Ahmet Küçükkayalı Gecenin Kanatları filminin senaristi ve sürekli senaryolar yazan birisi. Bensiz yönetmenin İçerideki adlı vizyona girmeyen filmini saymazsak ilk uzun metrajı. Bensiz ile felçli bir adamın iç dünyasına ve insanların onu algılayışına odaklanıyor. Küçükkayalı ile Bensiz’i ve sinemayı konuştuk. İyi okumalar…

Banu Bozdemir

Bensiz aslında vizyonda girecek ilk filminiz ama daha önce çektiğiniz ve vizyona girmeyen bir filminiz de var, hatta bildiğim kadarıyla başka bir film daha çekiyorsunuz bu arada? İlk filmin kaderini ve çoklu çalışma sisteminizi anlatabilir misiniz?

Çoklu bir çalışma sistemi oluşturmak veya böyle bir yapı içinde yer almak sadece Bensiz sinema filmimin post çalışması sürecinde geçerliydi. Kurgu yönetmeni ve ses tasarımcısına daha özgür bir çalışma alanı oluşturmak ve filmimden biraz olsun uzaklaşıp sonrasında dışardan bir gözle bakma imkanı yaratmak için AŞI adlı sinema filmimin çekimlerine vakit ayırdım. AŞI’nın, yapı itibariyle bir kaç periyotta çekimlerini gerçekleşme imkanı sağlayan bir proje olması, bu duruma temeldi. Aksi takdirde tek bir projeye odaklanmak ve bütün enerjinin o projeye harcanması gerekliliğine inanan bir yönetmenim. Sinemanın hafife alınacak kolay görülecek tarafı asla yoktur, bedeli ağır olabilir.

Bensiz sinema film nasıl ortaya çıktı, felç olan insanların filmleri çok etkileyicidir ve sinemanın da kullandığı alanlardan biridir? Siz nasıl karar verdiniz böyle zor bir kararı?

Bu sorunun başlangıcında Bensiz Sinema Filmi senaryosunu neden yazdığım düşüncesi var ki; bir şeylerden etkilenip bilinçaltımda saklanan ve sonrasında bir gün ortaya çıkan durumların bütünü olsa gerek. Çünkü senaryolarımda hayatımın içinde olan durumlar veya karakterlerden yola çıkılarak oluşturulan somut bir durum yok. Hayal edip karakterleri ete kemiğe büründürüp kimlik katmaya ve onları bir olaylar örgüsüne dahil etmeye çalışıyorum. Hiç bir sinema senaryomda şöyle bir konuda şöyle bir şey yazmalıyım diye başladığımı hatırlamıyorum. Kalemi elime aldığımda kalemin ilk kağıtla buluştuğu anla birlikte başlayan bir keşif yolculuğu her bir senaryo süreci benim için. Neden bu filmi yapımcı ve yönetmen olarak çekmek istediğime gelince; zor bir proje olduğu için cesaret edebilecek bir yönetmen ve yapımcı bulamadığım için olsa gerek. Her zaman yazı tarafında kalmak istemişimdir oysa.
Bensiz filmimin, diğer felçli karakterleri konu alan sinema filmlerinden büyük ölçüde ayrılan yönleri var. Diğer filmlerde felçli karakterlerin duyguları, iç veya dış ses veya diyaloglarıyla verilmeye çalışılmaktadır. Bizim filmimizde ise bunlar yok, tamamen felçli olan yarı bitkisel hayatta olan karakterim hiç bir şekilde konuşmuyor. Bu durumun içinde ana karakteri filmin merkezinde tutmak kolay bir şey değil. Üstelik filmimizin türü kara mizah. Felçli karakterin çevresinde gelişen mizahi durumların, dramatik bir yapıya sahip bir filmde kullanıldığını görmedim. Bu çok tehlikeli bir durum felçli bir insan üzerinden ve çevresinde gelişen olayların içinde mizah yapmak. İğreti edici bir durum oluşturabilirdi, felçlilerle dalga geçildiği düşünülebilirdi. Filmimde böyle bir olaya sebebiyet vermeden anlatımı başarabildiğime inanıyorum.

