Açılış sekansından bir filmin kime ait olduğunu anlayabileceğiniz yönetmenler hangileridir diye sorulsa, akla gelecek ilk isimlerden biri şüphesiz Wes Anderson olur.

Sarı ve tonlarının ağırlıklı olduğu pastel renkler, göz alıcı detaylarla dolu dekorların bulunduğu sahneler, her yerde karşılaşamayacağınız türden karakterler ve enfes müzikler… En kaba haliyle Anderson formülü olarak adlandırabileceğimiz bu anlatım dili ve sinema tarzı sayesinde, Wes Anderson’ın filmlerini tanımamanız neredeyse imkânsız hale gelir… Bunlara rağmen tanıyamazsanız da üzülmeyin; çünkü yönetmen simetri hastalığı ile kendisini ele verecektir!

Amerikan bağımsız sinemasının son yıllarda yetiştirdiği en önemli yeteneklerden biri olan Wes Anderson, ilk uzun metraj filmini çektiği 1996 yılından bu yana, sürekli çıtasını yükselten bir sinema dili geliştirdi. Hemen her filminde, gerçek hayatın içinden durumları, masalsı bir tarzla harmanlayarak sunan yönetmen, daha ilk dakikalarından itibaren sizi adeta Wes’in harikalar diyarına davet ediyor. Ancak O’nun bu kendine özgü stilinden çok daha değerli bir özelliği var ki; filmlerinde anlattığı olumsuz durumların içinde mutlaka bir umut barındırıyor olması… Siz, pastel renklerle, müthiş detaylarla bezeli dekorları ve sahneleri dakikalarca inceleme isteğinizle uğraşadurun; O sizi mizah anlayışı ile büyülemeye, müzikleri, tuhaf karakterleri ve onlar arasında geçen diyaloglarla tebessüm ettirmeye devam eder.

Wes Anderson sinemasını, hiçbir zaman gişede rekorlar kırmak, sizi kahkahalara boğmak ya da ağlatmak için yapmaz. Filmlerinde mutlaka -kendi geçmişi sebebiyle- aile kavramıyla uğraşır ama bundan asla ağır bir dram yaratmaz. Neredeyse bütün başkarakterleri –yine kendisi gibi- baba figürüyle arası iyi olmayanlardan oluşur ama bu durum onların üzerine sadece gereğinden fazla olgunluk yükler, o kadar… Sürekli aynı oyuncularla çalışması ayrı bir alışkanlık sebebidir; Bill Murray, Owen Wilson, Jason Schwartzman ve daha pek çok oyuncu adeta bizden biri haline gelmiştir… Hikâyesi çok sıradan bile olsa, her detayı zekice işlenmiş senaryoları ve karakterlerinin tuhaflığı ile gülümsemekten hiç vazgeçirmez Wes Anderson. Ve Elbette müzikleri… Her filminin soundtrack albümü yıllarca saklanılası ve defalarca dinlenilesi hissi veren eserlerden oluşur. Tüm bu sebeplerledir ki, Wes Anderson filmlerinin üzerinizde bıraktığı huzur ve mutluluk duygusu kaçınılmaz olur.

Martin Scorsese’nin, Rushmore’dan sonra varisi ilan ettiği yönetmen, her filmiyle çıtasını yukarıya taşıyarak Scorsese’yi haklı çıkardığı gibi, özellikle son dönemlerde sinemanın neden yedinci sanat olduğunun kanlı canlı bir örneği haline geldi.

Bottle Rocket, Rushmore, The Royal Tenenbaums, The Life Aquatic With Steve Zissou, The Darjeeling Limited, Fanstastic Mr. Fox ve son olarak Moonrise Kingdom ile gönüllerde taht kuran Anderson’ın yeni çıkan filmi The Grand Budapest Hotel’i fırsat bilip filmografisine biraz göz atalım…

Bottle Rocket

Wes Anderson’ın 15 dakikalık kısa metrajının genişletilmiş hali olan Bottle Rocket, yönetmenin ilk uzun metrajı. Karakterleri ve mizahi üslubuyla Anderson’ın kendisine özgü stilinin sinyallerini bulabileceğiniz film, biri akıl hastanesinden yeni çıkmış olan iki arkadaşın, hayattaki amaçlarını ve yollarını bulamamaları sebebiyle soygun yapmaya başlamasını ve başlarından geçen komik olayları anlatıyor. Aile ile ilgili göndermesi bol olan film, yol filmlerini sevenler için de iyi bir seyirlik…

