1969 doğumlu yönetmen Darren Aronofsky, kariyeri boyunca ele aldığı konuları anlatım şekliyle ve anlatırken kullandığı yenilikçi sinemasal teknikleriyle Amerikan sinemasına mensup, vizyon sahibi birçok yönetmene göre farklı çizgide filmler üreten bir yönetmen oldu. Sinemaya Pi (1998) ile bağımsız yönetmen olarak başlasa da bu bağımsızlığını zaman zaman yitirdiği filmlere imza attı ama hiçbir zaman tam olarak gişe filmleri batağına sapmadı ve ısmarlama projeler çekmedi. Requiem for a Dream (2000) gibi karanlık, depresif ve sert filmlere de imza attı, The Fountain (2006) gibi ışıl ışıl parıldayan ve umut aşılayan filmlere de… Her filminde yeni bir estetik denemesine, yeni bir stil arayışına girdi. Kısa sahnelerin birleşmesiyle oluşturulan klip estetiğindeki hızlı kurgu, çok yakın ve detay plan kullanımının yoğunluğu, ışık ve renk skalasındaki baskın tercihler, ekranı birkaç kareye bölme, ileri ve geri sarma gibi teknikler hep filmin duygusuna hizmet etti ve Aronofsky’nin duygusal yapısıyla mükemmel bir uyumluluk sağlayan Clint Mansell’in müzikleri bu kombinasyonun daima vazgeçilmezi oldu.

Darren Aronofsky on the set of NOAH, from Paramount Pictures and Regency Enterprises.
N-10730

Ülkemizde 4 Nisan’da vizyona girecek olan “Noah”, 125 milyon dolar bütçesiyle Aronofsky’nin bugüne kadarki en pahalı filmi. Christopher Nolan’ın “Following”ten (1998) Inception’a (2010) giden sürecinin bir benzerini Pi (1998) ve Noah (2014) arasında sürdüren Aronofsky, blockbuster yapımcılarının kurbanı olarak saygınlığını riske mi atacak, yoksa çekmeyi çok istediği “Nuh Tufanı” hikayesini kendi bakış açısıyla ve sinemasal teknikleriyle yenilikçi ve stilize bir estetiğe mi kavuşturacak, merakla bekliyoruz. Senenin en iddialı filmlerinden Noah’ı beklerken Aronofsky’nin bugüne kadar çektiği beş filmi ve geldiği süreci yeniden hatırlayalım.

 

Pi (1998)

Ailesinden ve çevresinden yüzer dolarlık bağışlar alarak sadece altmış bin dolar bütçeyle kotardığı ilk filmi Pi’ye imza atan Aronofsky, sayılar ve semboller arasında kaybolan bir matematikçinin paranoyak ruh halini ve hikayesini siyah-beyaz bir atmosferde işledi. Bağımsız bir yönetmen olarak Hollywood içerisinde stilize ve yenilikçi bir sinema yapacağının sinyallerini veren Aronofsky, Tevrat ve sayı ilişkisinden matematiksel fonksiyonlara, sermaye ve din baskısından şizofreniye, hahamlardan bilime kadar uzanan zor bir hikayeyi Clint Mansell’in baş döndürücü sertlikteki müzikleriyle harmanlayarak sanrı ve gerçek arasında seyreden, rahatsız edicilik konusunda Eraserhead’i (1977) hatırlatan unutulmaz bir ilk filme imza attı. Filmin çok düşük bütçesine rağmen hem beş katı gişe başarısı elde edip, hem de Sundance Film Festivali’nde “En İyi Yönetmen” dahil toplamda dokuz ödüle layık görülmesi Aronofsky’nin efsane filmi Requiem for a Dream’i çekmesini sağladı.

Requiem for a Dream (2000)

Günümüzde hala “uyuşturucu filmi” denildiğinde akla gelen ilk iki filmden birinin “Requiem for a Dream” olması (diğeri Trainspotting – 1996) tesadüf mü? Elbette değil. Aronofsky bu sefer Ellen Burstyn, Jennifer Connelly, Jared Leto gibi tanınmış oyuncularla çalışıp, aşk, aile, uyuşturucu, yalnızlık ve medya temalarını ele alarak görsel ve işitsel açıdan adeta şov yapıyordu. Öyle ki, filmdeki hızlı ve dinamik kurguyu, uyuşturucu ve hap bağımlılığına karşı sağlam bir tokat hissiyatı yaratan finali, Clint Mansell’in günümüzde hala Türkiye’de bir ana haber bülteninin jeneriğinde her an duyabileceğimiz etkileyici müziklerini, izledikten sonra yarattığı yoğun depresif etkiyi unutmak mümkün değil. İlk gösterildiği zamanlar garip bir şekilde beğenilmeyip, beklediği ilgiyi görmemesine rağmen yirmi yedi ödül kazanan film, yıllar içinde önce kült, sonra bir klasik haline geldi.

