Bu hafta vizyona giren İtirazım Var filminin yönetmeni Onur Ünlü farklı türlerde film yapma sebebi olarak kendi filmlerinin gölgesinde kalmamak olduğunu söyledi…

Geçen yılın en iyi filmi Sen Aydınlatırsın Geceyi hepimizi çok etkilemişti. Yönetmen Onur Ünlü sanki son birkaç filminde bu filmin ayak seslerini duyurmuştu bize. Türk sinemasında fantastik türün en iyi örneği olan Sen Aydınlatırsın Gece’den sonra bu yıl İtirazım Var ile karşımızda ünlü yönetmen. Fantastikten, polisiyeye kayan Ünlü’nün bir imama giydirdiği Sherlock Holmes tarzı gözlem gücü Anadolu’nun Allahı arayan ermişlerinin izlerini taşıyor. Kısacası film Türk sinemasında hem türünün önemli ve nadir örneklerinden hem de aslında toplumun sosyal temellerinin eski renlerinden yararlanıyor… Onur Ünlü’ye filminin şifrelerini sorduk.

Senaryo nasıl başladı?

Bu karakter hakkında ufak ufak hikâyeler vardı kafamda. Oturup hiç bir şey yazmadım ama onu hep gezdirdim kafamda yıllarca. Aç biilaç otururken bir gün “Bir şey yazalım bari belki satarız” dedik. Bu karakterden bahsettim ben onun üzerine konuştuk biraz, sonra toparladım yazdım. 2010’un mart ayı filan olmalı. Çekmeye karar verdikten sonra tekrar bir baktım. Bir süpermen hikâyesi var filmde, o hikâyeyi ekledim, biraz finaline bir şeyler yaptım, öyle bitti.

Türkiye’de gündem çok çabuk değişiyor. Bir filmin yazılma süreci dört, beş yıla yayılıyorsa gündemi kaçırmak çok olası. Fakat bu film tam da gündeme oturuyor. Bunu nasıl başardınız, yenileme sürecinde mi oldu?

Yenileme sürecinde hiç bir şey yapmadım. Şu anda gönderme gibi gördüğünüz şeylerin neredeyse tek kelimesine bile dokunmadım, ilk yazdığım şeyler duruyor. Biz de şaşırdık, hatta paniğe kapıldık “Ne oluyor” diye. Ama demek ki ülke değişmiyor. Bunun üzerine düşünmeliyiz bence nasıl böyle olabiliyor. Gerçekten tuhaf oldu.

Filmin cast’ı çok önemli. Tek başına filmi götürmesi çok da beklenmeyen isimler seçmişsiniz. Cast’ı nasıl hazırladınız?

Serkan’a (Keskin) o da farkında değilken bakıyordum ufak ufak, imam hikâyesini çekersek olur diye. Bir altı ay kadar süzdüm onu öyle. Zaten üç, dört senedir sürekli beraber çalışıyoruz. Sadece iş arkadaşı da değiliz, arkadaşız da aynı zamanda. Çok uygun olacağını düşündüm. Osman’la (Sonant) bir filmde çalışmamıştık hiç. Osman’la bu filmde çalışmak istedim, sağ olsun o da beni kırmadı. Diğer oyuncularla da aynı ekip olmasın başkalarıyla çalışalım bu sefer dedik. Karakterleri düşündük kim olur diye ve hepsi sevdiğim çocuklar, zaten arkadaşlarım birçoğu, hepsinin de yeteneğine çok

güveniyorum. Öyle oluştu cast.

Filmde imamın olayları çözümünde Sherlock Holmes’e bir gönderme var. Sherlock Holmes karakterini bir polise, ya da özel dedektife oturtabilirdiniz, neden bir imam oldu baş karakteriniz?