Rushmore

Türkçeye, Çılgın Liseliler gibi abuk denebilecek bir isimle çevrilen Rushmore, Wes Anderson’ın ikinci uzun metraj filmi. Bottle Rocket’da ailesiyle problemler yaşayan karakterleri işleyen yönetmenin bu filmdeki başkarakteri Max Ficher ise, baba figürüyle olan sıkıntısının ilk örneği oluyor. Hatta yönetmenin daha önce bahsettiğim tuhaf, fazlaca olgun ve çokbilmiş karakterlerinden biri Max. Wes Anderson ile Rushmore’un arasındaki ilginç bağ ise filmin çekildiği lisenin, yönetmenin de okulu ve yine Fischer gibi Anderson’ın da okulun tiyatrosunda oyunlar sergilemiş olmasından geliyor. Anderson sinemasının mihenk taşları arasında sayılabilecek Rushmore, Wes’i tanımak için de büyük bir fırsat sunuyor…

The Royal Tenenbaums

Wes Anderson’ın filmlerinin, geçmişiyle en sıkı bağlara sahip olanlarından ilki Rushmore ise ikincisi de daha sonra çektiği The Royal Tenenbaums’dur. Annesi ve babası henüz 8 yaşındayken boşanan Anderson, The Royal Tenenbaum’da, kendi ailesi gibi üç çocuklu bir anne babanın boşanmasına değinir ve sorunlu/sorumsuz baba figürünü işlemeye devam eder. Wes Anderson’ın karakter yapıları ve sanat yönetimi ile tarzına iyiden iyiye yaklaşmaya başladığı film, senaryosuyla Oscar’a da aday oldu.

The Life Aquatic With Steve Zissou

Ve işte yine sorunlu bir baba karakteri daha… Wes Anderson’ın baba-oğul ilişkisini o alışageldiğimiz mizahi öğelerle dolu hikâyeleri üzerinden anlattığı belgesel tadındaki bu filmi, okyanus bilimci Steve Zissou’nun, arkadaşını bir köpekbalığının yemesinin ardından denize dönmeye karar vermesi ve bunun üzerine gelişen olayları konu alıyor. Özellikle su altı çekimleri ile fantastik bir maceraya dönüşen film, Bill Murray ve Owen Wilson arasında geçen absürt diyaloglarıyla seyircisini bu kez tebessümün de ötesine götürüyor.

The Darjeeling Limited

Wes Anderson’ın sorunlu ebeveynlere sahip karakterler çizmekten vazgeçmeyeceğinin bir kanıtı daha olan The Darjeeling Limited, Owen Wilson, Adrien Brody, Jason Schwartzman’ın birbiriyle bağları zayıf üç kardeşi canlandırdığı müthiş yol filmi… Babalarının ölümünden sonra aralarını düzeltmek üzere Hindistan’a doğru yola çıkan kardeşlerin başına gelenleri anlatan ve her detayıyla Wes Anderson imzası taşıdığını belli eden bu keyifli filmi izledikten sonra tren yolculuğuna çıkma isteğiyle dolmanız olası! Benden söylemesi…

Fantastic Mr. Fox

Roald Dahl’ın aynı adlı eserinden uyarlanan film, Wes Anderson’ın ilk animasyon filmi ve kanaatime göre o zamana dek çektiği en eğlenceli olanı… Tarzı ve sinemasal anlatımıyla buram buram Wes Anderson kokan Fantastic Mr. Fox, Wes Anderson’ın ne yaparsa başarılı olacağının da bir kanıtı!

