda Rumeli, Behzat Ç.-Bir Ankara Polisiyesi gibi yüksek sesli diziler başta olmak üzere toplam on beş dizinin yönetmenliğini üstlenen Serdar Akar’ın sürdüğü sinema tekeri, seçkilere kazınan üç filmle hayattan üç ayrı poz alır. Senarosunu Önder Çakar’la birlikte yazdığı 1998 yapımı Gemide filminde, denizden kum çıkaran yük gemisinin kaptanı İdris(Erkan Can), tayfası Boksör(Naci Taşdöğen), Ali(Yıldıray Şahinler) ve Kamil(Haldun Boysan)’in emin ellerle(!) ufalttığı dışa kapalı hayatındaki Romen bir hayat kadınının (Ella Manea) katılımıyla taşan bardağı konu alır. Hafızaları bile fazladan misafir olan bu küçük ekibin can alıcı zayıflık unsuru kadın figürüne yaklaşması da , ondan ayrılması da hiç okumadıkları kitapçığın son sayfasında kalmıştır. Aile gibi olduklarına inanan arkadaş dahi olamamış mürettebat ve memleket hacmindeki gemi nizamının iyi yönetildiğine inanan Kaptan İdris’in, görünen gerçek kurtlanana dek yuvarladıkları mutlulukla az ileride kendileriyle buluştuklarında yuvarlandıkları mutsuzluk arasında geçenler, Serdar Akar’ın 112 dakikaya sığdırdığı uzun metraj ilk iştir. Gazete sayfalarına ilişen ‘bu filmi televizyonda seyredemezsiniz’ sloganı eşiliğinde 27 bin kişinin izlediği film, vizyon yılı için hatırı sayılır bir gişe rakamına ulaşır. Görsel gücünün yanı sıra işitsel ağırlığında toplayan film, ikamesi olmayan ve yerinde kullanılan gemi jargonu, argonun ait olduğu yerdeki destekleyici etkisi, hipnotik sahnelerin nam ve endamı , radyo tiyatrosunu andıran ses yönetimiyle 90 sonrası Türk Sineması’nın kült filmleri arasında yerini alır. Müziklerini Uğur Yücel’in yaptığım filmde tulumdan, sipsiye, kemençeden kaba zurnaya her türlü deniz sinyali kullanılırken elektronik ve bas gitarın sahipliğindeki Akın Eldes etkisi, gözü kapalı seyri de makul kılar. Dümeni izole yaşama kıran hayat, makine dairesinden ilk pozunu verir: Mutluluk için bir kutu baklava, mutsuzluk için insan koşulu tek başına yeterlidir. Erkan Can’ın hafızalara kazınan oyunculuk performansının yanı sıra, ekibine çok sayıda ödüller getiren film, 2000 yılı Türk Yazarlar Birliği, 20.İstanbul Film Festivali ve SİYAD Türk Sineması Ödülleri Serdar Akar’ı, yılın En İyi Yönetmeni ortaklığıyla karşılar. 2000 yapımı Dar Alanda Kısa Paslaşmalar, amatör futbol takımı Esnafspor’un antrenörü Hacı(Savaş Dinçel), başkanı Fırıncı Toraman(Sezai Aydın), bu amatör takımı almak isteyen rantçıbaşı Cem Bey(Uğur Polat), sevgisini samanyolundan bildiren ve futbol aşkından başka sedefi olmayan kaleci Suat(Erkan Can), takımın gözde transferi santrofor Serkan(Rafet El Roman), bu iki adamın ortak Leylası Nurten(Şahnaz Çakıralp) ve Hacı’nın göğüs ağrısı hayat kadını Aynur(Müjde Ar) gibi ana oyuncularıyla birlikte 961 kişilik bir oyuncu ekibini Bursa’nın bir kasabasında, 1982’de geçen bu hikayede buluşturur. Serdar Akar’ın senaryosunu yine Önder Çakar’la birlikte kaleme aldığı filmde, her maçtan yenilgiyle dönen Esnafspor’un, amatör kulüpler liginde şampiyon olma tutkusuna , hayatın mahalle merdiveninden verdiği ikinci poz gelir. Serdar Akar’ın filmin sanat yönetmeni Yusuf Fazlıoğlu’yla aynı kasabada büyümüş olması, anlatılmak