İstanbul Film Festivali Ulusal Jüri başkanı Derviş Zaim verilen görevi memnuniyetle kabul ettiğini ama bunun riskli bir iş olduğunu söyledi…

Derviş Zaim çok önemsediğimiz bir yönetmen, yazar ve düşünür. Onunla yaptığım her röportaj Türkiye’nin kilitlendiği noktalara çok doğru bir yerde duran bir insanın gönderdiği mesajlarla dolu. Türk sinemasının bütün aksaklıklarının biryerden dokunduğu bir sinema adamı olmasına rağmen sakinliğini koruyup pes etmemesi ise en önemli özelliği. Kendisinin de dediği gibi Türkiye’deki festival düzeninin yıprattığı bir isim olsa bile bu yıl İstanbul Film Festivali’nin Ulusal jüri başkanlığını kabul etti. Çünkü teslim olmayan bir tavrı var. İşte Derviş Zaim’in sinemacı kişiliği, filmleri ve festivallerle ilişkisi.

İstanbul Film Festivali’nde Ulusal Yarışma jüri başkanısınız. Bunun sizin için ne anlam ifade ettiğini söyler misiniz?

Daha önce Ankara’da jüri başkanı olmuştum, Adana’da da jüri başkanı olmuştum, İstanbul’dan arkadaşlar uzun süreden beri böyle bir nezaket gösterip beni davet ediyorlardı. Bu sene ya Balık’ı verecektim ya da jüri başkanı olacaktım. Bu sene jüri başkanlığını kabul ettim. Sorumluluk gerektiren bir şey. Estetik anlamda fermente olma ihtimali olan toplumlar vardır, gerçi bütün dünya şu anda bunu aşmış vaziyette. Artık fermantasyon, oturmuşluk o kadar bahsedilebilecek şeyler gibi gelmiyor bana. Aksine tam bir toz bulutu var, neyin nerede olduğu belli olmuyor. Bu Batılı ülkelerde bile böyle, bizde haydi haydi böyle. Bizde haydi haydi böyle olmasının sebeplerinden bir tanesi de estetik ya da kültürel referans sistemlerinin tam anlamıyla oturmamış olmasından. Böyle olunca her festivalden sonra Oscar’a gidecek filmlerin seçiminde, SİYAD seçimlerinde, Yeşilçam filmleri ödüllerinde hep “O filmin hakkıydı, bu filmin hakkıydı” gibilerden gürültüler olur, bu gürültüler gereğinden daha fazla uzatılır, gereğinden daha fazla önemsenir, insanlar gerekli gereksiz birbirlerine bilenirler. Dolayısıyla böyle bir ortamda jüri başkanlığı şapkasını giymek aslında bir risk çünkü siz bilseniz de bilmeseniz de kendinize bir sürü düşman edinirsiniz. Ama bir yerde birilerinin de bu işe kalkışması gerekiyor. Çünkü eğer farklı işleri değerlendirme ihtimali ortada yoksa ya da “Benim beğendiğim filmler bunlardır” demezseniz dünya boşluk kabul etmez o boşluk başkaları tarafından doldurulur. Ben geçmişte festivallerden çektim “Niçin öyleydi de böyleydi” gibilerden. Ama hiçbir zaman ağzımı açıp da sesimi çıkarmadığım sonuçlar benim de karşıma geldi. Normaldir bunlar saygı göstermek lazım. Jüriyi kabul edersen sonuçlara başından itibaren saygı duyacaksın demektir. Ben de öyle yaptım geçmişte hoşuma gitmeyen sonuçlar karşıma gelmiş olsa bile. Ama daha farklı bir değerlendirme biçiminin, kafa yorma yönteminin muhtemel olduğunu da göstermek gerekiyor. Bu yüzden kabul ettim.

Festivallerde filmleri yarıştırma olayını ne kadar doğru buluyorsunuz? Jüri değiştikçe o filmlerin değerlendirilmesi de değişiyor, kişiye bağlı bir değerlendirme. Bunu ne kadar doğru buluyorsunuz?

