Bu hafta vizyona giren Çekmeköy Underground filminin yönetmeni Ayşim Türkmen Arabesk Rap’i odağına alarak sokakların sinemada sesi olma iddiasında. Müslüm Gürses’in ünlü parçası Küllü Harap duvarlardan perdeye yansıyor…

Ayşim Türkmen Antropoloji okuyup sinemaya atılmış genç bir yönetmen. İlk filminde çok zor bir projenin altına imzasını atmış. Arabesk Rap kültürüyle sokakların sesini sinemada duyuruyor genç kadın yönetmen. Çekmeköy gibi yeni yerleşim bölgelerinde oluşan bu küçük guruplar yeni bir underground kültürün doğuşuna vesile oluyor. Yönetmenle hem filmini hem de alttan alta gelen bu yeni akımı konuştuk.

Seneryonun yazılış hikayesi nedir?

Ben şehir antropoloğuyum istanbul sokaklarında dolaşıyorum. Zaten şehir üzerine belgeseller cektim ve istanbul’un yeni oluşan ikinci katmanını merak ediyorum. Yani Çekmeköy, Göktürk, Kavacık, 2. köprüyle oluşmuş olan yeni istanbul’u çok merak ediyorum ve oralarda dolaşmaya başladım. Bir sitenin duvarında “Çekin lan duvarınızı, insan gibi yaşayın” diye bir söz gördüm. O gün onu yazmış olan çocukları buldum ve o çocuklarla takılmaya başladım. O çocuklar bana bir abilerinin hapisten çıkmak üzere olduğunu söylediler. Ben o çocuklarla buluşmaya çok çalıştım. Buluştuk da, beraber vakit de geçirdik ama her bir çocuk ayrı bir hikaye anlatıyordu ve bu hikayede benim gittikçe ilgimi çekmeye başladı. Yanlız hikayenin bir de çok dramatik bir tarafı olduğunu, yani ağır bir tarafı olduğunu farkettim. Bazıları bir kere konuşup bir daha konuşmamayı tercih ediyorlardı ama bir yandan da anlatmak istiyorlardı. Yani yoğun bir şey yaşanmış, 5 senelik bir ayrı kalma durumu var ve çok büyük bir ihtimalle bu bahsettiğim yazıyı abileri yazmıştı. Bu hikaye git gide büyümeye başladı, küçücük birşeyden neler çıkmaya başladı. Krusawa’nın bir filmi var hep anlatırlar her bir karakter ayrı bir hikaye anlatmaya başlar, birisinde o suçludur diğerinde bu suçludur… Sokakta konuştuğum çocuklardan ağabeyi hapiste olan Tarık o kadar değişik bir hikaye anlattı ki, Allah Allah demeye başladım. Aslında belgesel olarak da çok ilginç bir konuydu ama çocukların bunu kameranın önünde dile getiremeyeceklerini hissettim. Dolayısıyla ben bunu kurmaca yaparım dedim. Böyle başladı yani.

Böylesi bir filmde kast çalışması da önemli, çünkü çok da öncülü olan bir yapım değil. Daha önce varoşları bu şekilde anlatan bir yapım yok.

Varoş demiyorum gecekondu diyorum ben. Artık varoşun anlamı değişti. İlk başta olduğundan daha farklı, sanki kriminal bir ortamın olduğu yerler gibi bir anlama gelmeye başladı.

Siz daha etik olarak diyorsunuz sanırım?

 

Evet, medya varoş kavramını daha farklı bir yere taşıdı son 10-15 senedir. 70’lerde gecekondu bambaşka birşeydi, varoş kelimesiyle gecekondu bambaşka bir düşünceye dönüştü. Beş ay kast çalışması yaptık. doğru kastı bulmak için çok uğraştık. İlk olarak Can görüştük ama Can’ın bir dizisi vardı ve ondan izin alamadık. Dolayısıla Can’dan ümidi kestik.. Sonra film ertelenince ben Can’ı tekrar aradım. Can’da koşarak geldi ve kadroya katıldı.

 

Rap Amerikalı siyahların başlattığı bir müzik türü, Amerikan toplumunun en alt tabakası. Bu filmde aslında bizim toplumumuzun kaybedenlerini anlatıyor. Siz bu anlamda filmi çekerken ne gibi benzerlikler gördünüz?