istenen ve aktarım arasında çeviri gerektirmeksizin bir kolaylık yaratırken sahalar tribünlere dönüşmeden önceki bir takvimi, defolarından doğmuş mahalle formalarını perdeye başarıyla tutarlar. Görüntü yönetmeni Mehmet Aksın’ın, ikinci baskıya geçemeyen bu dünyadaki kamera hareketleri, kalkan tozun gözünüze kaçar sahiciliğinde yer bulur. Müziklerini Fahir Atakoğlu’nun yaptığı, misafir oyuncu olarak Rıdvan Dilmen, Tanju Çolak ve Metin Tekin’in ağırlandığı film, hayat fena halde futbola benzer diyerek açılıp Profesyonellik Yasası (1983)’ na nazire olarak kapanır. Mazgalı kapalı iç dünyaları, iyi kalpli eşrafıyla elle çevrilen atlı karıncanın lunapark versiyonundan daha neşeli olduğunu hatırlatan Dar Alanda Kısa Paslaşmalar, aynı yıl ekibine on iki ödül kazandırırken 20.İstanbul Film Festivali, 8.ÇASOD ve 22.Siyad Türk Sineması Ödülleri, En İyi Erkek Oyuncu ödüllerini Savaş Dinçel’e sunar. Yönetmen, 2006 yılında kendi kaleme aldığı bir suç filmini ortalarken beraberindeki soruları da üstlenir…toplumdan bireye geçen ateşli bir hastalık ibreyi bozacak dereceyi gösterdiğinde adalet ve şiddet mekanizması kaça ayrılır, ilk ayrılan teraziye üfleyecek kadar nefes alıyor mudur ya da hangisi daha iyi ispatlar maddenin hallerini? Üniversite öğrencisi bir grup arkadaşın barda geçen rutin bir akşamı, mekana gelen insanlık yerinden yırtık, eksikleri uyuşturucuyla örtünmüş beş kişilik başka bir grubun işkencelerine karışır. İnsanlar arasındaki beşeri hukuk aksamaya başladığında adaletin el yapımı inşası ile rahatlayan hayat, birkaç kırıkla son pozunu oturduğu yerden verir. Nejat İşler, Hakan Boyav, Serdar Orçin, Erdal Beşikçioğlu ve Volga Sorgu’nun başoyunculuğunda geçen film, çok uzun bir ön çalışmaya, tekrarlayan çekimlere gerek kalmaksızın rahat ama kontrollü, eğlenceli ama ciddiyetsiz olmayan set ortamında tüm ekibin özverisiyle 13 günde tamamlanır. Hikayenin içeriği, iyiler ve kötüler olarak ikiye ayrılan oyuncuların çekim süresince aralarında dostluk oluşturabilecek bir iletişimden uzak kalmalarını beraberinde getirir, uzak dururlar ki kötülerin öfkesi, iyilerin nefreti kamera önünde caymasın. Tekrar sahnelere olanak tanımayan konsantrasyon ve sahici oyunculuk performansları için tüm ekip başta olmak üzere Nejat İşler’in direksiyon hakimiyeti sinema adına büyük önem taşımaktadır. Yönetmenin beşinci filmi Barda’nın müzikleri, Selim Demirdelen klasiği olarak filmle iç içe geçen bir bütünlük içinde gelecekten habercidir…nabızla birlikte yürüyen ses efektleri ve Üçnoktabir grubunun filmin soundtrackinde yer alan ‘Dediler ki’ parçası, kötülükleri kazımaya devam ettiğimiz bugünlerde de hafızamızdaki etkisini korur. Yönetmenin kendisiyle birlikte Zeki Demirkubuz, Cemal Şan, Selim Demirdelen ve Çağan Irmak’a konuk oyuncu olarak yer verdiği dikkati çift yönlü toplayan finali ve bugüne kadar yapılan en cüretkar yapımlardan biri olma niteliğiyle Barda, serin yerde muhafaza edilen filmlerin çetebaşıdır. Yani ne diyorduk, Kamil düzen bozuluyor, dikkatli olmak lazım, deniz kumu önünde sonunda geri alacak çaresi yok…

 

Didem PEKER BAŞARAN

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.