Birbiriyle çok farklı, temaları aynı olmayan, stilleri çok farklı 20 tane, 15 tane filmi bir araya getirip onları atlar gibi bir çizgiye koyup yarıştırmaya çalışmak hakkaniyetli değil. Çünkü onları tartacak, standart, objektif bir terazi yok. Son derece sübjektif kararlar veriyoruz. O 15 günün arasında kendimize yakın olduğunu düşündüğümüz birkaç film oluyor onları daha öne çıkarıyoruz. Bütün dünyada bu tartışılıyor. Filmleri yarıştırmak çok da doğru değil. Bazı festivaller var yarışması yok sadece gösteriyor. Bir iki tane düşük profilli yarışma yaparsa onları yapıyor ama “Bende yarışma yoktur” diyor. Bunun riskli tarafları var festivaller açısından. Eğer yarışmanız yoksa medyada yer bulabilme şansınız az oluyor, kırmızı halı şansınız az oluyor, ödül töreni şansınız olmadığı için medyada bulunma ve sonraki dönemlerde finans ve sponsor bulma şansınız az oluyor. Dolayısıyla yumurta mı tavuk mu meselesine gelip dayanıyor. İşte bu ince dengede ayakta kalabilecek koşulları oluşturmaya çalışmak lazım. Birinin, bir vakfın, kurumun, çılgın birinin çıkıp “Yarışmaları kaldırıyorum, yarışmalar hiç umurumda değil, burada ancak düzgün filmler gösterilir, burada 10 tane filmin gösterilmesi için gereken parayı ben veriyorum, 11 tane film olmayacak, bunlar senenin en iyi 10 filmi olacak, burada yarışma olmayacak” demesi ve öyle devam etmesi lazım.

İstanbul Film Festivali geçmişte yabancı, bağımsız filmlerin izlenebileceği bir festivalken son 10 yılda Türk filmlerinin ağırlığını, festivalin odağının Türk filmlerine doğru kaydığını görüyoruz. Bu doğru bir yapılanma mı sizce?

Ülkemizde ayakta kalabilecek, uzun dönemi düşünerek söylüyorum, bir festivalin kendisine orta ölçekte hedefler koyması lazım şöyle ki… Festivaller festivali kavramıyla festival yapmak eğer profesyonel bir kadronuz ve geleneğiniz varsa kolaydır. Dünya festivallerinden film seçecek bir mekanizma kurarsınız, o dünya festivallerinin kalburüstü filmleri sizin festivaline akar orada onları gösterirsiniz, İstanbul halkı da bundan mutlu olur, sponsorlarınız da mutlu olur. Ama dünya klasmanında orta ölçeğin daha üstüne çıkamazsınız. Dünya klasmanında orta ölçeğinde üzerine çıkabilmek için bir festivalin bu yaşadığımız coğrafyada orta ve uzun dönemde keşif yapılabilen bir platform haline kendisini getirmesi gerekir. Buraya geldiğiniz zaman, İstanbul’a, Adana’ya, Antalya’ya geldiğiniz zaman sadece Türkiye’nin değil Ortadoğu’nun, Kafkaslar’ın ve Balkanlar’ın kimi ülkelerinin yeni ürünlerini görebilirsiniz gibi bir imaj oturtursan ilk 15’e, ilk 20’ye girersin. İstanbul Film Festivali fark etti ki yabancı konuklar Türk sinemasını keşfetmek için buraya geliyor. Dolayısıyla “Benim yarışta Adana ve Antalya’da geride kalmamın herhangi bir sebebi var mı, yok. Hatta organizasyona ve profesyonelliğe bakılırsa ben kurumsallaşma anlamında onlardan çok daha iyiyim. Dolayısıyla niye bu yarışta saldırmam gereken yer bu olduğu halde onlardan geri kalayım” argümanı üzerine onlar da cephanelerini farklılaştırmaya çalıştılar bunda da haklıdırlar. Bu söylediğim şeyi gerçekleştiren festival sıyrılıp gidecek. Çünkü Adana ya da Antalya rakamlarının büyüklüğü ile gündemdeler şu an. Yani bir kurumsallaşma yok. Belediyenin iki dudağının arasından çıkacak lafa bağlı bir, diyorlar ki “Biz Türk sinemasının eski Yeşilçam’ını temsil ediyoruz.” Artık o dönemlerde yavaş yavaş erozyona uğramak üzere ya da bitecek. Ancak kendilerini bir keşif platformu haline getirmeleri durumunda uzun dönemde yaşayabilecek bir çerçeve haline dönüşebilir. Uzun, orta dönemde makro hedefleri gözetmeyen bir festivalin uzun döneme yayılma ihtimali yok. Adana daha öne çıktı, niçin daha öne çıktı. Profesyonelleşmeyi ve kurumsallaşmayı daha iyi becerme ihtimali olan bir ekibe verildiği için, onlar da dış dünyaya daha açık oldukları için göreceli olarak Antalya’nın önüne geçtiler. Ama Antalya geçmişini düşünür “En köklü festival benim, para bende” derse ama bunu da makro hedeflerle birleştirirse uzun dönemde tekrar önemli bir yer haline gelebilir. Şu andaki koşullar söz konusu olduğunda Antalya A takımı Türk yönetmenlerin olmadığı, daha yeni başlayanların boy gösterdiği, birinci, ikinci filmini yapan çocukların daha çok boy gösterdiği bir yer haline dönüşme eğilimi gösteriyor. Şartnamelerine getirdikleri bir yeni madde nedeniyle bu duruma getirildiler. Bu hoşlarına gidiyor mu, böyle devam etmesini mi istiyorlar bilemiyoruz.