 

Amerika’da yaşadım bir süre, New York’da ve siyahi arkadaşlarım da vardı. Onlar hakkında bir yazı yazmıştım ve şunu söyleyebilirim çok bambaşka. Oradaki ırksal sorunlar bambaşka. Oradaki imkanlar da bambaşka. Orada hiphop dahi çok farklı. Burada hiphop öyle değil. Üstüne üstlük arabesk rap dediğimiz şeyin hiçbir piyasası da yok. Bir tek bildiğimiz rapte Ceza var Sagopa var falan ve ona bile ulaşamamış arabesk rap. Medyada Okan Bayülgen’in programına çıktılar bir o kadar. Hiç kimsenin bilmediği ama içerisinde müthiş bir yaratıcılık taşıyan, insanların gerçekten çabaladığı bir sürü klibi olan bir sürü parçası olan bir alan var. Biz de bu alan üzerine çalışmaya başladık. Bu şekilde ortaya çıktı, yani çok özgün. Bir kuaförle söyleşi yaptım Taksim’de. Dedi ki, fikirler burada yaratılıyor ardından tüm Anadolu’ya yayılıyor, hatta bazen Avrupa’ya yayılıyor. Müthiş bir kendi başına kültür oluşumu var burada. Hatta yeni bir yaşam tarzı oluşuyor diyebiliriz. İşin enteresan tarafı bu çocukların aileleriyle hiçbir ilişkisi yok. İlişki kurmuyorlar anlamında değil, aileler, filmde de gördüğünüz gibi, bambaşka bir şekildeler. Bu bana çok özgün geldi.

 

Bu söyledikleriniz aslında arabeskin ilk çıkışıyla çok benzer şeyler. Arabesk dinleyenler de başta aynı derecede toplumun alt katmanıydı. Aynı şekilde kendi kişiliklerini farklı bir yolla ortaya koyuyorlardı. Aslında bir benzerlik var burada. Bu biraz globalleşmenin Türkiye üzerindeki etkisi olarak da kabul edilebilir mi?

 

Tabi ki ama Arabesk ile bunu karşılaştırma konusunda ben daha da fazla düşünmek isterim. Arabesk ile bunu karşılaştırmak çok ileri bir şey, daha düşünülmemiş bir şey. Serbest kültür de daha tartışılmamış birşey. Daha tam anlamıyla bir iki tane yapıtı var ki bu çok az bence. Fakat şuna inanıyorum arabesk rep daha çok yerel değilken bu çocuklar çok daha fazla dünyayı takip ediyorlardı. Filmde mesela şuna çok dikkat ettim, müzisyenlere dedim ki Kore dansları yapılan müzikleri istiyorum ve alasını yaptılar. Bu çocuklar bu müzikleri dinliyorlar, bu dansları yapıyorlar. Mesela Kore çok önemli. Biliyorlar bu çocuklar, oradaki grupları biliyorlar. Burada çingene çocuklardan bahsediyorum. Danseden çingene çocuklar çok ön planda. Bu çocuklar o dans figürlerini bulup üzerinde çalışıp daha iyisini yapmaya uğraşıyorlar.

 

Şimdi benim burada Arabesk konusunu açmamın nedeni filmin başında Müslüm posterini asıyorlar. Orada aslında belki bilinçli belki bilinçsiz çok organik bir bağ görmüşsünüz zaten.

 

Orada aslında bir dolu duvar yazısı vardı. Aslında orada gezdiğimiz de ve duvarlarda “Ay bunlar buraya ne yazmış” diye geçtiğimiz şeyleri okuduğumuzda oradan bir sürü hikaye çıkıyor. O yazılardan biri de “Küllü Harap”tı. Nedir bu arkadaşlar, her tarafta Küllü Harap yazıyor, dedim. Müslüm Gürses’in bir şarkısının adıymış. Bir yandan Arabesk rap dinlerken diğer yandan Küllü Harap dinliyorlar. Çok enteresan bir hayat biçimleri var.

 

Peki kardeşlerinin hapisten çıkışı için yazdıkları bir parça vardı o bilinen bir parça mı yoksa film için mi yazılmıştı?

 

O parça Ruhi Birkalır’ın bir bestesi. Bu parçayı film için rape çevirdiler. Buradan Ruhi beye de selamlar gönderiyorum. Çok zor birşekilde buluştuk ve bizim parçasını kullanmamıza müsaade etti.

 

Mekanlarda nasıl çalıştınız. Mekanlar gerçek mekanlar mıydı ve orada çalışırken nasıl tepkiler aldınız?