Sizinle beraber oyuncunuz Metin Akdülger de zor bir karar vermiş ve rolü için 17 kilo vermiş. Onu nasıl ikna ettiniz, sonuçta ilk filmini çeken bir yönetmen olduğunuzu varsayarsak…

Çevremdeki insanlar Metin’in omzuna kadar sarı saçlı ve kaslı yakışıklı eski halini görünce ve onlara Metin’in film için 17 kilo verdiğini söylediğimde onların tepkisi; saçlarını nasıl kazıtmayı kabul etti oluyor. Tamda filmimi bu düşünce yapısına sahip insanlar için yapmaktayım aslında. Çünkü görüntüden öte insan ruhuna inanan biriyim, saçının rengi değil veya kaç kilo verdiği değil önemli olan kişinin ne kadar güçlü bir ruhu olduğudur. Metin ile bir Alman yapımı bir filmin setinde yardımcı yönetmenlik yaparken tanıştığım ilk anda onun diğer bir çok insandan ve oyuncudan farklı olduğunu hissettim. Onun, bir ruhu olduğunu sanarak etrafta gezinen binlerce insan ve oyuncudan daha önemli bir tarafı vardı; onun gerçekten bir ruhu vardı. O sebeple ilk günden itibaren Metin’e güvendim inandım. Sadece kilo vermesi değil, Metin’in aylarca spor salonlarında ve amatör futbol takımlarında fizik kondisyon çalışması, oyuncu koçu Merve Hanım eşliğinde saatlerce trans halinde bir felçli gibi hareketsiz kalarak role hazırlanması, filmde 2 ton soğuk suyun içinde rol yapma çabası ve tamamen çıplak olan sahnelerde büyük bir cesaret örneği göstererek rol alması gibi bir çok şey yaptı Metin. O benim bu filmdeki en büyük şansımdı. İlk filmini çeken bir yönetmen olarak neden beni seçti ve böyle ağır zor bir rolü üstlendiğini ise Metin’e sormalısınız bu sorunun cevabını ben veremem. Ama insanları ruhlarının benzerliğinin bir araya getirdiğine inanırım.

Sonuçta Metin Akdülger film çekilirken çok bilinen bir oyuncu değildi ve kendisini oyunculuk sınırları konusunda riske atmış diyebilir miyiz? Ya da başrolünde yer aldığı filmden dolayı iyi bir çıkış yapacağını düşünmüş olabilir mi?

Bir yönetmen olarak değil de hayatın içinde bir insan olarak şunu söyleyebilirim ki her ne olursa olsun içinde bulunduğum bir duruma ortak edeceğim insanın üzerine alacağı riski mümkün olduğunca bertaraf edecek şartları oluşturmaya çalışırım. Metin’in bu rolün üstesinden geleceğine en küçük bir inançsızlığım olsaydı onu bu riske dahil etmezdim. Yapımcı kimliğimle Metin’in çalışma koşullarını iyileştirmeye çalıştım. O dönemde Brodwayden Türkiye’ye yeni dönen çok iyi bir oyuncu koçuyla çalışmasını sağladık, antrenmanlara çıkacağı futbol takımından felçli hastaları inceleyip birlikte vakit geçirebileceği rehabilitasyon merkezlerine, uzman diyetisyenlerden İngiltere’den özel gelen plastik makyaj malzemeleri ve profesyonel makyözlere kadar ve hatta rahat bir çekim ortamı oluşturmak adına şehirde değil de Adada daha huzurlu bir ortama seti kurmaya kadar bütün imkanlarımızı kullandık. Metin’in rolü için göze aldıkları her oyuncunun kabul edeceği bir durum değil, şahsen benim Türkiye’de tanıdığım bir oyuncu yok. Ama dilerim olur, insan olarak sevdiğim ve oyunculuğuna çok büyük saygı duyduğum Metin’in dışında başka oyuncularla da çalışmayı dilerim. Oyuncu olarak Metin görevini yerine layığıyla getirdi, ama en önemlisi Türkiye’de ki film festivalleri ne kadar görevini yerine getirip filmimizi bir noktaya koyabilir ve Metin’i ödüllendirir bu konuda şüpheliyim.

