Türk sinemasının en bilindik korku figürü Gulyabani sonunda izleyiciyle beyazperdede buluşacak. Yönetmen Orçun Benli ve filmin başrol oyuncularından Deniz Uğur sorularımızı cevapladı…

Türk sinemasının sağı solu belli olmaz. 2000 sonrası sinemamızda bir korku furyası aldı başını gitti. Hasan karacadağ önderliğindeki bu furya daha çok din tabanlı bir rüzgar estirdi. Halbuki beyazperdede bilindik en eski korku figürü Gulyabani. O da Süt Kardeşler filminin bir kaç dakikasında yer almış bir kahraman. Sinema dünyasında kendine ait hiç filmi olmadan bu kadar tanınan bir başka karakter var mı bilinmez ama Orçun Benli sayesinde artık Gulyabani’nin de kendine ait bir filmi oldu. Yönetmen Orçun benli ve başrol olyuncusu ve dergimizin yazarı Deniz Uğur ile konuştuk. Buyrun okumaya…

Senaryo nasıl ortaya çıktı?

Orçun Benli: Çocukluğumundan beri korku filmlerini severim. Böyle bir tür işi çekmek istiyordum. Ama Türkiye’de dini referanslar veriliyor bu tür işine, ayetler, cinler. Ben daha çok pagan kültürünü, şaman gelenekleri, Anadolu motiflerini referans alan bir iş istiyordum. Sıfırdan bir şey yapmak değil, zaten var olan bir şeyi almak istiyordum. Bunun için en iyi örnek gulyabaniydi. Türkiye’nin her yerinde doğusunda, batısında gulyabaniyi bilirler. Hiç işlenmemişti, Türk sinemasında somut bir korku karakteri de yok. Fikir öyle başladı. Sonra araştırma süreci gelişti. Mezar taşlarını kullandık, kuyu metaforunu kullandık Mehmet Siyah Kalem’in tablosunu kullandık. Yapım, tasarımı öyle hazırladık.

Evet bizde korku karakteri yok ama bir yandan da gulyabani en fazla kullanılan karakter.

Orçun Benli: Evet öyle. Süt Kardeşler’de de vardı. Gulyabani aslında yoktur, kâhyaya kostüm giydirirler, oradakileri korkuturlar. Ama birçok insan onu gulyabani diye biliyor. Gulyabani derler ama aslında gulyabani filmde hiç yok. Bir de film komedi filmi, korku filmi değil zaten. Ama herkes “Benim en çok korktuğum şey gulyabani” der. O bir anlık plan ürkütücüydü gerçekten.

O gulyabani ile sizin gulyabani arasındaki en büyük fark nedir?

Orçun Benli: Benimki ete kemiğe bürünmüş, efsaneyi gerçeğe dönüştüren bir şey ama ucu biraz açık. Kızların korkularının yarattığı bir yaratık. Yani gulyabani aslında olmayabilir de. Perdede onu görüyoruz ama bu gerçek mi yoksa bir yanılsama mı onu daha ileride görebiliriz.

Filmin senaryosu geldiğinde rolünüzle ilgili sizi etkileyen şey ne oldu?

Deniz Uğur: Aslında filmin senaryosu bana “geldi” denemez çünkü projenin tasarlanma aşamasından beri işin içindeydim. Beni Güneş karakteri için düşünmelerinin nedeni sanırım güçlü kadın, savaşçı kadın imajım oldu. Güneş de lider ruhlu, güçlü ve eline av tüfeğini alıp Gulyabani’ye meydan okuyacak kadar cesur bir karakter.

Senaryodaki role sizin katkınız oldu mu? Yönetmenle senaryo üzerine tartıştınız mı?

Deniz Uğur: Ben Orçun Benli’yle her konuda, her fikir üzerinde sürekli tartışırım zaten. Girift düşünen, alternatif arayan bir yapım var. Orçun çok net ve direkt bir adamdır. Bence karakterlerimizin farklı olması, iş söz konusu olduğunda üzerinde çalışılan projeye katkıda bulunuyor çünkü fikir üretimini zenginleştiriyor. Ama sete çıkıldığında asla yönetmenle tartışmam. Bizim kuşağın aldığı terbiye otoriteye saygı yönündedir, film setinde de tek otorite yönetmendir, öyle olmalıdır.