Sherlock Holmes’dan ziyade 50’lerin sonuna kadar, teknoloji dijitalleşene kadar olan süreçte dedektif karakterinin olaylara yaklaşımında kullandığı yöntemlerin, yüzyıl başındaki Sherlock Holmes’tan çok farkı yok. Aşağı yukarı aynı bilgileri kullanarak gidiyorlar, 70-80 sene aynı şekilde gidiyorlar. Kendi içlerinde bölünürler ama dijital teknoloji olmadığı zaman sadece gözlemlersin, ufak tefek numaralar vardır. Mesela China Town’da bir numara vardır, Jack Nicholson bir saat koyar adamın tekerleğinin altına, araba hareket ettiğinde saat kırılır ve oradan kaçta gittiğini anlar. Sadece Sherlock Holmes değil de özellikle Raymond Chandler’lerin dönemindeki “noir” karakterler daha çok benim kafamdaydı. Hakikati aramanın gerilimiyle ilgili bir çıkış noktası var benim kafamda. Daha önce bir türlü onu yapamadım, bir çeşit sufi dedektif tasarlamıştım. Onun da kafasında kurşun vardı ve kafası gidip geliyordu, bir şeyler hissediyordu, kuvvetli duygular vardı. Hakikatin peşinde olmanın geriliminin bir imama yakışacağını ve hakikatle en dolaysız ilişkinin bir imam üzerinden kurulabileceğini düşündüm. Aslında bir insan hikâyesi, bir sıkışma hikayesi anlatıyorum. Bu adam kasap da, terzi de olabilirdi ama imam olduğu zaman hikmetle bağlantısı “default” olarak oluyor, öyle bir alan yaratıyor bu durum bize. İmam olmasının asıl olarak böyle bir sebebi var.

 

Filmde polisler var, kirli polisler ama kirli oldukları kadar insan tarafları da var. Ama en önemlisi Sırrı Süreyya Önder’in karateri, o bir asker. YAŞ kararlarıyla atılmış ama içki de içtiğini söylüyor o kısımla da çok ilgisi olmadığını söylüyor. İmamla askerin ilişkisine toplumumuzun çerçevesinden baktığımız zaman bambaşka anlamara gelebilir. Böyle bir düşünceniz oldu mu?

Aslında olmadı. Bir dedektifin biraz sert bir tarafı olmalı. Tabiri caizse küfürle bir ilişkisi olmalı, erkeksi tarafının kuvvetli olması, sert bir yerden gelmiş olması gerekiyor. Onun için biz bu adamcağızı İncirlik’te tabur imamı olarak düşündük başta. Askerlerin içinden geliyor ve bu kadar bilenmesi, kafasının içinde başka bir yere doğru gitmesi, özellikle paylaşım meselelerinde ortalama algıdan daha sert şeyler düşünmesi, oradaki Amerikalıların içinde bulunurken yıllar içinde yavaş yavaş durumdan tiksinmeye başlaması ve sonunda böyle bir yere doğru gelmesi… Amerikan askerlerinin içinde buluna buluna Amerikan emperyalizmi dediğimiz şeyi çok yakında müşahede ediyor ve bundan dolayı bir dönüşüm geçirmeye başlıyor. Sırrı Abi’nin oynadığı karakter de oralardan ama daha sonra oradan atılmış, sonra anlıyoruz ki tekerlekli sandalyede oturuyor, bir şey olmuş ona da. O gibi şeyler de biraz boşluk bıraktım. Bunun iki sebebi vardır, bırakırsın çünkü her zaman dedektif hikâyesi tasarladığında bu hikâyenin devam edeceğini düşünürsün, onun için bazı yerleri açmadım. Nereden kaçıyordu da, kaza yaptı da karısını kaybetti. Ben biliyorum ama bunları söylemiyorum. Yavaş yavaş açacağız bunları. Böyle tatlı, gizemli şeyler çalışır hep polisiyede. Acaba diye, okuyucu ya da seyircinin zihnini meşgul eder ki polisiyenin sırlarından biri hikâye boyunca zihnin meşgul edilmesidir, boşluk bırakılmamalıdır okuyucu ya da seyirciye çünkü o zaman düşünür, düşündüğü anda da çözer. Sadece o sırada onunla ilgilenmeli ve detaylarla kafası karıştırılmalı. Bu temel kuraldır.

Senaryoyu bu kadar bağlarsanız ikincisinin gelme mecburiyeti olur.

Düşünmüyor değiliz aslında. Selman Bulut’u aşık etmeyi düşünüyorum ikinci hikayede. Zil zurna aşık olsun bakalım ne olur? Düşünüyorum bir şeyler, çok şapşal durumlara düşecektir aşık olduğunda, bakalım ne yapacak?

