Bizum Hoca’nın başrol oyuncusu Cezmi Baskın yapımcıların ve yönetmenlerin oyuncu seçiminde risk alması gerektiğini söyledi. Anne tarafından Karadenizli olduğunu söyleyen Baskın, Karadenizli komiktir ama aynı zamanda da ciddidir yorumunu yaptı…

Türk sinemasının belki de en sağlam yeri karater oyuncuları. İşte bunlardan biri de Cezmi Baskın. Bakmayın onun çoğunlukla komedilerde yer aldığına. O hem düşündüren, hem duygulandıran hem de güldüren karakterlerin oyuncusu. Son filmi Bizum Hoca’da aynen böyle bir yapım. Güldürüyor ama çoğu yerde de düşündürüyor. İşte iyi bir taşlama olan Bizum Hoca ve Baskın’ın yorumları…

Bu yıl birden fazla filmi olan nadir oyunculardansınız. Senaryo değerlendirmesinde nasıl bir yolu tercih ediyorsunuz?

İlk önce rolün büyüğüne, küçüğüne bakmıyorum. “Ben bu rolde bir şey yapabilir miyim, bir şey yaratabilir miyim, bir yenilik yapabilir miyim, bir mesajı var mı senaryonun” diye bunlara bakıyorum. İkincisi iş diye bakıyorum. Küçük de rol olsa burada bir farklılık yaratabilir miyim, bir katkıda bulunabilir miyim diye bakıyorum. Bir de tabii meselesi olmalı.

Bizum Hoca tür olarak komedi. Son dönemlerde çok fazla komedi filmi yapılıyor. Yüksek gişe yapan komedi filmlerinin çoğu absürt komedi. İçinde bir eleştirisi, siyasi metni olmayan hatta bundan özellikle uzak duran filmler. Buna karşılık Bizum Hoca bir siyasi duruşu olan, çevre doğa ilişkisine odaklanan HES yapısını eleştiren bir film. Kendi filminizden yola çıkarak komedinin Türk sinemasındakini yerini değerlendirebilir misiniz?

Bu filmde bence attığımız taş ürküttüğümüz kuşa değecek. Hep söylediğimiz gibi komedi filmlerinin geniş kitlelere yayılan, durum komedisinden uzak, sadece söz ve insanların zavallılıklarına ya da aykırılıklarına odaklanan bir filmden ziyade durum içinde konuya odaklanan bir film. Öbür filmler yapısı gereği daha geniş kitlelere yayıldıkça nitelikleri seyreliyor. Daha geniş kitleler daha az mesajı olan filmler yapmaya çalışıyorlar, herkesi kucaklasın gişe yapsın diye. Bu filmin böyle bir derdi yoktu. Tabii ki gişe derdi var fakat bu gişe derdinin yanı sıra bir mesajı da olsun istendi. Örneğin demin söylediğiniz gibi HES’ler. Doğaya sahip çıkmak ve gerçek inançlı insanların da doğayla ilgili kaygıları olduğunu, namuslu doğru dürüst din adamlarının da bulunduğunu anlatan bir film olmasına çalışıldı. Terazinin kefeleri güzel dolduruldu gibi geliyor bana. Burada dünya görüşlerimiz, dünyaya bakış açılarımız farklı da olsa doğru insan, namuslu insandan yana tavır takınan benim gibi oyuncular bu filmde oynamakta bir sakınca görmedi.

Filmde bir hoca var aslında resmi olarak hoca değil…

Bir şey ekleyeyim bunun alternatifi olarak bir tane de gerçek hoca geliyor köye. Gerçek hoca geliyor ama perspektifi olmayan sadece tutucu bir bakış açısından seyreden dünyayı, dini kuralları daha ağır bastıran, daha sevimsiz, daha sert bir hoca karakteri geliyor. Bunun karşısında daha dünyayla, doğayla alışverişi olan iki tarz hocanın çelişkileri de gösteriliyor. Bu da filmin ayrı bir tarafı. Nasıl olmalıdır din adamı, ya da dinle ilgili insanlar, nasıl iletişim kurmalıdır insanlarla bunun da açılımı veriliyor filmde. Bu da önemli bence.