Gulyabani son dönemde sıçrama yapan Türk korku sinemasına farklı bir yerden bakıyor. Yani dinsel öğelerden daha çok teenage korku türüne daha yakın. Bu tür filmlerin Hollywood versiyonlarını takip eder misiniz ve role hazırlanırken bu tür filmlerden yararlandınız mı?

Deniz Uğur: İlk gençlik dönemlerimiz zaten bu tür filmleri bol bol izleyerek geçti. Klişelerden beslenen bir yapısı var bu türün. Seyircinin gözünün aradığı, görme beklentisinde olduğu belirli ögeler var ve işin lezzeti de biraz burada. Evil Dead serisini, hatta kamera arkası çekimlerini bile izledim. Aslında bizden pek farklı çalışmadıklarını söyleyebilirim. Orada da paçaları sıvayıp suya giren kameramanlar ve ormandaki balçığın içinde gerçekten debelenen kadın oyuncular var. Tabii canhıraş çığlık atmayı bilmek de önemli. Role hazırlanırken form tutmak için nefes egzersizleri ve günde beş altı kilometreyi bulan tempolu yürüyüşler yaptım, çekimlerde de bunun çok faydasını gördüm.

Gulyabani bizim sinemamızın en bilinen ve neredeyse en eski korku figürüdür ama bir filmin çok kısa bir bölümünde görülmüştür aslında. Bu kadar bilinmesini neye bağlıyorsunuz?

Deniz Uğur: Doğru. Hatta Süt Kardeşler filminin çok kısa bir yerinde görünen Gulyabani de gerçek değildir aslında. Biz Gulyabani filminde, Anadolu mitlerinde varolan bir korku karakterini ilk kez ete kemiğe büründürdük. Filmin bu anlamda literatüre geçeceğine ve Türk sineması adına değerli olduğuna inanıyorum.

Biraz da cast’tan bahsedelim. Çok tanıdık isimler var. Nasıl hazırlandı cast?

Orçun Benli: Ben zaten yazarken genelde kişileri düşünerek yazıyorum. Yazarken gözünün önüne geliyor birisi. Mustafa’nın (Üstündağ), Orhan’ın (Eşkin) oynayacakları direkt belliydi mesela. Ceyda (Ateş) belliydi, Deniz (Uğur) belliydi, Didem (Balçın) belliydi. Ben daha senaryoyu bitirmeden kimin neyi oynayacağı belliydi.

Yönetmen senarist açısından kimlerin oynayacağını bilerek yazmak avantaj mıdır?

Orçun Benli: Bence avantaj ama şöyle bir dezavantajı var eğer onu oynatamazsan orada kalırsın. Ama ben öyle bir şey yaşamadım şimdiye kadar.

İlk filmin daha siyasi ağırlıklıydı, buysa bence gişe filmi ve Türk sinemasının kaliteli gişe filmlerine ihtiyacı var. Hepimiz biliyoruz bu piyasayı her yönetmen bir yerden sonra bir sonraki filmi kurtarmak için maddi kaygılarla film çekmek zorunda kalıyor. Gulyabani de böyle kaygılar oldu mu?

Orçun Benli: Yok ben hiç öyle çekmedim. Tür işi bir film çekmek istiyordum. Daha çok gişeyi dert etseydim ikinci işi yapmak daha risksiz olabilirdi, bu anlamda riskli ama riskli olduğu gibi avantajlı da çünkü daha önce yapılmamış bir şey. Ben aslında keyif almayınca çekemiyorum. Mesela içime sinmeyen bir sahneyi çekemem. Bayağı keyif alarak çektim, ilkini de öyle. Şimdi yine politik bir iş düşünüyorum. Dönem işi Vaka-i Şeriye. O da benim için çok keyifli, onun yanında bir tane Deliler diye politik komedi. İlla şu tür çekeyim, bir tane de yalandan komedi çekeyim, sonra da sanatsal işler çekeyim -ne demekse o- diye bir derdim yok. Ne hoşuma gidiyorsa aslında onu çekiyorum.