Moonrise Kingdom

The Grand Budapest Hotel’i izleyene kadar Moonrise Kingdom’ın, Wes Anderson’ın en iyi filmi olduğunu düşünüyordum ama son filminden sonra pabucunu dama attığımı itiraf etmeliyim. Yine de sarı ağırlıklı renk tonlarıyla huzuru, hikayesiyle mutluluğu, başroldeki iki karakteri ve başlarına gelenlerle tebessümü garantileyen bir film Moonrise Kingdom. Aşkın bu denli naif anlatıldığı nadir filmlerden biri… Film olarak The Grand Budapest Hotel’i daha çok sevmeme rağmen, karakterler açısından baktığımızda bu filmdeki Sam ve Suzy’nin eşsiz olduğunu söyleyebilirim. Wes Anderson’ın filmlerini unutulmaz kılan da bu zaten, yarattığı müthiş karakterler…

The Grand Budapest Hotel

Moonrise Kingdom’daki anlatıcı tekniğini The Grand Budapest Hotel’de de sürdüren Wes Anderson, filmini Stefan Zweig’ın çalışmalarından esinlenerek oluşturmuş. Zaten bu sebeple film, Avrupa’da yer alan ve ismini Lehlere ait bir votkadan alan hayali Zubrowka şehrinde küçük bir kızın, bir yazarın mezarının yanına gelerek (Stefan Zweig) onun bir kitabını okumasıyla açılıyor. Büyük Budapeşte Oteli’nde concierge görevlisi olarak çalışan Gustave ile bellboy Sıfır Mustafa isimli iki karakterin yaşamlarının, Madame D.’nin ölümü ve kendisiyle yakinen ilgilenen Gustave’a Elma Tutan Çocuk isimli tabloyu miras bırakmasıyla bir anda değişmesini konu alan The Grand Budapest Hotel, görselliği ve dekorlarıyla bir sanat eseri, tam anlamıyla bir başyapıt… Berlin Film Festivali’nde prömiyerini yapan ve Büyük Jüri Ödülü’nü kazanan film, geçtiğimiz haftalarda ülkemizde İstanbul Film Festivali kapsamında gösterildi ve büyük beğeni kazandı. Diğer filmlerini izlemeseniz bile, Moonrise Kingdom ile birlikte bu Wes Anderson şahanesini kaçırmayın derim!

Özetleyecek olursak… Sizleri bilmem ama Wes Anderson filmlerinin bende yarattığı etki muazzamdır… Belki kullandığı renklerden, belki dekorlarından, belki Alexander Desplat imzalı müthiş müziklerinden belki de unutulmaz karakterlerinden… Her karesinde mutluluk gizlenmiş bu filmleri izlemek bile gününüzün güzel geçmesi için yeterli… İyi ki varsın Wes Anderson! İyi ki sinema bu kadar mucizevî bir şey!

 

Başak Bıçak
1987, İzmir doğumlu… Sinemayla olan aşkı henüz ilkokuldayken gittiği Aslan Kral filmiyle başladı. Öylesine sevmişti ki bu filmi, yıllar sonra tekrar izlediğinde kaybettiği bir oyuncağını bulmuş gibi mutlu oldu. Lisede okuduğu Fransız koleji ise her şeyin başlangıcı oldu. Dans tutkusunun sadece halk oyunlarıyla sınırlı olmadığını anlayıp o günden bugüne hep dans etti, bu sayede bir çok ülke gezdi, hala da dans ediyor. Üniversitede Tarih bölümüne girerek yaşam enerjisiyle hiç ilgisi olmayan bir meslek tercih etti. Bir de üzerine Avrupa Tarihi Yüksek Lisansı yaptı ki hayatın ne kadar çekilmez olur görebilsin diye… Bunların üzerine tarihi çok sevdiğini söylemek biraz tuhaf olur sanırım, ama gerçekten seviyor. Üniversitede tarihe gömüldüğü zamanlarda, yüksek lisansta da tezini bitirmeye çalıştığı şu günlerde sinema her zaman onun için kaçış noktası oldu. Bitmek bilmeyen izlenmesi gereken filmler listesiyle uğraşırken tezini ihmal etti ama bu sayede Öteki Sinema’da yazarlığa ilk adımımı attı. Ve sinema yazarlığının onu ifade eden en güzel yollardan biri olduğunu keşfetti. Tarih, dans ve sinema tutkusuna bir de şarap sevgisini ekledi ve sanırım bu gidişle yine bambaşka bir iş yapacak. Hayat onu sürprizleriyle karşılarken, o da tutkularına yenilerini eklemeye kararlı…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.