Oscar tarihinde birçok film, yönetmen veya oyuncunun hakkının yendiğini görmek mümkün. Her şeye rağmen bu tercihleri eleştirsek de gelin hakkı yenen filmlerden ziyade “Bu filmler nasıl Oscar alamaz?” dedirten filmlere göz atalım.

  1. Oscar Ödülleri 2 Mart gecesi sahiplerini buldu. Steve McQueen’in son filmi 12 Yıllık Esaret (12 Years a Slave) yılın en iyi filmi olurken her zaman olduğu gibi tartışmaları da beraberinde getirdi. Zira Akademi üyelerinin kararları ve bu kararları dayandırdıkları gerekçeler senelerdir tartışılıyor. Kendi dinamikleri olan Akademi’nin verdiği ödüller tartışma konusu olduğu kadar, çoğu zaman da sinemaseverleri hayal kırıklığına uğratıyor. Her alanda olduğu gibi sinemaya da tamamen endüstriyel bir şov gözüyle bakan Amerikanların verdiği bu ödülleri çok ciddiye almamak gerekiyor. Ancak ne olursa olsun bu “Oscar”ın sinema açısından en prestijli ödül töreni olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Bu sebeple çok ciddiye almasak da Oscar’ı görmezden gelmek de mümkün değil. Tüm bu verileri bir araya getirdiğimizde Oscar tarihinde birçok film, yönetmen veya oyuncunun hakkının yendiğini görmek mümkün. Her şeye rağmen bu tercihleri eleştirsek de gelin hakkı yenen filmlerden ziyade “Bu film nasıl Oscar alamaz?” dedirten filmlere göz atalım.

Otomatik Portakal (A Clockwork Orange) (1971)

Zamansız bir gelecekte, İngiltere’de geçen olaylarda bir grup gencin içindeki şiddet duygusunu bastırmak için devletin geliştirdiği deneysel metot ve bu gençlerin verdikleri tepkiyi konu alan film Anthony Burgess’in aynı isimli eserinden beyazperdeye Stanley Kubrick tarafından uyarlandı. En az ideolojisiyle çığır açan kitap kadar derin etki bırakan sinema uyarlaması çekildiği dönemin çok ilerisinde bir yapım olarak göze çarpıyor. Bugün hala her izlenişte aynı etkiyi yaratan 1971 yapımı film o sene En İyi Film ve En İyi Yönetmen dahil 4 dalda aday olduğu Akademi Ödülleri’nde sıfır çekerken En İyi Film Oscar’ına Philip D’Antoni’nin yönettiği The French Connection layık görüldü.

Taksi Şoförü (Taxi Driver) (1977)

Scorsese’nin yönettiği ve Vietnam Savaşı’nın izlerini silmeye çalışan bir taksi şoförünün normal hayata dönme çabasını konu alan Taksi Şoförü, Amerika Birleşik Devletleri Kongre Kütüphanesi tarafından “kültürel, tarihi ve estetik olarak önemli” filmler arasına seçilerek ABD Ulusal Film Arşivi’nde muhafaza edilmesine karar verilmiş ancak bir Oscar heykelciği çok görülmüştür.

 Fil Adam (The Elephant Man) (1980)

David Lynch’in biyografik draması Fil Adam da Oscar’dan eli boş dönen filmlerden. Üstelik birçok major kategoride favori gösterilmiş olmasına rağmen aday gösterildiği sekiz kategoriden de ödül alamayarak Oscar tarihinin unutulmaz hayal kırıklıklarından birine imza attı. Victoria dönemi İngilteresi’nde ender görülen bir hastalık yüzünden ileri derecede fiziksel bozukluklara sahip olan John Merrick’in “Fil Adam” lakabıyla sirklerde, sokak gösterilerinde bir hayvan gibi kullanılmasını konu alan filmin aday olduğu sene ödüle Ordinary People layık görüldü.

Kızgın Boğa (Raging Bull) (1980)

Defalarca Oscar adayı olmuş olmasına rağmen sadece bir kez The Departed ile ödülü kucaklayan Martin Scorsese’nin yönetmen kategorisinde ilk adaylığı Raging Bull ile olmuştu. Kariyerine başladığı ilk yıllardan itibaren Fransız Yeni Dalgası’ndan etkilenen, özellikle Godard’ın tekniklerini kendine örnek alan Scorsese, Hollywood’u yeniden tetikleyen jenerasyona öncülük etmiş olsa da Akademi üyeleri tarafından çoğu zaman görmezden gelinmiştir. Sinema tarihinin en iyi spor filmlerinden biri olan Kızgın Boğa, Oscar’ı The Elephant Man gibi Ordinary People’a kaptırdı.

Esaretin Bedeli (The Shawshank Redemption) (1994)

Başta IMDB olmak üzere birçok internet sitesinin kullanıcı oylarıyla belirlediği sinema tarihinin en iyi filmleri listesinin zirvesine oturan Esaretin Bedeli ilginçtir ki 7 dalda Oscar adayı olmasına rağmen bir tek ödül dahi kazanamamıştır. Stephen King’in kısa hikayesinden Frank Darabont tarafından beyazperdeye uyarlanan film sinema tarihinin pek tabii ki en iyi filmi değil, ancak Oscar kazanamamış olması hayal kırıklığı.

Fargo (1996)

Sinemanın dahi kardeşleri Ethan ve Joel Coen’in en iyi filmlerinden Fargo, En İyi Film kategorisinde henüz beş filmin aday gösterildiği dönemde heykelciği İngiliz Hasta’ya kaptırdı. Bir Coen kardeşler başyapıtı diyebileceğimiz filmin Oscar’ı olup olmaması mesele değil; ancak böyle bir filmin ödüllendirilmemiş olması yazıya başlarken kullandığım “Bu film nasıl Oscar alamaz?” cümlesini kullanmak için biçilmiş kaftan.

Piyanist (The Pianist) (2003)

  1. Dünya Savaşı’nın sebep olduğu yıkımı Polonyalı bir piyanistin gözünden anlatan 150 dakikalık film, hem Adrien Brody’ye hem de filmin yönetmeni Roman Polanski’ye ilk Oscarlarını kazandırdı. Lakin, genel olarak çok iyi filmlerin olmadığı bir yarış olmasına rağmen Piyanist ne yazıktır En İyi Film kategorisinde ödüllendirilmedi ve bu listede kendisine yer buldu.

Başlangıç (Inception) (2010)

Sinema sanatının ne kadar sınırsız ve ne kadar evrensel olduğunu bir kez daha kanıtlayan Başlangıç En İyi Film dahil 8 dalda aday olduğu Akademi Ödülleri’nden dört ödülle dönmeyi başarsa da En İyi Film ödülüne o sene anlamsız şekilde The King’s Speech layık görülmüştü. Zira Sosyal Ağ, Dövüşçü ve Siyah Kuğu gibi birbirinden başarılı filmler varken ödülü The King’s Speech gibi vasat üstü bir filme kaptırmak Christopher Nolan için büyük hayal kırıklığı yaratmış olsa gerek.

Utku Ögetürk

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.