Film festivalleri hakkında düşünceniz nedir bu noktada?

İnsanlar Metin’in omzuna kadar sarı saçlı halini görünce, onlara Metin’in film için 17 kilo verdiğini söylediğimde tepkileri; saçlarını nasıl kazıtmayı kabul etti oluyor ya bence Türkiye’de ki film festivalleri düzenleyicileri de bu insanlar topluluğundan farksız. Yada Expery’nin Küçük Prens romanındaki bir fili yutan boğa yılanına o bir şapka yorumu yapmaları gibi içsellikten ve samimiyetten uzak, ön görüleri yok. Birçok kişiyi bu yorum rahatsız edebilir, ama birinin kral çıplak demesi gerek. Zaten sektördeki çoğunluğun bildiği söyleyemediği bir durum…

Filminiz de etkili bir sahne var. Necip’in fiziksel durumuyla hesaplaştığı, kendi girdabından çıkmak için çabaladı bir sahne. Onun kurgusunu nasıl yaptınız. Bir de teknik olarak başarıyla oluşturulmuş bir mekan, o süreci anlatır mısınız?

Tamamen felçli olan bir adamın hikayesinin anlattığınızı düşünün; film boyunca hiç konuşmayan, iç ses veya dış sesle klasikleşen klişeleşen bir yapının içinde olmayan bir adamın duygularını iç dünyasını nasıl anlatabilirdiniz. Tamamen felçli olan bir insan duyuyor görüyor ama çevresinde gelişen durumlara tepki veremiyorsa ancak bunu kendi bedeninin içinden derisini yırtarak dışarı çıkma çabasında olan bir başka benle yapabilirdi. Çevresinde gelişen olumlu olumsuz olaylara etki ve tepkilerini bu şekilde dile getirmeye çalıştık. Anne karnında bir embriyo gibi bedeninin içinde yeniden bir doğuşun şekillendiği bir dünya yarattık. Her ne kadar kapalı bir alan dış dünyanın etkilerinden insanı koruyor gibi gözükse de bir süre sonra insan egoları güvenli alana etki etmeye başlıyor. Ve Necip bir varoluş çabasında, dış dünyaya ve insanların kendisine yüklediklerine karşı kendi içinde başlayan sonrasında dışarı taşan bir mücadeleye girişiyor.

Film tek mekanda ve çoğunlukla Necip’in üzerinden gidiyor. Bu ikisi zorladı mı sizi?

Bu ilk film olarak her yönetmen için çok zor ve güç bir durum teşkil edebilir. Sitcom durumuna düşmeden sinemasal bir yapıyı sağlamak, mizah ile dramı felçli bir adamın üzerinden verirken insanların felçli adamın durumu ile dalga geçmişler düşüncesi yaratmadan bunu gerçekleştirmek, tek bir gün içinde geçen yaklaşık 8 saatlik bir süreci anlatmak ve 35 kişinin evin içine dahil olduğu sürecin içinde Necip Karakterini ve duygularını merkezde tutmayı başarmak, filmin içinde yaşanan durumları kısmen onun gözünden anlatırken bir yandan flashbackler ile geçmişine ışık tutarken bir yandan da kendi bedeninin içinde hesaplaştığı sahneleri akışı bozmadan paralel yapıda sürdürmek hiç kolay bir şey değil. Şu anda bu cümleleri kurarken bile insan yorulabiliyor.