Türkiye’nin Anadolu’dan Orta Asya’ya kadar uzanan büyük bir tarihi var fakat biz filmlerimizde bu hikâyelerden çok fazla yararlanmıyoruz. Mesela bir on yıldır bir korku filmi furyası başladı, gerçekten belki bir tür oluşuyor ama dediğin gibi bunlar daha çok dini referanslarla çekilen filmler, hâlbuki bir Şamanizm geçmişimiz var ve bu doğa ve mistisizmle çok bağlantılı, bunlardan hiç faydalanılmıyor. Bunu neye bağlıyorsun?

Orçun Benli: Türkiye’de sadece sinemada değil her alanda sermaye belirleyici. Sen bir şey yazıyorsun, bir şey yaratıyorsun onu çekmek için para gerekiyor. Sende o para yok. Adam diyor ki “Ben buna para yatırmam” ya da “Bu olursa yatırırım. Bunu şöyle değiştirirsen o zaman yatırırım” diyor. Orada tercihler devreye giriyor, ya onu kabul edip öyle çekeceksin… Çok istisnai durumlar oluyor, para yatırmayı kabul eden yapımcılar da oluyor. Ama genel olarak belirleyici olan sermaye. Parayı veren düdüğü çalar. O yüzden de sektördeki insanların bu konuda çok ürkek olduklarını düşünmüyorum. Ama geçmiş kültürlere dönmek lazım. Bu topraklarda inanılmaz bir kültür var. Orta Asya’nın öncesi Anadolu’da da bir sürü uygarlık var. Adam geliyor Truva’yı çekiyor Amerikalı, biz çekmiyoruz aslında bizim çekmemiz lazım Truva aslında bizim hikâyemiz. Ne bileyim Demirci Kawa çekilebilir, bir Kürt yaradılış destanı . Kürt sinemacılar Demirci Kawa’yı çekmiyorlar, ilginç değil mi? Daha çok festival odaklı gidiyorlar. Ama aslında çok ideolojik bir şey Demirci Kawa, hem de fantastik. Alt metinleri var. Demirci Kawa’nın önlüğü mesela sarı, kırmızı, yeşil renk, demir döver…

Deniz Uğur: Böylesine zengin bir kültürün yok sayılmasını aklım almıyor. Bir dönem Yeşilçam’da canlandırılan tarihi kahramanlık öyküleri vardı ama hatırladığım kadarıyla dönem itibariyle şaman olması gereken Türk kahramanlar niyeyse hep müslümandı. Oysa ki Anadolu tarihinin şamanizme dayandığı tartışılmaz bir gerçek. Tarihte Türkler şamandı, islamiyet sonradan geldi. Bunda garipsenecek, ayıp bir şey yok. Kendi tarihimize sansür uygulayıp çarpıtıyoruz, sonra da bu bağnazlıkla sanatta ilerleme umuyoruz. Ne tuhaf…

Yapımcı dediklerimiz ta Yeşilçam döneminden itibaren aslında pamuk tüccarlarının para akıttığı bir sistem. Hala aslında Anadolu’nun etkileri görülmüyor mu?

Orçun Benli: Biraz değişti o. Eskiden aslında sen zaten direkt parayı alıyorsun avans olarak çekiyorsun. Sipariş üzerine film yapılıyormuş. 80’lerde o video furyası ve video satışından kazanılan paralar, yapımcıların bir kısmı oradan geliyor, video dağıtıcılığından. Sonra 90’lı yıllarda özel televizyonlar açıldığı zaman onlara iş yapmaya başlıyorlar diziler falan derken biraz o eski Yeşilçam yapım dinamiklerinden farklılık oluyor.

Senin filmine dönersek biraz Amerikan korku-komedilerine bakan tarafı da var. Bu da tür olarak bizde yapılmamış bir şey. Köklerinde Anadolu kültürünü de kullandığını söylüyorsun.

Orçun Benli: Evet türün gereklerini büyük ölçüde yerine getirdik. Bir de gulyabaniye çok altı boş değil de, bir efsaneye saygı duyarak, ona gönderme yaparak işlemeye çalıştım.