Türk sinemasında çok da öncülü olmayan filmleri ve türleri ısrarla çekiyorsunuz. Sen Aydınlatırsın Geceyi bence kariyerinizin en önemli filmidir, özellikle o türün olgunlaşmış son hali. Bu türü devam ettirecek misiniz, biraz iddialı olacak ama bu tür sizinle başlayan sizinle biten bir tür olacak Türk sinemasında. Polisiye de üçüncü filminiz. Nasıl gidecek bundan sonra yolunuz?

Bir film yapıp kendi yaptığınız filmin büyüsüne kapılabilirsiniz. Ben daha önce de o tuzağa düşebilirdim ama en çok Sen Aydınlatırsın Geceyi de düşebilirdim. Bir tane daha onun gibi film yapmak rüyasıyla, hayaliyle yıllarımı geçirip hiç bir şey yapmadan durabilirdim. Oysa bundan farklı olarak bir seyirci olarak sinemayı sevmek özellikle B tipi filmleri sevmek… B tipi sinemayı seviyorum ve çok değerli buluyorum orada çok inciler saklı. Bir oyunculuk var sadece o filmde var gibi insanı dehşete düşüren, zevkten kendinden geçiren bir alan orası. O alana dair bir şeyler de yapmak istiyorum. Bir bu klasik “noir hardboiled” denen şeyler var kafamda, bir de 60’ların Yeşilçam kara filmleri vardı bu filmi yaparken. Onları çok seyrettim, özel olarak araştırdım. Onları çok seviyorum ve sevdiğim için biraz da kendimle ilgili bir meselenin devamı olarak, bir yere takılıp kalmamak adına yapmak istedim bu filmi. Sen Aydınlatırsın Geceyi’yi yaptıktan sonra ondan daha iyi bir film yapmaya çalışmak insanı bitirir. Bu nefsiyle açmaza götürebilir insanı. Sinema tarihinde yakın dönemde de bunun örneklerini görüyoruz. Böyle riskler var. Ve iki türlü yönetmen var genel olarak. Bir grup yönetmen bir film yapıyor sonra aynı türde derinleşiyor, bir grup yönetmen de benim gibi bir film yapıyor sonra tamamen başka bir film yapıyor, sonra tekrar tamamen başka bir şey yapıyor. Ben bu ikinci türde yönetmenim. Birisi öbüründen daha iyi ya da daha kötü değil. Bunlar tercihle ilgili. Hantallaşmamak istiyorum, benzer filmleri yapmak benim tabiatıma uygun değil. Sıkılırım ben.

Türk sinemasına baktığımız zaman kendisine ait bir dili yok. Nuri Bilge Ceylan, Semih Kaplanoğlu’nun kendi tarzlarında bir sinemaları var, bağımsız sinema. Gişe filmleri var Recep İvedikler, çok gişe yapan filmler. Fakat bunlar da bizim sinemamızı ifade etmiyor. Hem kaliteli, hem gişe yapabilen, izleyici ile buluşabilen film üretmek bizim ihtiyacımız olan. Sizin yaptığınız filmler buraya uyuyor ama bir üçüncü, dördüncü yönetmen araya sıkıştıramıyoruz. Bunları düşünüyor musunuz? Bir yönetmen bunları düşünür mü yoksa bir yönetmen ilk önce kendine mi odaklanır?

