Robocop… 2000’li yıllar bilim kurgu adına pek çok yeniliğin yaşandığı, çığır açan filmlerin boy gösterdiği yıllar olmuştur. Bununla birlikte 80’lere damga vuran pek çok film de remake yani yeniden çevrim ile insanlara sunulmaya devam ediyordu.

Tabii ki bu yeniden çevrimlerin temeli şirketlerin kazanç politikasıydı. Bununla beraber 80’lerde çığır açmış ve birer kült olarak kabul görmüş Terminator ve Robocop gibi filmler tozlu raflardan alınıp 2000’ler sosuyla insanlara servis edilmişti. İlk olarak Terminator’un devam filmi Terminator : Rise Of The Machines, 2003 yılında seyirciyle buluştu. Film geniş bir fan kitlesi tarafından beğenilmedi. Bunun nedeni ise Terminator evreninin derinliğinin bu filmde yer almamasıydı. Film daha çok ticari ve James Cameron’un mirasının adıyla ekmek yeme peşinde gibiydi. Yeni ve etkileyici bir şey sunmamakla beraber filmin başrol oyuncusu Arnold Schwarzenegger bile filmi kurtarmaya yetmiyordu. Filmin 6 yıl aradan sonra çekilen devam filmi Terminator : Salvation (2009)’nın kaderi de pek farklı olmadı. Aslında bunun altında yatan 2 ana unsur var. Birincisi 80’lerin kültür-beğeni-algı dinamiklerinin 2000’lerde farklı bir yöne kaymış olması ikincisi ise bilim kurguda gelinen noktada insanların efektlere iyice doyduğu, efektten ziyade Matrix, Avatar gibi çarpıcı ve çığır açan filmlerde olan derinliğin yeniden çevrimlerde olmaması. Aslında kronolije bakarsak her şey yerli yerine oturuyor.

80’ler dönemi görsel efekt ve döneme devrim gibi damgasını vuran siyasi-felsefi göndermeler, alt metinler, 2000’lerde ise yine bu aynı göndermeler yenilikçi bir bakışla sunulduğu için hala insanların ilgisini çekmekte. Terminator, Robocop gibi filmler 80’ler döneminde bu görevi ziyadesiyle yerine getirmiş, insanlara ‘nasıl bir gelecek var?’ sorusunu sorarak kendi içerisinde cevabı arıyordu. Ancak günümüzde eskiden çığır açmış bu filmlerin soruları genişleyerek sorulmaya devam ediyor. İşte o nedenle 80’lerde çekilmiş ve döneme damgasını vurmuş bilim kurgu filmlerin devamı niteliğindeki ya da yeniden çevrimi yapılan filmler papağan gibi zaten bildiğimiz bir şeyi tekrar etmekten ötesini yapmıyor. 2014’te vizyona giren Robocop ise maalesef 1987 yapımı orijinal filmi göklere çıkarmakla kalmamış, onun ne denli kült ve tekrar çekilemeyecek bir film olduğunun altını tekrar tekrar çizmiş.

Ve Karşınızda 2014 Versiyonu İle Yeni Robocop

2014’te vizyona giren Robocop aslında bildiğimiz bir hikayeyi bize bol görsel efekt ve biraz da aile duygusallığı ile sunuyor. Öyle ki bu güncellenmiş Robocop daha ilk sekansında bile klasik islamofobiyi gözümüze sokmaktan geri kalmıyor. 80’lerdeki Rusya paranoyası günümüzde Irak ve Afganistan’da oldukça yoğun kayıplar veren, 11 Eylül’ü yaşayan Amerika’da bu sefer İslamofobik şekilde lanse ediliyor. Tabii ki burada takılıp kalmak manasız ancak filmin ilerleyen sürecinde bu açılış sekansının da manidar olduğunu kabullenmek gerek. Yakın bir gelecekte Uluslararası büyük bir şirket olan OmniCorp dış ülkelerde kendi ürettiği robotları ile ‘adaleti’ getirmeyi amaçlıyor. Ve bunu can kaybı olmadan, hiçbir askeri kayıp verilmeden yapma amacıyla yola çıkarak altını çiziyor. Filmin açılış sekansındaki Tahran sahnesi ise oldukça ironik. Amerika’nın Afganistan ve Irak politikalarındaki başarısızlıkları bir yana filmde yine yakın zamanda bir tehdit olarak gördüğü İran’ın başkenti Tahran’a bu sefer ‘kendi yöntemiyle’ bir adalet sistemi getirmeyi başarmışa benziyor.