Cüneyt Arkın gibi bir efsane de filmde rol alıyor. Arkın ile çalışmak nasıldı?

Deniz Uğur: Yaşayan bir efsaneyle kamera karşısına geçmek çok etkileyiciydi. İnanılmaz heyecanlandım ve duygulandım. O hepimizin çocukluğuna damgasını vurmuş olan harika bir adam.

Film de Cüneyt Arkın’ı tercih etmenin sebebi neydi?

Orçun Benli: Cüneyt Arkın benim için çok özel bir isim. Yeşilçam döneminden benim çocukluk kahramanım. Onunla hep çalışmak da istiyorum. Burada cuk oturdu çünkü Cüneyt Arkın aslında Dünyayı Kurtaran Adam’dır. Sadece o filmde değil, Bizans’a karşı Osmanlı’yı kurtarır, Yıkılmayan Adam’da sermayeye kafa tutar, hep kahramandır. Böyle filmlerde de kahramanlara ihtiyaç vardır. Halk kahramanı hepimiz için. Düşündüm, düşündüm gulyabaniyi kim tokatlayabilir dedim ancak Dünyayı Kurtaran Adam tokatlayabilir. Cüneyt Arkın biçilmiş kaftandı. Öyle doğaüstü bir varlığı ancak o yok edebilir. Filmin finalinde yola çıkıyor “Geliyorum” diye, ikinci filmde versus yapacağım, afişleri kafa kafaya olacak.

Cüneyt Arkın ilk duyduğunda, “Abi Gulyabani çekiyoruz oynar mısın” dediğinde tepkisi ne oldu?

Orçun Benli: Şöyle bir baktı. Çok heyecanlanmıştım, yılların aktörü… Anlatmaya başladım hikayeyi, önceleri dinliyordu, Şamanizm, pagan kültür, Anadolu efsanesi konuştuk sonunda “Abi ancak sen tokatlarsın bunu” dedim. Süpermen gibi düşün, bizim Süpermenimiz de Cüneyt Arkın. Onların öyle bir tarihi olmadığı için onlar Süpermen’i yarattı. Bizde Kara Muratlar, Battal Gaziler var.

Uzun bir kariyeriniz var ama bu kariyerde sinema filminiz çok fazla değil bunun sebebi nedir? Bir kariyer planlama stratejisi mi yoksa öyle mi denk geldi?

Deniz Uğur: Burada anlatmak uzun sürebilir. Bu sorunun cevabını merak edenlerin, yazarı olduğum Cinedergi’de yayınlanan “Hassektör” yazımı okumalarını tavsiye ederim. İnternette Cinedergi arşivinden kolayca bulabilirler.

1980’lerde ve 90 ların ikinci yarısına kadar sinemamızda feminizmin etkileri görünür. Ama 2000’lere geldiğimizde kadın oyunculuk anlamında bir geri adım atıldığı söylenebilir. Bu konuda kadın oyuncuların üzerine kurulan baskı sizi nasıl etkiliyor?

Deniz Uğur: Ben üzerimde herhangi bir baskı hissetmedim ama üretilen fikirlerin sığlığından, bana gelen senaryoların sıradanlığından hep rahatsız oldum açıkçası. Sistemin uyguladığı sansür ya da yaratıcı olması gereken kişilerin kendine uyguladığı otosansür nedeniyle hiçbir önemli konuya hakettiği biçimde parmak basılamayan, suya sabuna dokunulmayan, sürekli aynı ezberin okunup durduğu, kötü bir tekelleşmenin hatta adeta “çeteleşmenin” olduğu, üstelik sıcak paranın döndüğü her sektörde olduğu gibi üzeri örtülen ciddi yolsuzlukların yapıldığı bir ortamda kadın ya da erkek, hangi oyuncu çok mutlu olabilir bilmiyorum. Keşke tek derdimiz feminizmin baskılanması olsa.

Yeşilçam döneminde Türk sineması oyuncuları daha çok dergilerin açtığı güzellik yarışmalarından gelirdi. Günümüzde modellikten oyunculuğa geçmenin bir izdüşümü olarak kabul edilebilir. Kendinizi Yeşilçam’a mı yakın yoksa 2000 sonrası sinemaya mı yakın görüyorsunuz?