İstanbul Film Festivali’nde filmler için gösterim belgesi isteniyor, bu belgenin istenmesi demek filmlerin hepsinin Kültür Bakanlığı’nın denetiminden geçmesi demek. Halbuki festival izleyici baskısının uzağında filmlerin de gösterildiği bir dünya. Böyle bakınca bir sansür tehlikesi söz konusu, siz ne düşünüyorsunuz?

Bu konuyla ilgili beni uyardıkları bir şey vardı ama çok hakim değilim. Anlattığınız gibiyse tabii ki bunun sakıncaları var. Ben filanca filmi sansürsüz izlemek isterim, festival de bunun kalesidir, bu kalenin düşmesini elbette istemem, bunun için mücadele etmek lazım.

Balık filminin konusunu okuduğunuz zaman Devir’le aslında odak olarak çok benzer olduğu görülüyor, insan ve çevre ilişkisi. Sinemanıza baktığımızda artık proje bazlı olarak yürüdüğünüzü görüyoruz.

Böyle bir filmografinin bölmelere ayrılıyor olmaya başlaması, sanki bu yöne doğru bir eğilim göstermesi neyi ifade ediyor? Demek ki böyle bir potansiyel var, bunlar çıkacak zamanı mı bekliyorlarmış demek mi lazım, eğer böyle dersek galiba fazla yanılmayız. Ama şaka bir tarafa bunun bir zenginlik olduğunu düşünüyorum. Çünkü bazı yönetmenler vardır temalarını belirlerler er ya da geç biçimlerini de aşağı yukarı belirler ve o biçim ve tema üzerine yürüyüşlerine devam ederler. Akademisyenler ve eleştirmenler de böyle bir görünümden memnun olurlar çünkü yazabilecekleri şey nettir adamın biçimi belli, teması belli, her defasında bizi uğraştırmıyor, Allah başımızdan eksik etmesin derler. Üstelik yönetmen biraz da eli yüzü düzgün işler yapıyorsa ve buna devam ediyorsa o değerli bir yere oturtulur. Bu saygı duyulması gereken bir durum. Ben farklı şeyleri denemekten, farklı şeylere girmekten, onlara ilişkin iş yapmaktan ve daha sonra başka bir kompartımana geçmekten mutluyum çünkü bu başka bir zenginliğe işaret ediyor.

Tabii ki evrensel bir konu insan ve doğa ilişkisi fakat seyrettiğim Devir filmi üzerinden konuşursak anlatımınız bir birikim istiyor. Birikimli bir seyircinin algılayabileceği bir yapı var. Halbuki izleyici profilini biliyoruz. Türk sinemasında en fazla seyredilen film Düğün Dernek, hemen onun arkasından da Fundamentals. İzleyiciye istediğiniz mesajları verebildiğinizi düşünüyor musunuz?