Bir hocayı canlandırıyorsunuz ve bu doğa için eylemlerde bulunan bir hoca. Bunun da bir nevi ibadet olduğunu söylüyor. Bunu biraz açar mısınız?

Şöyle diyor bizim hoca: Bu doğayı Allah yarattı ve bize verdi. Biz değerlerimiz içinde doğayı da korumakla yükümlüyüz, bu da bir nevi ibadettir. İnsanların sağlığı, varlığı, mutluluğu için yaratılmış bir şeye biz de sahip çıkalım. Bu yobazlıktan, tutuculuktan uzak bir bakış açısı. Daha dünyevi bakıyor olaylara bizim hoca. Torunu için, arkadaşları için, köyü için, bölgesi için buna sahip çıkmak mutlaka gereklidir perspektifinden bakıyor.

Bazı rollere hazırlanmak gerekir, bazı rollere hazırlanmak içinse oyuncunun kendi içindeki değerlere bakması yeterlidir. Bu rol için siz nasıl hazırlandınız?

Bunların hepsi birbirini tamamlayan, birbirini kapsayan şeyler. Hiç tanımadığımız bir ortamı oynadığımız zaman mutlaka biraz incelemek, danışmak, tartışmak gereği duyuyorsunuz. Bu film için hazırlanırken bir kere bir avantajım vardı, annem Karadenizli bu yüzden dil problemini nispeten çözdüm. Oraya has söyleniş biçimlerini ben zaten büyüklerimden duymuştum. Oranın bir dil yapısı var. Ne bileyim mesela karıştırmaya gudallamak denir, kurcalamaya gurdalamak denir. Biliyorsunuz oralarda derelerle hep içeriye doğru giden kasabalar vardır. Her kasabanın deyişi değişiktir. Mesela buruna guduk, ağıza munzur derler. Ama bunu yadırgatmadan söylemek lazım. Ben annemle, ninemle konuşurken “guduğunu bu işe sokma” diyebilirim ama sinemada bunu bilmeyen insanlara anlatmak için mutlaka burnumu tutmam gerekir. Bunun gibi bir takım planlamalar yaptım. Bazı benim yanlış bildiğim şeyleri oralı çocular da oynadı filmde, onlar beni düzeltti. “Yapiyrim” diyordum ben “Cezmi Abi yapayrum de” dediler. Müzikalite zaten kulağımda. Adamın kişiliğine gelince; zaten o kadar hazırlanmış bir senaryo vardı ki önümde… Bir torunu var. Torununu çok seviyor. Torununa uçurtma yapıyor, doğa ve insan sevgisini buralarda toplamış senaryo. Bunlar da hazır unsurlardı benim için. Sadece bunları görecek göz ve sezgi lazımdı rolün oluşumunda. Bir karısı varmış, karısı ölmüş, o kadar düzgün ve namuslu bir adam ki karısının üstüne başka bir kadın istemiyor. Yalnız bir adam. Ablası var. Ablası bunu devamlı evlendirmek istiyor, buna sürekli resimler getiriyor gösteriyor. Arıları var mesela. Arılarla konuşuyor, “Her şeyinizi hazırladım sizin, çiçekse çiçek, suysa su, niye bal yapmıyorsunuz” diyor. Burada da doğayla bir alışverişi var adamın. Adamı çağdaş bir evliya gibi almış.

Biraz sizinle benzer olan tarafları var, Bozcaada bağlantınız var eviniz doğayla iç içe. Bu noktada da karakterle bir yakınlık kurdunuz herhalde.

Tabii benim işimi çok kolaylaştırdı. Benim duygularımı aktarmak için de çok hazır doneler bunlar.

