Usta yönetmen Daren Aronofsky’nin Siyah Kuğu’dan sonra merakla beklenen filmi Nuh vizyon alıyor. Yönetmenin tehlikeli kıyılarda dolaştığı filmin odağında biz Türkler’in Tasavvuf ile yaklaştığımız bir anlayış var…

Söz konusu din olunca sinema dünyası hep tartışmalara sahne olmuştur. Mel Gibson’ın Tutku: Hazreti İsa’nın Çilesi filminde bizim ülkemizde de yaşananlar ortada. Özellikle İsrail ve ABD’deki Yahudiler’in Mel Gibson’ı bir çarmıha germedikleri kalmıştı. Daha bu örnekler çoğaltılabilir. Böyle bir durumda yönetmenler özellikle varoluşa dair yorumlarını bilindik örneklerden uzak kalıp, fantastik öğelerle süsleyip kendi yarattıkları hikayelerle işlerler. Mesela James Cameron’un Avatar’ı ve Ridley Scott’ın Prometheus filmi de bu anlamda hatırlatılmaya değer yapımlardır. Aslında James Cameron ve Ridley Scott bu filmlerle bilindik dini öğelere kendi fantastic dünyalarının renkleriyle yaklaşmışlar ve toplumdan gereksiz tepkiler görmemişler, Gibson gibi aforoz edilme tehlikesi yaşamamışlardır. Daren Aronofsky ise her türlü filminde muhalif tavrını ortaya koyan bir yönetmen. Siyah Kuğu’da da cesaretli olduğunu gördük. Ama bu hafta vizyona giren Nuh filmi yönetmenin kariyerinin en riskli ve buna bağlı olarak da en büyük cesaret gösterdiği örneklerden. Her dinin kutsal kitabında olan bir yeniden doğuş efsanesini anlatıyor Nuh. Kavimlerin günahları yüzünden büyük bir afet gönderilir dünyaya. Nuh peygamber de kendisine gelen vahiyler doğrultusunda büyük bir gemi yapar ve dünyadaki her varlıktan bir çift alarak yeniden varoluşu sağlar. Şimdi bu kadar bilindik ve her dinde var olan bir yeniden doğuş ritüelini filme çekiyorsanız ya yeni birşey söyleyeceksiniz veya olanı yeni bir şekilde söyleyeceksiniz. Bilindik bir dini olayı farklı söylemek büyük tepki çeker, yeni şekliyle söylemek ise büyük yetenek. Daren Aronofsky fiminde her iki durumu da kullanmış aslında, zaten bu kadar tartışma çıkması hatta bazı ülkelerde yasaklanması bu yüzden. Aronofsky’nin filmini kısaca anlatalım. Adem ile Havva yasak meyvayı yediklerinde cennetten kovulurlar. Dünya da böylece yaşam başlar ve Habil, Kabil ve Seth adlı üç kardeş doğar. Fakat Kabil Habil’I öldürür. Dünya’nın ilk katili olan Kabil’in soyundan da insanlar ürer. Bu kavim bütün dünyanın kendisi için var olduğuna inanır. Onun için var olmak adına dünyanın bütün değerleri kullanılabilir ve sömürülebilir. Halbuki üçüncü kardeş olan Seth’in oğulları dünyanın kendi içinde bir dengesi olduğuna ve dünyayla barışık bir hayatın da var olabileceğine inanırlar. Kabil’in kavmi ile Seth’in kavmi eninde sonunda karşı karşıya gelecektir. Seth’in soyundan gelen Nuh bir gece rüyasında dünyanın sonunu görür. Yaratan ona seslenmektedir. Rüyalarında gelen vahiylerle bir gemi yapması gerektiğini ve tufandan sonra yaşamın yeşermisini sağlaması gerekmektedir. Kabil’in kavmi ise gelecek tufanı öngörmüş ve Nuh’un gemisini ele geçirerek yaşamak istemektedir. Nuh bütün bu çatışmalar içinde insan ırkının özünün ne kadar kötü olduğunu görür. Kendisinin ve ailesinin de yaşayan tek insanlar olmasını bir günah olarak adleder. Ve yaratanın bu kötücül ırkın yok edilmesi gerektiğini istediğini düşünür. İki oğlu bir de kısır olan yetim bir evlatlık kızı vardır. Kısacası tufandan bu aile kurtulsa da insan ırkı yok olmaya mahkumdur. Fakat kısır olan kız bir mucize eseri hamile kalır. Nuh’un yapabileceği tek şey doğan bebek kız olursa onu öldürmektir. Büyük bir trajedi yaşanır ve Nuh tek bebek beklerken kızın ikizi olur. Üstelik iki bebek te kızdır. Nuh elindeki bıçakla bebekleri öldürmek istese de bunu yapamaz. Ve yaratanın emrini yerine getiremediği için kendisini suçlar, bedbaht olur. İşte filmin en önemli diyaloğu ve odağı tam da burada ortaya çıkar. Nuh’un eşi ona der ki Nuh yaratan sana güvendi. Bu görevi sana verdi. Nuh ta cevap verir evet ama ben yerine getiremedim. Eşi sorar eminmisin. yaratan biz insanları kendi süretinde yarattı. Belki de sana düşündüğünden çok güvendi ve insan ırkının geleceğini senin ellerine bıraktı. Sen içindeki yaratanın mucizesiyle bir seçim yaptın. Nefreti, yok olmayı değil, sevgiyi ve insanın içindeki iyiliğe yani insanın süretindeki yaratana inandın. Bu aslında tam da tasavvufun özüdür. Bir Avrupalı için yenidir ve Aronofsky’inin başarısıdır. Ama bu topraklarda doğmuş bizim insanımızın kültürüdür. Anadolu Müslümağlığının odağıdır. Bu filmi seyredin ve düşünün derim.

FİLMİN KÜNYESİ
Yönetmen: Darren Aronofsky
Senarist: Darren Aronofsky
Oyuncular: Russell Crowe, Emma Watson, Logan Lerman, Jennifer Connely
Tür: Fantastik
Yapım: 2014, ABD, 138 Dak.
Yaş sınırı: 13+ 15A

1967 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyal Antropoloji Bölümü'nü bitirdi. Erol Simavi Vakfı Gazetecilik Bursu'nu kazanıp iki yıllık eğitimden sonra Hürriyet Gazetesi'nde istihbarat muhabiri olarak mesleğe başladı. 1992 yılında Hürriyet Yazıişleri'ne geçti. 1993'te Spor Gazetesi'ni kuran grupta yer aldı. 1996'da Hürriyet Yazıişleri'ne döndü. 1999'da Star Gazetesi kuruluşunda bulunmak için Hürriyet'ten ayrıldı. 2000-2001 yıllarında Almanya'da Star Gazetesi'ni çıkaran grupta Yazıişleri Müdürlüğü yaptı. 2002'de Türkiye'ye dönüp Star Grubu'na bağlı olan ve yeniden yayımlanan Hayat Dergisi'nde görev aldı. Hayat Dergisi'nde ve Star Gazetesi'nde sinema eleştirmenliği yaptı. 2004 yılında Star Gazetesi Yazıişleri Koordinatörlüğü görevine getirildi. Halen Star Gazetesi İnternet Yayın Müdürlüğü ve sinema eleştirmenliğini sürdürmektedir. Star Gazetesi, Kral Müzik Dergisi ve internette çıkardığı Cinedergi'de sinema yazıları yayımlanmaktadır. 2007 yılında "Türk Sineması'nı Yönetenler" adlı yönetmenlerle yaptığı röportajları kapsayan bir kitap çıkardı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here