Burada Devir filminin kendine has özelliklerini de hesaba katmamız gerekiyor. Devir filminde daha önce köyünden dışarıya pek az adım atmış, tek askerlik için adım atmış, köyünden hiç çıkmamış üç tane çobanı oynattım. Bunların seyirci nezninde bir arzu nesnesi olarak cezbediciliği profesyonel oyuncular söz konusu olduğunda komedi karakterleri söz konusu olduğunda o kadar yüksek değildir. Sadece üç tane çobanı izlemeye niye gitsin sorusu o filme yapışacaktır, bu da seyirci potansiyelini başından beri belirler. Ama o filme adım atan, o filmi izleyen birçok sıradan insan da kendisinden bir şey bulma ihtimalinin olduğunu gösterimlerde bizzat deneyimledi. Dolayısıyla burada mesele insanların sinema salonuna adım atmasını sağlamaya çalışmak biçiminde ifade edilebilir. Ama bu çağda benim yaptığım tarzda işlerin seyirci tarafından talep ediliyor olması için daha başka pazarlama taktiklerini de bulmak gerekiyor artık. Bu filmlerin anlamlandırılması konusunda belli bir birikimin gerekip gerekmediği sorusunu da konuşalım. Eğer Hermes’i biliyorsanız, Ahmet Yaşar Ocak’taki senkretik inançları biliyorsanız, bunların ardında nasıl tarihsel olarak rol oynadıklarını biliyorsanız Devir filmine daha farklı bakma, onlardan zevk alma ihtimaliniz olabilir. Ama bunları söylediğim zaman bir başka şeyi de gündeme getirmek istiyorum. Benim daha önce yaptığım filmlerde olduğu gibi burada da birikimi çok fazla olmayan seyirci düz bir biçimde filmi izlerse de kendine göre başı, sonu, ortası belli bir çizgiyi yakalayıp bunlardan zevk alabiliyor. Sadece üst düzey bir birikim o filmleri izleyip, onlardan zevk almak için şart değil. Burada metin merkezli bir odaklanmadan bahsettiğimi, onu yeğlediğimi söylemem gerekiyor. Yazar merkezli, ya da yönetmen merkezli bir film okumayı tercih etmiyorum. Yani ben beni anlamanız için çok şey bilmeniz lazım gibilerden bir şeyi iddia etmiyorum. Metin oradadır, bu metni yorumlayabilmek birçok seyircinin birikimi ölçüsünde mümkündür, Devir onu izleyen seyirci kadar var olmaktadır. Dolayısıyla ilkokul mezunu bir adam Devir’e baktığı zaman kendine göre bir şey görür, doktora yapmış bir adam kendine göre başka bir şey görür bu da o metnin zenginliğine delalet eder, böyle görmek gerekiyor. Sadece ve sadece o metnin derinliğine vukuf olabilmek için çok başka bir bilgiden geçmiş olmak filmleri izlemek için şart değil diye düşünüyorum.

Mutlaka ama vermek istediğiniz mesajların alınıyor olması da sizin için bir kişisel tatmin oluşturur.

Bazen benim aklıma bile gelmeyen şeyleri filmlerime dair söyledikleri oluyor. Ne güzel bulmuş diye düşünüyorum. Ben bunu yazayım bir kenara da bir yerde kullanırım dediğim de oluyor. Sadece benim onlara gösterdiğim şekilde filmi okumaları gerekmez. Hiç aklıma gelmeyen şekilde okuyanlar da mümkündür, okuyanlar da oluyor zaten. Tez yazan çocuklar var getiriyorlar bir argümanda bulunuyorlar. Hiç benim aklıma böyle bir şey gelmemişti diye düşünüyorum ama bunları onların yüzüne söylemek de ayıp oluyor.

İnsan tezatlardan oluşan bir canlı, özellikle insan-doğa ilişkisi söz konusu olduğunda bu tezatlar daha fazla barizleşiyor. Hepimiz doğayı katlediyoruz ama ağaçlar olduğu için böyle bir kafede oturmayı tercih ediyoruz. Filmlerinizde bu tezatlar ne kadar yer alıyor? Filmlerinizi düşündüğümüzde bu tezatlar sizi etkiledi mi?