Karadeniz bölgesi Türk komedi kültürünün en önemli coğrafyalarından biri. Hazır bir komedisi var, Karadenizliyim dediğin zaman ardından komedi kendiliğinden geliyor. Fakat bu aynı zamanda sinemada klişeye düşme riski yaratıyor. Bu filmde böyle bir endişeniz oldu mu?

Bu çok olağan bir şey. Ama Karadeniz insanını tanıyan birisi ki ben tanıyorum, onların sulu insanlar olmadığını çok iyi bilir. Bir kere egoları yüksek insanlardır. Çünkü iş hayatında ve bir sürü konuda gerçekten çok başarılı insanlardır. Ayrıca düşünce sistemleri nedendir bilinmez bir bilgisayar mantığıyla tepki gösteren insanlardır. Örnek vermek istiyorum bir Karadenizliye telefonla konuşurken “Ne yapıyorsun” dediğin zaman “Telefonla konuşuyorum ya” der. Onun düz bir mantığı vardır. Komedi de buradan çıkar zaten. Bir adres sorarsın ki bunu da filmde kullandık, yaşadığım için söylüyorum, bunları da ekledik “Amca Çıda köyünü biliyor musun” derler “Evet biliyorum” der ve yürür gider. Sana çıda köyünü tarif etmez. Yaşlısı, genci, çocuğu hepsi böyledir. Komedi buradan çıkıyor. Buradaki mantığı, buradaki inceliği kavradığınız zaman Karadeniz’den mizah çıkar. Bu filmde de bunları kullandık ve buradan da yola çıkarak sulu olmayan, zekâ ürünü komediler çıktı. Saftır, temizdir, dosdoğrudur, ikircik bilmeyen insanlardır Karadenizliler. İma bilmez, laf sokuşturmayı bilmez, düpedüz konuşur. Bazen düpedüz konuştuğu zaman bizim oturmuş kurallarımıza uymadığı için densiz gibi gelir. Bir komedi de buradan çıkar.

Filmin yönetmeni Artvinli , senaristi Rizeli. Sümela’nın Şifresi gibi senaryolarla haşır neşir bir senarist. Siz anne tarafım Karadenizli diyorsunuz. Bütün bunların filminize ne gibi pozitif etkileri oldu?

Ekstra bir enerji koymak zorunda kalmadık filme. Rol yaparken, ya da çekerken filmi doğal akışına bıraktık, suyun cazibesi gibi su yolunu buldu. Bir jonglörün topla rahatlıkla oynaması gibi. Sen oynasam ben oynasam topa dikkat edersin. Jonglör takır, takır oynar biz böyle oynadık, öyle çektik.

Bu yıl iki filminiz var bildiğim kadarıyla, ikisi de eleştirel komedi diyebileceğimiz türde. Siz daram da oynayan bunun örneklerini de sergilemiş bir oyuncusunuz. Geçişi nasıl sağlıyorsunuz?

Dram oyuncusu, komedi oyuncusu diye bir şey yoktur. Oyuncu diye bir unsur vardır. Özellikle Fransızlar buna comedien derler. Komedyen demek sadece komik işler yapan değil. Dramı da komediyi de rahatlıkla oynayan insana komedyen derler. Bir aktörün çok komedi filmi olur ama dram ya da daha ciddi filmlerde oynamayacağı anlamına gelmez. Eğer siz aktörseniz, duygularınıza hakimseniz, duygularınızı yönlendirebiliyorsanız, karakter tahlillerini iyi yapıyorsanız, durumu kavrayıp duruma karşı tepkilerinizi sanatsal bir şekilde gösterebiliyorsanız dram da oynayabilirsiniz, komedi de oynayabilirsiniz. Ama maalesef Türkiye’de böyle bir klişe, böyle bir yaftalama, böyle bir kategorizasyon var ve ben buna karşıyım. Buradan sizin kanalınızla yönetmenlere, yapımcılara, cast direktörlerine riske girmelerini, komedi filmlerinde oynuyor diye tanınan oyunculara risk alarak öbür tip roller verme cesaretini de göstermeleri gerektiğini söylüyorum.

