21. Altın Koza Film Festivali nihayetlendi. Sadece Altın Koza’yı kast ederek söylemiyorum ama İzlenen filmlerin niteliği benim nazarımda festivallerin yapılma nedenini sorgulatmaya başladı maalesef.

İzlediğimiz hemen her filmin bakanlık destekli olması, söyleşiye her çıkan yönetmenin senaryo üzerinde uzun yıllar çalıştığını söylemesi kafa yorulması gereken şeyler. Bakanlık hikayesi neden bu kadar zayıf filmlere destek veriyor, yoksa filmlerin genel niteliği bu mu? Yönetmenlerin kendi söylemleriyle uzun uzun ve yıllara yayılarak yazılan senaryoların yetersizliği senarist ve yönetmenlerin yaptıkları işin niteliğine olan bakış açılarını da sorgulatır nitelikte. En son ayak da ön jüri. Onlardan çokça film vardı da biz mi seçmedik cevapları almak, diğer elenen filmler hakkında karanlık bir yan bırakıyor hep. Ne kadar kötü olabilirler ki? Çünkü yarışan filmler için dediğimiz en iyi şey fena değil oluyor genelde. Bakanlık desteği ve kendine güveniyle film çekmeye soyunan yönetmen bir de ön jüriden geçer not alınca yaptığı ya da yapması gereken sinemanın bu olduğuna inanıyor. Ve ortalık festival filmi bu olmalıdır şeklinde filmlerle doluyor. Öyle ki bu yapı bizi de etkiliyor ve filmleri festival filmi ya da değil gibi ifadelerle nitelemeye başlıyoruz. Gelelim ön jüri dediğimiz yapıya. Festivallerin danışma kurullarındaki danışmanların genelde ön jürilik yapması da ele alınması gereken bir konu. Bu her sene aynı kişilerin güdümündeki filmlerin yarışmasına olanak tanıyor, yani festivali yapanların fikri tüm festivale yayılmış gibi oluyor. Oysa ki her yıl değişmeli ve başka fikirlerin de festivalde yer bulunması sağlanmalı…

Festival sonuçlarına ilişkin çok fazla şey söylemek istemiyorum. Ama galiba şu duruma açıklık getirmek gerekiyor. En çok konuşulanlardan biri de SİYAD ödülü oldu sanırım bu yıl. SİYAD ödülü her festivalde üç SİYAD üyesinin jürilik yapmasıyla belirlenir. Yani üyelerin tamamiyle katıldığı bir oylama olmuyor. Birkaç kişiden duyduğum kadarıyla SİYAD’ın bu oylama sistemi pek bilinmiyor. Bu yıl Onur Aydın’ın yönettiği Yağmur-Kıyamet Çiçeği’ne gitti SİYAD ödülü. Duyarlılıkla verilmeye çalışılmış bir ödül ama filmin aynı ölçüde duyarlılık gösterdiğini söyleyemeyiz. Kazım Koyuncu filmi çekiliyor dendiğinde çok sevinmiştim gerçekten de. Sadece ona adanmış bir film gibi gelmişti. Hayatı, müziği, mücadelesi zaten ona adanmış bir film yapılmasına çok müsaitti. Ama Aydın birçok konuyu harmanlamış ve oradan Koyuncu’ya ulaşmaya çalışmış. Birçok dram içeren konu aynı potada buluşur elbette ama Koyuncu’yla bir fark yaratmaya çalışmış Aydın. Özellikle Koyuncu’nun bölümlerinden bir Sonbahar filmi tadı aldım ki birçok insana da benzer şeyler hissettiğine eminim. Gürül gürül bir doğanın içinde eriyip giden bir beden… Benzer sebeplerle baba ocağına dönüş ve biten bir yaşam algısı. Diğer hikayelerle beraber ağır dram içeren bir film nedense beni ve birçok insanı sarmadı, rahatsız etti. Duyarlılık halini samimi bulamadım açıkçası. Ama üç arkadaşımızın tercihi de bu oldu.

Festival filmleri artık şöyle bir algı da yaratır oldu biz de. Film çekmek parmak şaklatmak kadar kolay. Bunu hep söylüyorum zaten alıp bi kamera yollara düşsek bizim de nurtopu gibi filmimiz olur yani. Murat Düzgünoğlu’nun filmi Neden Tarkovski Olamıyorum da karakterine söylettiği gibi. Duyarlı bir konu, iç hezeyanlar, sabit bakışlar, küçük ölçekli bir hikaye festivallerde gözde bir yönetmen olmanıza yarıyor. Yani bir festival filmim olsun yüz milyar borcum olsun kafası sarmış herkesi… O yüzden biz de dahil olmak üzere ana akım filmlere damgayı vuruyoruz ama o festival filmi değil ki!

Oysa arka planda başka bir akış var. Hep söylediğim şey milyarca liralık festival bütçeleri yarışan filmlerin emrine amade. Aslında her şey ulusal yarışmadaki filmler için. Uluslar arası yarışma, yabancı filmler, kısalar hepsi yan unsur… Hal böyle olunca oluşan algı da kendiliğinden çatlıyor. Minimal filmlerle hallolacaksa bu işler arka planda yaratılan onca büyük organizasyona ne gerek var. Küçük küçük takılalım, sakin olalım…

Bu sene tesadüf olabilir ama hiç Kürt filmi olmaması da bir ayrıntı oldu benim için… Fazla sorgulamaya gerek yok elbette bu da bir anekdot olsun istedim. Bir de festivalden rol çalmaya çalışan bir yazar, sunucu vardı ki popüler kültürün karşısında hiçbir şey duramaz dedirtti adeta bana! O da adeta kendi festivalini yaşıyor gibiydi! Festivallerin, yönetmenlerin, bakanlıkta ödenek çıkartan ekiplerin, yönetmenlerin, ön jürilerin, jürilerin, artık ayan beyan dirsek teması olan sektörün sinemanın iyiliği adına bir şey yapması gerekiyor diye düşünüyorum. Kendim için bir şey istiyorsam namerdim yeter ki sinema kazansın!

Serdar Akbıyık
1967 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyal Antropoloji Bölümü'nü bitirdi. Erol Simavi Vakfı Gazetecilik Bursu'nu kazanıp iki yıllık eğitimden sonra Hürriyet Gazetesi'nde istihbarat muhabiri olarak mesleğe başladı. 1992 yılında Hürriyet Yazıişleri'ne geçti. 1993'te Spor Gazetesi'ni kuran grupta yer aldı. 1996'da Hürriyet Yazıişleri'ne döndü. 1999'da Star Gazetesi kuruluşunda bulunmak için Hürriyet'ten ayrıldı. 2000-2001 yıllarında Almanya'da Star Gazetesi'ni çıkaran grupta Yazıişleri Müdürlüğü yaptı. 2002'de Türkiye'ye dönüp Star Grubu'na bağlı olan ve yeniden yayımlanan Hayat Dergisi'nde görev aldı. Hayat Dergisi'nde ve Star Gazetesi'nde sinema eleştirmenliği yaptı. 2004 yılında Star Gazetesi Yazıişleri Koordinatörlüğü görevine getirildi. Halen Star Gazetesi İnternet Yayın Müdürlüğü ve sinema eleştirmenliğini sürdürmektedir. Star Gazetesi, Kral Müzik Dergisi ve internette çıkardığı Cinedergi'de sinema yazıları yayımlanmaktadır. 2007 yılında "Türk Sineması'nı Yönetenler" adlı yönetmenlerle yaptığı röportajları kapsayan bir kitap çıkardı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.