 

Kuaför bir mahalle kuaförüydü, biz baştan yarattık. Aslında Mey Kuaför ile anlaşmıştık fakat Taksim’de biliyorsunuz ki çekim yapmak inanılmaz zor. Buna da çok üzüldüm zaten. Çünkü Mey Kuaför’de çok daha fazla ayna var arkadan Taksim’i görüyorsunuz. Muazzam bir yer bence. Bu arada bu çocuklar hizmet sektöründe çalışan yeni işçi sınıfı. Genelde bu yüzden cumartesi günü çalıştıkları için pazar günü öğleden sonra geliyorlar bir yerde toplanıyorlar ve dansediyorlar. Doğumgünü partileri yapıyorlar kendi aralarında.

 

S: Şimdi aslında bu kapalı gruplar birbirleri ile çok yakın ilişkiler içerisindedirler. Birbirlerinin ne yaptıklarını kendileri ile ilgili ne yapıldığını çok iyi bilirler ve hemen tepki koyarlar. Filminizi çektiniz ve sinema yazarları izliyor, halk izliyor. Bir takım otoriteler bunun hakkında fikir verecek. Hangisinin geri dönüşünü çok önemsiyorsunuz. O küçük kapalı grubun bu filme nasıl tepki vereceğini mi? Yoksa otoriteler ve izleyicinin tepkisini mi?

 

İkisini de çok önemsiyorum. Çünkü bir sinema filmi yaptık ve sinema sektörünün içinde bulunan bir oluşum bu. Ancak bu çocukların belki sinemaya bile gidebilecek paraları olamayacağı için onlara hani alternatif gösterimler yapmak istiyorum.

 

Filmde kentsel dönüşümün bu çocuklara etkisi de var. Bu konuda ne düşünüyorsunuz.

 

Çok farklılar. Sonuçta bizim buna dayanma gücümüz var ama bu çocukların ve ailelerinin durumu öyle değil. Özellikle Kentsel Dönüşüm alanı ilan edilen yerlerde çok ciddi bambaşka dinamikler söz konusu ve bu tarz yerlerde emlakçıların çok ciddi oyunlarını gördüm. Çok değişik taktiklerini gördüm. Çok samimi dürüst olanlar olduğu gibi çok oyunlar döndürenlerin de olduğunu gördüm. Ben gayrimenkül olaylarının mahallelerde nasıl çalıştığına bizzat şahit oldum. Küçük çocuklar gelirdi mesela, bizim eve mütahit geldi, anne babamla konuşuyor verecekler mi vermeyecekler mi bilmiyoruz. Bu dinamik tüm mahallelerde geçerli şu an İstanbul’da. Ama koşulları… Fikirtepe’de başka Şaşkınbakkal’da başka. Ben bunu bir şekilde, küçük bir şekilde yansıtmak istedim. Alt sınıflarda hakikaten mütahitlerin baskısı çok başka. Bu insanların tek sermayesi o küçücük gecekondu evleri. Benim bir önceki belgeselim tamamen bununla ilgili.

 

Peki, şimdi filmin en farklı olan yeri müzik kullanımı ve çok önemli.

 

Bütün yazı müzik çalışarak geçirdik. 4 ay boyunca. Yani çok çok zor olduğunu biliyorum artık. Başta bu kadar zor olduğunu düşünmemiştim ama müziğin çok fazla önemli olduğunu farkettim. Ve açıkçası çok korkuyordum. Arabesk Rap tarzı bir şey oluşturabilecek miyiz? Daha da önemlisi bunu estetik bir halde yapabilecek miyiz? Çünkü bunun çok kötü örnekleri de var. Daha sonra Acarkan’lar bu müzikle geldiler ve bütün ivmeyi ondan sonra yakaladık. Çekimler ertelenmişti, hepimiz biraz düşmüştük ve bu müzikle beraber tekrar ayaklandık, tekrar başladık. Acarkan’lar bu film için Adana’dan İstanbul’a yerleştiler, en başından beri benim yanımda olan Ozan vardı o Londra’dan geldi ve hakkaten çok özgün birşey ortaya çıktığını ben de düşünüyorum.

 

Filmde Keremcan da var. Onunla nasıl beraber çalışmaya başladınız?