Filmde Necip’in dışındaki insanlarda umarsızlık ve kötülük hakim daha çok gözlemlediğim kadarıyla. Bunu neye dayanarak kurdunuz, bu şekilde vermek istediniz?

Bu soru üzerine saatlerce örnekler verebilir, konuşabilirim. Çünkü bu sorunun cevabı insanı var eden bütün duygu ve düşüncelerin bir bütününde saklı. Kısmen tanıdığım başka toplumlarda ve iyi tanıdığıma inandığım bizim toplumumuzda insanlar sevgi saygı ve şefkati şekilleştirdiler, sonucunda dejenerasyona uğrattılar. Özetlemek için tek bir duyguyu ele alalım “sevgiyi”, insanlar sevgi göstermeyi bile bir ego tatmini olarak ve şekil itibari ile yaşıyorlar ve en acı tarafı şu ki kendi yalanlarına kendileri gibi onlarda inanıyorlar. Bunu ülkemizi yönetenlerde bile görüyoruz, balık baştan kokar derler ya kokuşan bir toplum yolunda ilerliyoruz. Hikayemde bunları oluşturmak için aramaya ihtiyaç duymadım, her yerde fazlasıyla bu malzeme var zaten.

Filmin vizyona çıkma süreci biraz zorlu oldu galiba, o süreci anlatabilir misiniz?

Bensiz Adlı Sinema Filmi Senaryom ve projem, Kültür ve Turizm Bakanlığı Sinema Genel Müdürlüğü kurulu değerlendirmesi sonucunda 85 proje arasından 6 proje arasına seçildi desteklenerek ödüllendirildi. Ama desteğin sunduğu maddi imkanların sağlayacaklarından daha büyük bir proje ortaya koymak istiyordum. Filmin müzikleri Los Angeles Stüdyolarında müzisyenimiz Ahmet Leo Vural tarafından kaydedildi, üç ay beklememiz gerekti. Görüntü yönetmenim Ayhan Salar’ın Almanya’dan geliş programına uymak için beklemeyi tercih ettim. Belki kişiliğimden veya geçmişte reklam yönetmenliği disiplinimden kaynaklanıyor olsa gerek ki çok fazla titiz çalışıyorum ve kolay kolay beğenmiyorum. Şunu söyleyebilirim ki 14 yıldır sinema ve reklam sektöründeyim ve yoğun bir üretim içindeyim, ancak çektiğim hiçbir filmi ve yazdığım hiç bir senaryoyu beğenmiyorum, çünkü her zaman daha iyisi var ve her zaman daha iyisine ulaşmayı arzu ediyorum ve bunun sonu yok maalesef. Filmim iki defa kurgulandı, iki defa kurgu yönetmeni değişti, üç defa sesler yapıldı, üç defa stüdyosu ve iki defa colouristi değişti. Bir şeyi beğenmediğimde her şeyi silip yeniden baştan başlayacak kadar inatçı sabırlı ve titizim. O kadar ki bir şansım olsa 2 yıl emek verdiğim filme şu anda yeniden başlayabilirdim.

Filmde Necip ve Gamze’nin ilişkilerinin öncesine dair pek bir şey göremiyoruz o yüzden ilişkilerinin derinliği konusunda da pek fikir yürütemiyoruz, bunu özellikle mi tercih ettiniz? Yoksa filmin asıl yönlediği tarafın orası olmadığını söylemek için mi?

Evet. Filmi tamamen bir aşk filmi hikayesine dönüştürmemek ve filmimdeki diğer karakterlere onların alt metinlerine inebilmek için tercih etmem gerekiyordu.

Film çekmek kolaylaştı denmesine rağmen birçok yönetmen zorlu süreçlerden geçerek film çekiyor, sizin bu konudaki düşünceleriniz?