Kuşkusuz. Bir sürü tezat var birinci derecede, ikinci derecede, daha az öneme sahip tezatlar da filmlerin içine yediriliyor, saniyelerin, sekansların içerisine. Doğa ve insan ilişkisi de bunlardan nasibini alıyor. İnsan doğaya, ona hükmetmek, onu elde etmek için saldırdığı anda aslında bindiği dalı kesmeye başlıyor, kendi sonunu hazırlıyor ve bu böyle giderse ivmelenecek. Bunu hepimiz biliyoruz ama sanatın görevlerinden bir tanesi de çok iyi bildiğimiz şeyleri başka bir görüşle, başka bir perspektifle bize sunmaktır ki insan bunu hissedebilsin ve ona göre tavır alabilsin. Sanatın gücü buradan kaynaklanıyor yoksa bizim yapmaya çalıştığımız şeyi yapmaya çalışan haber programları, doktora tezleri, gazete haberleri elbette var ama sanat onların yaptığını insanın yüreğini ve ruhunu aklıyla birlikte ayağa kaldırıp onu etkileyebilecek, belki de tavır değiştirmesine, ya da bazı soruları sormasına neden olabilecek hale getirilmesini sağlar. Önemi budur sanatın, benim yapmaya çalıştığım şey de bu. Tabii bunu yaparken de dramatizasyonla yapmak zorundayız, bu da zıtlıklara başvurmaktır.

Sizin filmlerinizin en önemli özelliklerinden biri de çekildiği yerin neredeyse bir karakter gibi filme etki ediyor olması. Balık’ta Uluabat Gölü’nde çekimler yaptınız. Orayı nasıl buldunuz? Filmlerinizdeki yer seçimleri herhalde büyük araştırmalar sonucunda yapılıyor.

Balık’ın senaryosu çok farklıydı. Karadeniz’de balıkçı teknelerinde çekilmesi gereken bir tekst söz konusuydu. Balıkçı gemilerinde çekmeye kalkıştığımız zaman başımıza gelebilecekleri erken fark ettik. Tam zamanında bir U dönüşü yaptık. Sonra mekan arama süreci devam etti. Balık’ın mekan arama süreci sırasında şerden bir hayır çıktı. Ben her zaman bundan 5 sene sonra, 10 sene sonra yapacağım filmler için de notlar tutarım, dosyalar tutarım, mekanlar bakarım, onları bir kenara yazarım. Bursa yakınlarında bir köyde leylek şenliği düzenleneceğini öğrenmiştim gazeteden atladım oraya gittim. Gittim ama köyde hiç kimsecikler yok. Köylü tarihi yanlış vermiş basına, basın da onu olduğu gibi yazmış. Ben köye gittim, muhtarı buldum. Muhtar “Özür dileriz abi, gel çay iç” dedi. Ben de çayımı içtim sonra sinirlerim tepemde atladım arabaya “Geri gidelim” dedim. Geri giderken yolda Ağlayan Çınar diye bir tabela gördüm. Vakit vardı, canım sıkkındı “Bir bakalım şuraya” dedim. İndik, 5 kilometre gittik, Uluabat Gölü’ne geldik, yani Gölyazı’ya geldik. Dedim ki “Mekân bu.” Bir tesadüften, bir çan sıkıcı olaydan sonra ben orayı buldum. Ve tabii mekânın kendisi senaryoyu yeniden biçimlendirdi daha sonra. Yeniden çok büyük ölçüde değişti.

Mekândan oyunculara geçelim. Oyuncular ilginç isimler. Sanem Hanım (Çelik) oynuyor. Uzun zamandır Türkiye’de değil ve onu uzun zamandır beyazperdede görmedik. Cast çalışması nasıl oluştu?

Bülent Bey (İnal) İstanbul’daydı, zamanı da uygundu senaryoyu verdim, oturduk konuştuk, nasıl çalışmak istediğimi anlattım, onun fikirlerini sordum, el sıkıştık. Sanem Hanım’la da daha önce Filler ve Çimen’de birlikte çalışmamızın getirdiği bir yakınlık söz konusuydu, Amerika’ya telefon ettim, senaryoyu yollayacağımı söyledim, yolladım, okudu, beni aradı, nasıl bir film tahayyül ettiğimi anlatmaya çalıştım, “Geliyorum” dedi, atladı geldi. Bir hafta sonra da çekimlere başladık.

Daha önceki projeniz üç filmden oluşuyordu. İnsan ve doğa ilişkisi o kadar geniş kapsamlı ki iki tanede kalır mı, nasıl devam etmeyi düşünüyorsunuz?