Zaman zaman dışarı çıkıp, dışarıdan bakıp böyle şeyler düşündüğü olur yönetmenin. Kendisinin bu hengamede aşağı yukarı nereye denk geldiğini düşünebilir ama bununla ilgili misyonvari bir çabaya girmez, girmek istemez. Kimse böyle bir şey almak istemez üzerine çünkü kendi kendini bağlarsın o zaman. Zaten benim kendimle ilgili bir şey söylemem doğru değil, bir şeyler düşünürsün sadece, üzerinden zaman geçtikten sonra bu işin uzmanları, sizler sinema yazarları, sinema tarihçileri dönüp bakacaklar, “Şu şuydu, bu buydu” diyecekler. Ben böyle filmler yapayım diye bir şey düşünmüyorum. Böyle bir boşluk var bunun üzerine gideyim diye düşünmezsiniz. Dün bir panel vardı, Mahmut Fazıl Coşkun, Murat Saraçoğlu üçümüz konuştuk. Fazıl güzel bir şey söyledi “O biraz ülkenin ruhunu kavramakla ilgili” dedi. Yani ortak bir ruh yok, ortak ruhu arıyoruz biz, İran sinemasında o ruh vardır, ülke sinemalarında vardır. 70 öncesi Alman sinemasında mesela vardır, daha önce İtalyan sinemasında vardır. Belli bir ruh durumu yok bizde, o ruh araştırılmıyor, ne olup bittiğine bakılmıyor, herkes biraz fazla kendi aleminde. Ama bu da kötü bir şey değildir. Orada da söyledim, ben Polis filmini yaptığımda 16 film yapılıyordu Türkiye’de, geçen sene vizyona giren 83 film vardı, girmeyenlerle berareber 100 film ediyor. Beş, altı sene de oldu bu ve şu an ortalık biraz karışık, biraz toz duman durumu var. Ama bu kötü bir şey değil, yapanlar yapmaya devam edecek bir grup arkadaşımız maalesef çeşitli sebeplerden dolayı elenip gidecekler kalan sağlar bizim olacak ve oradan yeni bir şey çıkacak. Ama bence yeni bir dönemin karmaşası, o yaratıcı sancısı, o tuhaf ne olduğu anlaşılmaz şey var. O geçtikten sonra bu dönem olgunluk eserlerini vermeye başlayacak ama şimdi bir karmaşa var.

80 öncesinde Türk sinemasında yönetmenler ve filmlerde siyasi olarak keskin bir bölünme olduğunu görüyoruz, aynı şeyi şimdi de görüyoruz. Herkesin siyasi tavır aldığı bir dönemdeyiz, bunun sinemaya yansımasını nasıl görüyorsunuz? Ben baktığımda sinemamızda özellikle siyasete bakmama çabası görüyorum. Siz nasıl görüyorsunuz?

Çok öyle görmüyorum ama bir yandan da haklısınız. Özellikle siyasi film yapan arkadaşlarımız da var. Net bir şekilde tavrını koyup bunu yapan tek tük olsa insanlar var. Belki bu son film biraz politik, belki Celal Tan öyleydi. Demek ki şöyle bir şey oldu ortalıkta bulunan ruh halinden etkilendim ve yarattığım karakteri bu tarafa doğru götürdüm, çok da bilmeden ama yaptığım şeyi elbette bilerek ve tercih ederek, tercih etmeden politik film yapamazsınız. Ben bunu düşündüm böyle bir tarafı olan, sosyal olanla, sosyolojik olanla daha fazla ilgili olan, hatta direkt onunla ilgili olan bir film yapmalıyım diye düşünürdüm. Ve bu filmde konjonktür olarak da benim şahsi konjonktürüme, ülkenin durumuna denk geldi böyle bir şeyi yaptık ama bir sonrasında yine böyle bir şeyi yapar mıyım bilmiyorum. Bir sonrası için düşündüğüm film gerçekten şu anda mevzuyla ilgisi yok. Ama bir sonrakinde tekrar dönülebilir. Bu gezi hadisesinden sonra bu politize olmuş toplumun içinde doğal olarak politize olan yönetmenler yavaş yavaş bu göndermeleri artıracaklar ve tırnak içinde daha sert bir yere doğru gidecek filmler çıkacak, olmak zorunda.

Filminiz vizyona girecek, festivalde de gösterilecek. Festivallerde sevilen bir tarzınız var. Festivallerin bu filmlerin seyredilmesine yararı olduğunu düşünüyor musunuz?

Oluyor. Seyredilmesine de yararı oluyor, konuşulmasına, görülmesine, dikkat çekilmesine yararı oluyor. Festivaller bir yanıyla bunun için varlar, özellikle yarışma kısımları. Yeni filmler özellikle bir yarışmaya katıldığı zaman faydasını görüyorsunuz çünkü bir film yaptığınızda onun seyredilmesini istersiniz. Onun için festivalleri olumlu buluyorum ama yarışma “Sen kazandın, ben kazandım” başka mevzular. Zaten baktığın zaman 10-15 kişiyiz, bir birimiz kazanıyor, bir öbürümüz kazanıyor.