Türk sinemasındaki karakter oyuncularına gerektiği kadar değer verildiğini düşünüyor musunuz? Yeşilçam’ı da düşünerek soruyorum çünkü Yeşilçam’da da star sistemi vardı, şimdi star sistemi yok ama bence yine çarpık olan bazı noktalar var.

Yeteri kadar önemsenmiyor çünkü rating’e, gişeye bakılıyor ve kolaya kaçılıyor. Örneklere bakıyorlar, bu adam ne oynadı şimdiye kadar, şöyle roller oynadı. O zaman hazır kıtadır bu, bunu alalım buraya monte edelim diye düşünüyorlar. Oysa tam tersini yapıp da yeni araştırmalara girseler büyük cevherler bulabileceklerine inanıyorum. Bugünlerde karakter oyuncusu dediğiniz ya da ciddi filmlerde ciddi roller oynayan insanlara komedi oynatın mesela. Ya da bizim gibi ağırlıklı komedi oynayan insanlara bir de öbür tür roller verin bakalım ki burada adam kendisini biraz zora soksun, efor sarf etsin. Sizin elinizde yönetmen diye bir unsur var “Kardeş bunu böyle oynama, suratını öyle yapma, şu duyguya şuradan gir” diyebilsin ve biraz efor sarf etsinler. Öyle yönetmenler tanırım ki ya aktörden korktukları için ya da kolaylarına geldiği için sadece ekranı düşündükleri için aktörle konuşmazlar bile. Aktöre yol göstermezler, aktörle tartışmazlar, aktörün sorularına cevap vermezler. Aktör soru soran insandır. “Ben neyim, nasılım, buradaki durumum ne, ben bu kadına bakıyorum ama seviyor muyum, nefret mi ediyorum” diye soran adamdır aktör. Bu sorulara cevap verecek donanımda bulunması lazım yönetmenin.

Benim size sormadığım ama filmle ilgili sizin izleyicilere söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Filmi seyretmedim daha, senaryosunu biliyorum. Çekimler o kadar zikzaklı oluyor ki duygu süreçleriniz, aktörün grafiği sinemada çok zor. Tiyatroda başlıyorsunuz, bitiriyorsunuz.

 

Serdar Akbıyık
1967 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyal Antropoloji Bölümü'nü bitirdi. Erol Simavi Vakfı Gazetecilik Bursu'nu kazanıp iki yıllık eğitimden sonra Hürriyet Gazetesi'nde istihbarat muhabiri olarak mesleğe başladı. 1992 yılında Hürriyet Yazıişleri'ne geçti. 1993'te Spor Gazetesi'ni kuran grupta yer aldı. 1996'da Hürriyet Yazıişleri'ne döndü. 1999'da Star Gazetesi kuruluşunda bulunmak için Hürriyet'ten ayrıldı. 2000-2001 yıllarında Almanya'da Star Gazetesi'ni çıkaran grupta Yazıişleri Müdürlüğü yaptı. 2002'de Türkiye'ye dönüp Star Grubu'na bağlı olan ve yeniden yayımlanan Hayat Dergisi'nde görev aldı. Hayat Dergisi'nde ve Star Gazetesi'nde sinema eleştirmenliği yaptı. 2004 yılında Star Gazetesi Yazıişleri Koordinatörlüğü görevine getirildi. Halen Star Gazetesi İnternet Yayın Müdürlüğü ve sinema eleştirmenliğini sürdürmektedir. Star Gazetesi, Kral Müzik Dergisi ve internette çıkardığı Cinedergi'de sinema yazıları yayımlanmaktadır. 2007 yılında "Türk Sineması'nı Yönetenler" adlı yönetmenlerle yaptığı röportajları kapsayan bir kitap çıkardı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.