Deniz Uğur: İkisi de bana ters gelmiyor. Dünyada bunun birçok örneği var. Düşünebilen, yaratıcı bir beyniniz varsa ve gerçekten yetenekliyseniz, aynı zamanda ”güzel” olmanızın hiçbir sakıncası yok yani… Ha, bunların ikisi pek birarada bulunmuyor diyorsanız o ayrıca tartışılabilir. Ama başkaları tartışsın, benim yapılacak daha önemli işlerim var.

2014 Türk sinemasının yüzüncü yılı. Bu konuda bir bilinç var mı ya da seni heyecanlandıran bir yanı var mı?

Orçun Benli: Yok, sadece yüzüncü yılı benim gördüğüm. Türkiye’de şöyle bir şey var ya kuzeyli filmleri gibi hiç konuşmayan, uzun uzun bakan, durgun, hem oyunculuk açısından hem sinematografi açısından öyle bir anlayış var, bunun adına festival filmi ya da sanat filmi deniyor. Ama biz Akdeniz toplumuyuz, zaten o yüzden gişede karşılığı olmadığını düşünüyorum. Çünkü insanlar kendilerinden bir şeyler bulmuyorlar ki. Bir öyle anlayış var, festivalleri kemiren, yiyen, bir tarafta da tamamıyla salmış gitmiş, kaba komediler. Gişeyi de onlar yapıyor daha çok. İnsanlar öbürünü izleyemiyorlar, bunlar var bu topluma daha yakın onlara gidiyorlar. Asla halkın öyle bir talebi olduğu için değil. Bunun ortasını bulamadığı için Türk sineması, iki uç var iki uçtan kendisine yakın olanı tercih ediyor. Geçmiş Türk filmlerine baktığımız zaman, Arzu Film’e falan, aslında bu toplumun tam aynası. Hem kaliteli filmlerdir, bir şeyler de anlatır, sadece komedi değil. O bahsettiğimiz filmleri, üç bin kişi, beş bin kişi, bin kişi izliyor, bazen vizyona giremiyor, diğer taraftaki de milyonlar yapıyor, onun kötü örnekleri 50 bin, 60 bin yapıyor ama 500, 600 binlik, 1 milyonluk yok. O gişe olmayınca bir acayip oluyor. Aslında o ortayı bir yakalayabilsek, bir yılda 10 tane 700 binlik, 1 milyonluk film çıksa Türkiye’den o bir yere getirecek belki sektörü, o zaman yapımcılar da daha cesur davranabilecekler. Ama şimdi bir ezber var, tutmuş olanı en azından yapma şansı var. Mesela Temel örneğinde olduğu gibi… Kimse öyle bir şey beklemiyordu 2 milyona yakın gişe yaptı. Ya tutarsa, en azından onun tutma şansı daha fazla öbürüne göre. Adam “Tarihi film, o yapıyor, bu yapıyor batıyor, iki tane adamı güldürüyorsun, eğlendiriyorsun o gidiyor” diyor.

Yüzüncü yılın bu kadar anlam ifade etmiyor olması aslında sinema adına bir dejenerasyonun ifadesi değil mi?

Orçun Benli: İşte konuştuğumuz gibi dejenere oldu. Geçmişte film festivallerinde Adana Altın Koza’da, Altın Portakal’daki bakıyorsun ödül alan filmlere Hababam Sınıfı ödül alıyor, Cüneyt Arkın’ın Deli Yusuf’u ödül alıyor, Çöpçüler Kralı ödül alıyor, Kapıcılar Kralı ödül alıyor. Böyle filmler ya da Yılmaz Güney’in filmleri ödül alıyor. Halkta karşılığı olan filmler. Yılmaz Güney de uzun uzun bakan, konuşmayan değildir. Toplumsal gerçekçi, Çukurova’da ya da İstanbul’da hikâyeler geçer. Burada faytoncunun umudunu anlatır çünkü öyle insanlar var umudunu bir milli piyango biletine bağlayan milyonlarca insan var, dolayısıyla karşılığı var. O zamanlar böyle filmler yapılıyor ve bu filmlerin festivallerde karşılıkları varken 1980’lerin ortasıyla beraber festival ödüllerine baktığınızda toplumda karşılığı olmayan filmlere döndüğünü görürsünüz. 90’lı yılların Türk sinemasına bakarsan tabii ki bir ilerleme var her anlamda. Daha fazla Türk filmi yapılıyor, daha fazla para yatırılıyor, teknoloji daha iyi ama 1970’lerin Türk sinemasına baktığın zaman gerideyiz. Neyle kıyasladığın önemli 10 yılın, 15 yılın sinemasına baktığın zaman tabii ki ilerdeyiz ama 70’ler sinemasıyla karşılaştırdığın zaman müthiş bir gerileme var. Bir kere platomuz yok. Cezaevi çekeceğin yer yok, cadde çekmeye kalksan yok.