 

Bizim ekibimizden biri onunla beraber başka bir sette çalışıyordu ve biz de bulamıyorduk. Belki bir seneye yakın bir süre filmdeki Cemal karakterini canlandıracak bir isim aradık ve bulamadık. Kastla ilgilenen arkadaşım geldi ve böyle birisi var düşünür müsün? dedi. Onu görünce bir an daha düşünmedim çünkü yeteneklerini çok beğendim ve hakikaten de doğru birşey yaptığımı düşünüyorum. Düşünüyorum da değil hatta doğru birşey yaptım. Çok büyük katkısı oldu filme. Bazı sahnelere kendi yorumunu kattı, birçok sürpriz yaptı. Bizi şaşırttı ve müthiş bir disipline sahipti. Harika bir sağduyuyla yaklaştı. Sırf hazırlık için iki hafta gecekondu mahallesinde korsan taksicilerle beraber yaşadı. Yani hakkaten ben kabul edeceğine dahi inanmazken müthiş bir özveriyle bu filme çok büyük bir katkıda bulundu.

 

Son dönemde kadın yönetmenleri görmeye başladık, eskiden böyle birşey yoktu. Bu sayısal çokluğun feminizm açısından sinemaya bir etkisi olduğunu düşünebilir miyiz? İlettiklerinize bakılınca böyle bir çıkarımda bulunmak mümkün müdür sizce?

 

Kadın yönetmenler olmasına rağmen kadın filmi pek yok. Böyle birşey daha oluşmadı bence.

 

Evet sonuçta bu filmler çok net söyleyebileceği şeyleri çok net söyleyebilen filmler değil. Ucundan dokunuyorlar ama o kadar…

 

Kadınlarla ilgili pek birşey yok, biz sadece film yapıyoruz bence. Kadın yönetmenlerin artık zamanı geldi, hatta çoktan zamanı gelmişti. Artık biz film yapıyoruz.

 

Bazı haklar için mücadele etmek gerekiyor ve o mücadelenin de varlıklı olarak sahibi olan insanlar var doğal olarak. Böyle bir çerçevede kadın yönetmenlerin de doğal olarak bir çaba sarfetmesi beklenilir. Bu konuda kendinizde bir sorumluluk hissediyor musunuz? Kariyerinizde böyle bir yapılanma, endişe var mı?

 

Ben feministim. Annem de feministti. Ancak şimdiye kadar kafamda öyle bir şey oluşmadı. Çünkü hakikaten sinemada varolma çabası çok zor bir şey. Hem kadın hem erkek için çok zor bir şey. Bir anne olarak bu işe giriştim. Ben inanıyorum ki bu filmler hayatımın içinden bir yerlerden çıkacak. Mutlaka öyle olacak. Yine de bunu bir söz söylemek için yapmıyorum. Bu mesaj kendiliğinden çıkmalı. Mesela nasıl sokağın filmi kendiliinden çıktıysa mesajlar da kendiliğinden çıkmalı. Doğal olmalı. Öyle özel olarak bir zorlamam yok.

 

Serdar Akbıyık
1967 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyal Antropoloji Bölümü'nü bitirdi. Erol Simavi Vakfı Gazetecilik Bursu'nu kazanıp iki yıllık eğitimden sonra Hürriyet Gazetesi'nde istihbarat muhabiri olarak mesleğe başladı. 1992 yılında Hürriyet Yazıişleri'ne geçti. 1993'te Spor Gazetesi'ni kuran grupta yer aldı. 1996'da Hürriyet Yazıişleri'ne döndü. 1999'da Star Gazetesi kuruluşunda bulunmak için Hürriyet'ten ayrıldı. 2000-2001 yıllarında Almanya'da Star Gazetesi'ni çıkaran grupta Yazıişleri Müdürlüğü yaptı. 2002'de Türkiye'ye dönüp Star Grubu'na bağlı olan ve yeniden yayımlanan Hayat Dergisi'nde görev aldı. Hayat Dergisi'nde ve Star Gazetesi'nde sinema eleştirmenliği yaptı. 2004 yılında Star Gazetesi Yazıişleri Koordinatörlüğü görevine getirildi. Halen Star Gazetesi İnternet Yayın Müdürlüğü ve sinema eleştirmenliğini sürdürmektedir. Star Gazetesi, Kral Müzik Dergisi ve internette çıkardığı Cinedergi'de sinema yazıları yayımlanmaktadır. 2007 yılında "Türk Sineması'nı Yönetenler" adlı yönetmenlerle yaptığı röportajları kapsayan bir kitap çıkardı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.