The Fountain (2006)

Requiem for a Dream’den sonra altı yıl boyunca The Fountain ile uğraşan Aronofsky’nin başına neler gelmedi ki! 35 milyon dolar bütçesi olduğu için yapımcıların filmi anlaşılmama ihtimaline karşı değiştirmek istemesiyle boğuştu, Batman Begins’i (2005) çekmesi teklif edildi ama bu filmi çekmek için reddetti, Brad Pitt – Cate Blanchett ikilisini oynatmayı düşündü ama biri senaryoyu beğenmedi, ötekisi ise filmin yapım sürecinin uzamasından dolayı oynamaktan vazgeçti. Sonunda 15. yüzyılda, günümüzde ve 25. yüzyılda olmak üzere üç farklı zaman diliminde sevdiği kadını kurtarmak için ölümsüzlüğü arayan bir adamın hikayesini anlatmayı başardı. Hem de ne anlatmak! Aşk – ölüm – yaşam üçgenine dair söylemek istediği yoğun felsefik düşüncelerini üç katmanlı öyle bir bilimkurgu düzlemine oturttu ki, her açıdan zamanının ötesinde bir işe imza attı. Buna rağmen film hem gişede battı, hem de Aronofsky hayranları dahil olmak üzere birçok kişi filmi anlamsızlıkla ve karmaşıklıkla suçlayarak hayal kırıklığı ilan etti. Fakat ilerleyen yıllar içerisinde filmin Aronofsky’nin en derin, farklı ve özel işi olduğunu savunan hayranlarının sayısı da azımsanmayacak bir noktaya geldi. Matthew Libatique’nin eşsiz sinematografisi, Aronofsky usulü bilimkurgunun farklı tadı, Clint Mansell’in kalbe dokunan notaları ve Hugh Jackman’ın üç farklı karakteri canlandırmaktaki başarısı hala keşfedilmeyi ve zamanının gelmesini bekleyen bir hazine!

The Wrestler (2008)

İlk üç filmiyle birbirinden sıra dışı filmlere imza atan Aronofsky, The Fountain ile yapımcıların baskılarına boyun eğmeyip hayalindeki filmi çekmesine rağmen hem gişede hem de eleştirmenler nezdinde hüsrana uğrayınca muhtemelen kendini temize çıkarmak için Oscar’a oynayan bir güreşçi biyografisi çekmeye karar verdi. Başta Nicolas Cage’e oynaması için teklif götürülen Randy “The Ram” Robinson karakteri Mickey Rourke’a verilerek hem tarihi bir yanlıştan dönüldü, hem de kariyerinde büyük bir düşüş yaşayıp herkes tarafından unutulan Rourke için ödüllerin kapısını aralayan bir sıçrama tahtası oldu. Film, eleştirmenler tarafından genel anlamda beğenilse, toplamda kırk bir ödüle layık görülse ve sevilen Aronofsky filmlerinden biri olsa da, klasik biyografik film formatına ufak dokunuşlar haricinde bir yenilik getirdiğini söylemek zor. Aronofsky’nin diğer filmlerinin duygusuna, kurgusuna ve sıra dışılığına oranla daha sade ve klasik bir yapıda seyreden The Wrestler, daha çok Mickey Rourke’un güçlü performansı ve Clint Mansell’in her zamanki gibi unutulmaz müzikleri ile hafızalarda yer edindi.

Black Swan (2010)

The Wrestler ile hem saygınlığını yeniden kazanan hem de Hollywood’la barış ilan eden Aronofsky, yine yıldız oyuncu formülünü bırakmayarak Natalie Portman, Mila Kunis ve Vincent Cassell ile çalıştı. Kuğu Gölü Balesi’nde başrolü kapmak için masum Beyaz Kuğu’yu ve kötücül, seksüel Siyah Kuğu’yu aynı anda canlandırabilmesi gereken balerin Nina’nın id ve süperegosu arasında geçen mücadeleyi gözler önüne seren film, Aronofsky’nin “Pi”deki şizofreni temasını görsel açıdan çok daha süsleyerek sunduğu bir yapım oldu. Mükemmeliyetçilik, hırs, cinsellik, rekabet ve ego duyguları ekseninde geçen bir gerilim filmi modeli oluşturan Aronofsky, “çift kişilik”i sembolize eden detaylı nüanslarla dolu bir bilmece yarattı. Toplamda elli yedi ödülle bugüne kadar Aronofsky’nin en çok ödül kazanan filmi olmayı başaran Black Swan, hem bütçesinin on katı gişe yaptı, hem de eleştirmenler nezdinde en beğenilen filmlerinden biri oldu. Natalie Portman, unutulmaz performansıyla Oscar, Altın Küre ve BAFTA dahil olmak üzere neredeyse tüm oyunculuk ödüllerini toplayarak rakip tanımazken, Clint Mansell ise müzikleriyle bir kez daha hayranlık uyandırmayı başararak yanıltmadı.

Halil İbrahim Sağlam

 

Halil İbrahim Sağlam
20 Temmuz 1989 yılında İstanbul'da doğdu. Sinemayla 16 yaşında ilgilenmeye başladı ve usta Yeşilçam yönetmenlerinden ders alarak kendini geliştirdi. Kısa metraj filmler yönetti ve senaryolarını yazdı. İstanbul Arel Üniversitesi’nin ve Erciyes Üniversitesi’nin “Sinema ve Televizyon” bölümlerinden mezun oldu. 2011’den bu yana sinema yazarlığı yapıyor. Güney Kore sinemasına ve polisiye romanlara özel bir ilgisi var. İlk uzun metrajlı filmini çekebilmek ve polisiye türündeki ilk romanını yayımlatabilmek için çalışmalarını sürdürüyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.