Bundan sonra da yapacağım filmde insan ve doğa ilişkisi gene merkezde olacak ama şehirde geçen bir hikaye olacak. Ama az önce de dediğim gibi geleneksel sanatlardan yararlanarak bu sanatları günümüzde nasıl sinemaya tercüme edebiliriz düşüncesinden hareketle yaptığım filmler vardı. Cenneti Beklerken, Nokta, Gölgeler ve Suretler’di bunlar. Buralardaki temalar şu ya da bu şekilde parantezi kapatılıp bitmiş şeyler değiller. O temalar, orada gördüğünüz bazı şeyler bundan sonra yapmayı düşündüğüm başka kompartımanlardaki, bölmelerdeki filmlere de şu ya da bu şekilde akabilir. Onlardan izler görebilirsiniz. Belki de bu daha iyi. Bir tren var, o trenin gittiği bir yön var ama o trenin farklı kompartımanları var, ara ara bu kompartımanlardan destek alabiliyoruz. Bazı yolcular, ya da bazı eşyalar filanca kompartımandan falanca kompartımana götürülebiliyor. Kompartıman farklı ama bazı eşyalar tanıdık olabiliyor. Trenin yönü gene var, temalarımız, stilimiz… Böyle bir model peşinde olduğum model.

Sizin bir de yazarlık yönünüz var. Yazarlık ve yönetmenlik çok farklı alanlar, yazarlığınızın yönetmenliğinize ne kadar etkisi oluyor?

Yazdığınız zaman sisteminizi kurmanız biraz daha kolaylaşır. Ya da yönetmenin yazarıyla birbirini çok anlayacak simbiyotik bir ilişkiye girmesi lazım. Bir yönetmenin yönetmen olabilmesi için kendisine ait işaretler sistemini kurması gerekir ve o işaretler sistemini ekibine anlatabilecek kapasitesinin olması gerekir, para bulacak kapasitesinin olması gerekir. Bazılarının para bulacak kapasitesi vardır da işaretler sistemi yoktur oradan çökerler. Kendine ait işaretler sistemi ile sadece görsel bir dünya kastedilmez. Aynı zamanda adamın ahlaki dünyasını da oluşturması gerekir. Ben dünyaya nasıl bakıyorum, dünyaya baktığım zaman neyi murat ediyorum, beni rahatsız eden şeyler ne, bu benim kurduğum görsel, işitsel dünyayı nasıl oluşturacak, nasıl biçimlendirecek ve inşa edecek. Dolayısıyla bir yönetmenin kendisine ait işaretler sistemini kurarken çok ince eleyip sık dokuması temeli ta başından alarak bina etmesi gerekir. Bu da şu ya da bu şekilde, yaratım, yaratıcı, benim yaratıcılığımın kaynakları nelerdir gibi sorularla içten içe bilinçli ya da bilinçsiz boğuşması anlamına gelir. Nereye gidiyoruz, yaratıcılık sürecinin başına, bu da yazmak inşa etmek demek. Dolayısıyla ancak yazabilen bir adam kendisine ait sistemi tutarlı ve bütünsel denebilecek biçimde kurabilir. Aksi takdirde sürekli tökezleyen, bir yerlerden patlayan yamalı bohça gibi bir filmografisi olur, bunu önleyebilmenin yolu da ağzından çıkanı kulağı duyabilecek şekilde meselesi neyse onu ta başından itibaren ele alıp onun üzerine bütün sistemini inşa etmekten geçer. Bu da yazmak adını verdiğimiz süreçle iç içe geçmesi gereken bir süreçtir. Böyle olursa bir dünya oluşturulabilir.

Bu yıl Türk sinemasının 100’üncü yılı. Ama bununla ilgili hiçbir şey görmüyoruz. Ne filmlerde buna bir atıf var, ne bir organizasyon var, ne de benim konuştuğum yönetmen ve oyuncuların 100’üncü yılla ilgili kişisel olarak kendi kendilerine bir muhakeme yaptıklarını görmüş değilim. 100’üncü yıl Türk sineması için ne ifade etmeli ve şu anda ne ifade ediyor?