2013’te en çok seyredilen filmler konuşuluyor, Düğün Dernek hepsini geçti, daha önce Cem Yılmaz’ın Fundamentals’i en çok seyredilen filmdi. Biri televizyondaki popülerlikten faydalanan bir film, diğeri bir standup. Bu bir sinemacı olarak seni nasıl etkiliyor?

Orçun Benli: Bu bir şey ifade etmez dünyada da var bunun örnekleri. Olabilecek bir şey. Düğün Dernek 5 milyon kişi tarafından izleniyorsa filmde bir şey vardır. 5 milyon kişiyi birileri organize edip sinemaya götürmediğine göre bir şey var demektir. Onlara ne verdiğinle ilgili. 5 milyon ciddi bir rakam. Dünyada bunun örneği var, Recep İvedik’in de dünyada örneği var.

Film Şubat sonunda vizyona girecek benim sormadığım ama sizin izleyicilere söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Orçun Benli: Değişik bir şey yapılmaya çalışıldı, büyük ölçüde kotarıldı diye düşünüyorum. Görsel kalitesi gerçekten yüksek bir film çünkü 6 ay sadece postprodüksiyon, efektlerle uğraşıldı. Gulyabaniye plastik makyaj yapıldı ama bu yeterli değildi bunun üzerine dijital makyaj da yaptık. Dolayısıyla çok gerçekçi oldu. Bir de benim için orda burada ödül almasının dışında insanlar izlediğinde belli bir beğeninin olması önemli. Seyirciye yapıyoruz zaten filmi.

Deniz Uğur: İnternet gençliği uzun mesajları sevmiyor ve okumuyor, malum. Oysa tek ümidimiz, geleceğimizin emanet olduğu gençler. Onlara ulaşabilmek için sadece şunu söylemek isterim: #sinemaiyidir

 

Serdar Akbıyık
1967 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyal Antropoloji Bölümü'nü bitirdi. Erol Simavi Vakfı Gazetecilik Bursu'nu kazanıp iki yıllık eğitimden sonra Hürriyet Gazetesi'nde istihbarat muhabiri olarak mesleğe başladı. 1992 yılında Hürriyet Yazıişleri'ne geçti. 1993'te Spor Gazetesi'ni kuran grupta yer aldı. 1996'da Hürriyet Yazıişleri'ne döndü. 1999'da Star Gazetesi kuruluşunda bulunmak için Hürriyet'ten ayrıldı. 2000-2001 yıllarında Almanya'da Star Gazetesi'ni çıkaran grupta Yazıişleri Müdürlüğü yaptı. 2002'de Türkiye'ye dönüp Star Grubu'na bağlı olan ve yeniden yayımlanan Hayat Dergisi'nde görev aldı. Hayat Dergisi'nde ve Star Gazetesi'nde sinema eleştirmenliği yaptı. 2004 yılında Star Gazetesi Yazıişleri Koordinatörlüğü görevine getirildi. Halen Star Gazetesi İnternet Yayın Müdürlüğü ve sinema eleştirmenliğini sürdürmektedir. Star Gazetesi, Kral Müzik Dergisi ve internette çıkardığı Cinedergi'de sinema yazıları yayımlanmaktadır. 2007 yılında "Türk Sineması'nı Yönetenler" adlı yönetmenlerle yaptığı röportajları kapsayan bir kitap çıkardı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.