Filmin güncel yorumunda yine polis-mafya-siyaset-medya denklemi bizlere sunuluyor ancak bu sefer daha cılız bir anlatımla. Film 1987’deki versiyonuna oranla tabanda anlatılmak istenen şeyi o kadar görmezden geliyor ve aksiyona o kadar yükleniyor ki filmi bir yeniden çevrimden çok günümüz basit bir bilim kurgu-aksiyon olarak yorumlamamıza neden oluyor. OmniCorp’un yurt dışında başardığı bu robot polis projesi Amerika’da uygulanamıyor. Bunun nedeni ise şirketin senatoda yeterli desteği alamaması ve Amerikan halkının bu projeye soğuk bakması. Burada altı çizilen nokta Amerikan vatandaşlarının duygu mekanizması olmayan bir nesneye kendilerinin ya da daha önemlisi çocuklarının güvenliğini emanet edemeyecekleri… Senatodan bir türlü geçer oy alamayan OmniCorp dahiyane bir fikir ile insan ve robotu birleştirmeyi böylelikle içinde insan olan bir robota Amerikan halkının daha ılımlı yaklaşacağını düşünür. Başarılı bir polis memuru olan Alex Murphy, bir gece arabasına konan bir bomba sonucu ağır yaralanır. Hastaneye kaldırılan Alex Murphy’nin neredeyse tüm uzuvları iş görmez haldedir. Karısından bir tercih yapması istenir. Ya kocası yarı makine de olsa hayatta kalacaktır ya da tamamen bu hayattan göçecektir. Çocuğunu da düşünerek duygusal davranan Clara Murphy bu projeye izin verir. OmniCorp’un ortaya çıkarttığı bu robot filmde de altı çizildiği gibi ‘Amerikan’ın Yeni Adalet Düzeni’ olacaktı.

Yeni Bir Şey Söylüyor Mu?

Yukarıda da dediğimiz filmde tıpkı eski versiyondan aşina olduğumuz iyi polis-kötü polis rutininden tutun da mafya-siyaset-medya algısına kadar her şeyi görmemiz mümkün. Ancak bu konu o kadar üstün körü geçilmiş ki, bizler çoğu filmden bu denklemi biliyoruz. Ama bununla beraber 80’lerde bu denklem Amerika’da çok daha acımasız ve yoldan çıkmış bir haldeydi. İşte bu nedenle orijinal Robocop’un söyleyecek çok daha fazla şeyi vardı. Ronald Reagan yönetimindeki Amerika soğuk savaş yıllarındaydı. Devlet içerisinde dönen rüşvet skandalları, polis-mafya ilişkisi baş edilemeyecek düzeydeydi. Bununla beraber büyük özel şirketler devletle çalışarak pek çok kamu görevinde istihdam boşlukları oluşturuyordu. Daha ucuz işçi gücü daha çok iş mantığı ile şirketler acımasızca çekiçlerini vuruyorlardı. Bu karanlık dönemde polis yolsuzlukları, memurların toplu grevleri ve soğuk savaş döneminin de etkisiyle ekonomik bir belirsizlik hakimdi. 1987 yapımı Robocop Amerika’nın bu içine düştüğü kaosu medyanın şekillendirdiği ortamı, siyasi yozlaşmayı bize o zamanın şartlarını en açık şekilde sunarak veriyordu. İşte belki de yeniden çevrimin en büyük talihsizliği burada. Obama yönetimindeki kapital sistemin medyayı tamamen ele geçirmiş büyük şirket patronlarının varlığı, otokontrolü, kimin üstte kimin altta olacağını belirleyen bir takım lobiler, isimler, liderler zaten bilindik olduğu için derine inse bile o etkiyi yaratamayacaktı. Bu nedenle 2014 versiyon Robocop medyanın gücünü, siyasetle olan ilişkisini çok yüzeysel bir şekilde veriyor. Ara ara televizyonda arz-ı endam eden Samuel L. Jackson’ın canlandırdığı Pat Novak, aslında medyanın Amerika’yı, siyaseti, ticareti nasıl bir beyin yıkama algısıyla yönettiğini gösteriyor. Kendi çıkarları doğrultusunda siyasi olguları bile alt edebilecek bu güç, bireysel silahlanma, Amerika’nın dış politikası ve hatta savaşa olan eğilimi bile etkileyecek derecede. Orijinal filmde bu çok daha derinden verilse de 2014 versiyonu bizlere hiç yan çizmeden açık bir şekilde bunu söylüyor. İlk filmdeki memurların grevi, politika ve şirketlerin iç yüzü bu noktada günümüzün de bilinen gerçekleriyle seyirciyi fazla düşünmeye sevk etmeden veriliyor. Oysa ki büyük şirketlerin polis departmanı gibi halkın güvenliğini sağlayan bir birime kadar girmesi, dahası sırf para uğruna pek çok insan hayatını tehlikeye atabilecek kararlar ‘verilmesini’ sağlaması devletlerin şimdiki acı durumunu yansıtmakta. Bu 80’ler döneminde ekonomik sallantı ve savaş dedikodularıyla tavan yapmış bir durumdu. Şimdiki olay örgüsü sadece bir haber başlığı kadar yavan kalıyor.