İstanbul Film Festivali’nde böyle bir bölüm olacağını duydum. Muhtemelen başka festivallerde de olacaktır. Kültür Bakanlığı bir şeyler hazırlıyormuş. Beğenelim ya da beğenmeyelim bunlar yine sübjektif listeler olacaktır. Gene ortalıklarda en iyi 10, en iyi 100 saçmalıklar dolaşacaktır. Bunları biz bize yapalım ama bunun yanı sıra dışarıda da görünürlüğümüzü artıracak şekilde bunların organizasyonunu düzenlemekte yarar var. Kültür Bakanlığı’nın da böyle hazırlıklar içerisinde olduğuna dair duyumlarımız var. Bu duyumların ciddiyet içerisinde gerçekliğe kavuşmasını isteriz. Kimin seçtiği, nasıl seçtiği belli olmayan bir listeyle, gene dostlar alışverişte görsün misali festivallerde gösteriliyorsa bunlar bunun Türk sinemasına bir yararı olur ama fazla olmayacaktır. Muteber denebilecek yerlerde, festivallerde, galerilerde, sanat kültür merkezlerinde Türk sinemasının görünürlüğünü artıracak şekilde ciddi metinlerle desteklenen yazıların yazılması gerekir.

Sizin için 100’üncü yıl olması ne ifade ediyor?

Bin yıl, elli yıl, yüz yıl gibi şeylerin yararı şudur, geriye dönüp odanızı toplamanızı sağlayacak motivasyonu sağlama ihtimalleri vardır. Yoksa 49’uncu yılla 1001’inci yıl arasında siz kendinize çeki düzen verecek motivasyonları göstermiyorsanız bir kıymeti harbiyesi yoktur. Ancak odanıza, çevrenize çeki düzen verip “Ben neyim, ben neyi murat ediyorum, ben nerede eksik yaptım, benim güçlü noktalarım nedir, zayıf noktalarım nedir” gibi muhasebelere yol açıyorsa bunlar benim için değerlidir. Yoksa dostlar alışverişte görsün, atalım havai fişekleri, ertesi sabah ortalıkta bir sürü pislik… Ne oldu, ne anladık? “Çok alkışladılar bizi, çok eğlendik.” Ne oldu ertesi günü. Bu tip yıldönümlerinin kendimize çeki düzen verebilme, düzenlemeler yapabilme, yüz yılda biz ne yaptık, neyde geride kaldık neyi ileri götürdük, eksikliklerimiz nedir, başkaları yapıyor da biz niye yapamıyoruz, ya da başkalarından daha iyi yaptığımız şeyler ne muhasebesini serinkanlı olarak yapabilecek imkan tanıması benim için önemlidir. Bazen sakalımız olduğu için dinleniyoruz, bazen sakalımızı kesiyoruz bizi dinlemiyorlar. Bu yıl da aynısı olacak.

 

Serdar Akbıyık
1967 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyal Antropoloji Bölümü'nü bitirdi. Erol Simavi Vakfı Gazetecilik Bursu'nu kazanıp iki yıllık eğitimden sonra Hürriyet Gazetesi'nde istihbarat muhabiri olarak mesleğe başladı. 1992 yılında Hürriyet Yazıişleri'ne geçti. 1993'te Spor Gazetesi'ni kuran grupta yer aldı. 1996'da Hürriyet Yazıişleri'ne döndü. 1999'da Star Gazetesi kuruluşunda bulunmak için Hürriyet'ten ayrıldı. 2000-2001 yıllarında Almanya'da Star Gazetesi'ni çıkaran grupta Yazıişleri Müdürlüğü yaptı. 2002'de Türkiye'ye dönüp Star Grubu'na bağlı olan ve yeniden yayımlanan Hayat Dergisi'nde görev aldı. Hayat Dergisi'nde ve Star Gazetesi'nde sinema eleştirmenliği yaptı. 2004 yılında Star Gazetesi Yazıişleri Koordinatörlüğü görevine getirildi. Halen Star Gazetesi İnternet Yayın Müdürlüğü ve sinema eleştirmenliğini sürdürmektedir. Star Gazetesi, Kral Müzik Dergisi ve internette çıkardığı Cinedergi'de sinema yazıları yayımlanmaktadır. 2007 yılında "Türk Sineması'nı Yönetenler" adlı yönetmenlerle yaptığı röportajları kapsayan bir kitap çıkardı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.