Türkiye’de İstanbul dışında sadece büyük şirketlerin sinema salonları var, onların tercihleri bu kentleri daha fazla etkiliyor. Onların bağımsız filmlere erişmeleri mümkün olmuyor bu yüzden. Durum böyleyken filmlerinizin Anadolu’da pilot seçilecek üniversitelerde gösterilmesi fikrine nasıl bakarsınız?

Olur tabii, böyle şeylere her zaman açığım. Hatta biz galamızı Mimar Sinan Üniversitesi’nin Sinema Televizyon Enstitüsü binasında yaptık. Sonra benim önceki filmlerimin DVD’leri çıkmamıştı, hocalarımız istediler, çocuklar görmek istiyor dediler, buraya arşive verir misin dediler. Önümüzdeki hafta göndereceğim, her yere gönderebilirim. Muş’tan Mardin’e oradan Trabzon’a geçen sene dolaştık, 30’a yakın vilayet gezdik. Yine gezebiliriz, yine verebilirim.

18 artı aldı filminiz. Filmlerde içki, sigara, şiddet varsa 18 artı alıyor. Hayatta bunların hepsi var, hayat sinemanın yansımasıysa bunları yapmak zorundasınız. Sadece 18 artı açısından değil, 18 artıya yol açan değerlendirmeler açısından ne diyeceksiniz?

Ben devletin pılını pırtısını, eteğini toplayıp sinemadan tamamen elini çekmesini, derhal 10 dakika içinde terkedip gitmesini istiyorum. Hiç bir şekilde, hiç bir kurumuyla asla işin içinde olmamalı. Özellikle alan oluşturulmalı devlet bu alana sinema gelirlerinden mi nereden ayarlayacaksa bir para ayırmalı, hiç bir şekilde ağzını açmamalı, dönüp bakmamalı, devlet sinema izlemese de olur. Devlet zaten sinema izlemesin. Hiç bulaşmasın. Hiç bir konuda en ufak sansürü, bir denetlemeyi, bir dönüp bakmayı bile kabul etmiyorum. O konuda çok netim. Bundan önce de aynı şeyi düşünüyordum. Devlet sinemadan, sanattan, sivil alandan elini çeksin, gitsin artık. Biz ayarlarız. Sakin olsun. Bize bıraksın çünkü ona kalan şeylerin ne hale geldiğini görüyoruz. Bir şey devlete kalıyorsa ondan ümidi keseceksin. Eğitimden tıbbına, gastronomiden astronomiye devletin bulaştığı her şey çürür.

1967 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyal Antropoloji Bölümü'nü bitirdi. Erol Simavi Vakfı Gazetecilik Bursu'nu kazanıp iki yıllık eğitimden sonra Hürriyet Gazetesi'nde istihbarat muhabiri olarak mesleğe başladı. 1992 yılında Hürriyet Yazıişleri'ne geçti. 1993'te Spor Gazetesi'ni kuran grupta yer aldı. 1996'da Hürriyet Yazıişleri'ne döndü. 1999'da Star Gazetesi kuruluşunda bulunmak için Hürriyet'ten ayrıldı. 2000-2001 yıllarında Almanya'da Star Gazetesi'ni çıkaran grupta Yazıişleri Müdürlüğü yaptı. 2002'de Türkiye'ye dönüp Star Grubu'na bağlı olan ve yeniden yayımlanan Hayat Dergisi'nde görev aldı. Hayat Dergisi'nde ve Star Gazetesi'nde sinema eleştirmenliği yaptı. 2004 yılında Star Gazetesi Yazıişleri Koordinatörlüğü görevine getirildi. Halen Star Gazetesi İnternet Yayın Müdürlüğü ve sinema eleştirmenliğini sürdürmektedir. Star Gazetesi, Kral Müzik Dergisi ve internette çıkardığı Cinedergi'de sinema yazıları yayımlanmaktadır. 2007 yılında "Türk Sineması'nı Yönetenler" adlı yönetmenlerle yaptığı röportajları kapsayan bir kitap çıkardı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here