Amerika’nın kendini yerdiği mi övdüğü mü tamamen filmi izleyenin algısına kalmış bir durum. Bir yanda insan hayatı, refahı, ülke için her şey yapılabilir algısı ile bir yanda insan hayatı oyuncak değildir, makineler güvenilmezdir algısı, bir yanda tv’de büyük bir gururla saf değiştirmekten gram çekinmeyen ‘Amerika dünyanın lideridir’ diyen ve Amerikan bayrağını gözümüze sokan bir haber sunucusu. Tüm bunları topladığımızda aslında sokak hep aynı çıkmaza giriyor. Dönemler değişse de devlet içindeki yapılanmalar, karteller, şirket patronları ve mafya daima bir şekilde iç içe olacak ve aslında ‘insana’ sunulan her şey rant ve çıkar için yapılacak. 2014 yorumu ile bizlere sunulan Robocop her ne kadar keyifli bir seyirlik vaat etse de yukarıda saydığımız, altı kalın bir şekilde çizilmesi gereken günümüz sorunlarına çarpıcı bir şekilde değinmiyor ve orijinalinin gölgesinde kalan normal bir bilim kurgu-aksiyondan öteye gidemiyor. Yine de nostalji yapmak isteyenler için kaçırılmayacak bir fırsat.

Egemen Tokatlıoğlu
1981 İzmit doğumlu. Filmlere olan ilgisi 80’lerde eve video girmesi ile başladı. 80-90’ların akla kazınan kült filmlerini repliklerine kadar ezberledi. Korku, bilim kurgu ve fantastik türüne ayrı bir ilgisi vardı. 8 yaşında beyazperde ile ilk tanışmasından sonra sinema vazgeçilmez tutkusu oldu. Aynı zamanda bilgisayar, atari oyunları ve çizgi romanlarla içli dışlıydı. Commodore 64’ü ile sabahlara kadar oyunlar oynadı.Taşınmalar nedeniyle İzmit, Ankara ve Isparta’da farklı okullarda ilköğretim ve liseyi tamamladı. Üniversitede Turist Rehberliği bölümünü bitirdikten sonra çok istediği Radyo, Televizyon ve Sinema bölümünde yüksek lisans yaptı. Korku sinemasına olan düşkünlüğü nedeniyle yüksek lisans tezini “1960-1990 Yılları Arasında Amerikan Korku Sinemasındaki Muhafazakârlık” üzerine yazdı. Amerikan korku sinemasının dönemin toplumunun psikolojik,ahlâki ve siyasi yapısına nasıl ayna tuttuğunu inceledi. Pek çok kurumsal firma, haber sitesi, dergide içerik yazarlığı ve editörlük yaptı. Şu anda hala metin yazarlığı ve editörlük yaparken aynı zamanda bazı online platformlarda, basılı dergilerde sinema yazıları, eleştiriler yazıyor, özel dosyalar hazırlıyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.