Yurtdışında ödüller alan bir çok değerli yönetmenimiz var. Onların kişisel yetenekleri ve performanslarıyla bu başarıları kazandıklarını düşünüyorum. Maalesef bir sektör değiliz ve asla olacağımızı sanmıyorum. Ancak bireysel çabalarla bağımsız bir şekilde düşüncelerimizi dile getiren ve gerçekte topluma, düşünce yapısına hizmet eden filmler yapabiliriz. Film çok başarılı olup ödüller alsa bile vizyon şansı bulmak çok güç olabiliyor. Box Office de en çok izlenen 5 filme baktığınızda bunların dördünün komedi filmleri olduğunu görürsünüz. Bu filmlerden birini ele alacak olsak izleyen kişi sayısı, 20 yıl boyunca Dünyada ödül almış olan filmlerimizi sinemada izleyenler bütün seyirciden daha fazla. Bu sonuç dahilinde Türk Sinemasının içinde bulunduğu durumun değerlendirmesini size bırakıyorum.

Filmin özelikle dikkat çekmesini istediğiniz taraflar var mı, nelerdir?

Fazlaca filmden söz ettim sanırım oysa ki yaptığım işler üzerine açıklayıcı cümleler kurmayı seven biri değilimdir. Dileğim daha sonraki filmlerimde daha az konuşarak sinemayla daha fazla şeyler anlatabilmek. Bu da bir öz eleştiri.

Benim sormadığım sizin söylemek istedikleriniz?

Son söz olarak şunu söyleyebilirim. İnsanoğlu yüzyıllardır arayışta; bir yere ait olma, inanç, sevgi ve aşkı bulma çabasında. Filmimiz bu duyguların arayışında bir film. Türk Sinemasında farklı bir yapıda, cesur ve tamamen bağımsız bir film yapmaya çalıştık ve çok emek harcadık; sinemanın içinde bir yere ait olmak için, inançla ve sinemaya duyduğumuz sevgi ve aşkla. Dilerim layığı neyse hakkı olan değeri bulur. Teşekkür ederim.

 

 

Banu Bozdemir
İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümü mezunu. Sinema yazarlığına Klaket sinema dergisinde başladı. Dört yıl Milliyet Sanat dergisi ve Milliyet gazetesinde sinema yazarı, kültür sanat muhabiri ve şef yardımcısı olarak çalıştı. İki yıl Skytürk Televizyonunda sinema, sanat ve ‘Sevgilim İstanbul’ programlarında yapımcı, yönetmen ve sunucu olarak görev aldı. Antrakt Sinema Gazetesi’nde iki sene editör olarak çalıştı. Tarihi Rejans Rus Lokantasına hazırlanan ‘Rejans Tarihi’ ve ‘Rejans Yemekleri’ kitabının editörlüğünü yaptı. Rejans Rus lokantası başta olmak üzere birçok şirketin basın danışmanlığı görevini üstlendi. Film + sinema dergisine Türk sineması röportajları yaptı. Küçük Sinemacılar, Benim Trafik Kitabım, 'Çevremi Seviyorum' adı altında on iki tane ‘çevreci’, dört tane fantastik çevre temalı yirminin üzerinde çocuk kitabı bulunuyor. Sosyal medyada yolunu kaybeden bir genç kızın maceralarını anlattığı ‘Leylalı Haller’ yazarın ilk romanı. Kaşif Karınca ise beyaz yakalılara çocuk kafasıyla yazdığı ufak bir yaşam manifestosu özelliği taşıyor. TRT’ye çektiği ‘Bakış’ adlı bir kısa filmi bulunuyor. Halen aylık sinema dergisi cinedergi.com'un editörü, beyazperde.com ve öteki sinema yazarı. Kişisel yazılarını paylaştığı banubozdemir.com sitesi de bulunan yazar filmlerde ve festivallerde jüri üyesi olarak görev alıyor, filmlere basın danışmanlığı yapıyor, sinema ve kısa film atölyelerinde ders veriyor. Çocuklarla sinema ve çevre atölyeleri düzenliyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.