Herşeyden önce, 80’li yıllardan beri üretmekte olan ve nev-i şahsına münhasır bir yönetmen olan Jim Jarmusch’un bir filminin festivaller dışında ilk kez ülkemizde “vizyon” şansı bulduğu bilgisini vererek başlamak isterim söze!

Only Lovers Left Alive/Sadece Aşıklar Hayatta Kalır, benim 2013 Cannes Film Festivali’nde izlediğim son filmdi. Açıkçası, Blue Is The Warmest Colour, Inside Lleywn Davis, Nebraska gibi birbirinden etkileyici birçok film izledikten sonra gerçek sinemaya doyduğumu, fakat bir Jarmusch filmini de atlamamam gerektiğini düşünerek girmiştim salona. Festivalde kişisel olarak en çok etkileneceğim filmi izleyeceğimden henüz habersizdim.

Vampir Adem(Adam) ve Havva (Eve)’nın aşk hikayesi bu. Fakat bu filmi anlatırken “vampir” kelimesini kullanmaktan da mümkün mertebe kaçınmak isterdim mümkün olsaydı; zira Twilight film serisi ve benzeri dizilerden dolayı zihinlere kazınmış bir “vampirli aşk filmi” algısı var ki, bu yapımın o şekilde anılması büyük bir haksızlık olur. Only Lovers Left Alive’daki karakterlerin vampir oluşlarının önemi aslında sadece bu ikilinin yüzyıllardır yaşıyor oldukları bilgisini düşündürmekte, bir de, ah evet, kan içmelerinde saklı…

Yüzyıllardır yaşamaya devam eden ve bir rock star olan Adam (Tom Hiddleston), modern dünya ve gittiği yer konusunda mutsuz ve ümitsizdir, kendisini hiçbir yere ait hissetmez ve Detroit’te bulunan kocaman şato evinden çıkmadan yaşar, orada kendi dünyasını kurar: eski halılar, solmuş kırmızı kadife kapitone kanepeler, plaklar, müzik sistemi, gitarlar, kitaplar (hatta biri Elif Şafak), eski, çok çok eski fotoğraflar…Oldskool diyebileceğimiz tarzda, muhteşem bir evi vardır aslında Adam’ın. Fakat mutsuzdur, ümitsizdir, aidiyetsizlik duygusuyla artık yaşamaya devam etmek istememektedir. Aslında yalnız değildir. Yüzyıllardır evli olduğu karısı Eve (muhteşem performansıyla Tilda Swinton) ise o dönemde Fas’ta yaşamaktadır. Kocasının depresyonunu hisseden Eve, uzun bir yolculuk sonrası onun yanına gelir.

Modern hayatın yaşamı ve insanı kirletişinden tiksinen Adam ve Eve için insanlar zombidirler ve onların kanları da pistir artık. Dolayısıyla, bu sanat zevkleri üstün, kültürlü vampirler için bir “gıda krizi” yaşanmaktadır. Adam da Eve de temiz kan’ı illegal yollarla, yeraltından bulurlar. Fakat temiz kanın da bir sonu gelecektir elbet, bu onlar için bir tehdittir her zaman.

Adam ve Eve öyle iyi anlaşan bir çifttir ki. Birbirlerini bütünlerler adeta. Yin ve Yang gibilerdir, Eve saçları, kıyafetleri ve durumlara yaklaşımlarıyla bembeyazken, Adam ise simsiyahtır. Fakat birbirlerine iyi gelmektedirler. Aralarında hiçbir üstünlük yarışı yoktur, sevgisizlik ve anlayışsızlık yoktur. Artık birbirlerini yüzyıllardır tanıyor ve böyle seviyor olduklarını her fırsatta hissettirirler bize. Entelektüel birikimleri ve zevkleri de aşırı uyumludur, arabayla şehri gezmeye çıktıklarında yaptıkları sohbetlerde hem yaşadıkları dönemi sorgularlar, hem de andıkları, alıntıladıkları eski sanatçılar, yaşamı anlamlandırmakta onlara eşlik eder.

Eve’nin kardeşi Ava (Mia Wasikowska)‘nın gelişi ve işleri karıştırışı sonucunda ikili birlikte Fas’a, Tanca’ya kaçar. Fas, ortadoğunun tüm geleneksel kodlarıyla karşımızdadır, müzikler, çevredeki insanlar, giyim kuşam, renkler, doku birden değişiverir. Sanki kurtuluş sanattadır, sanat ta ortadoğu’da bambaşka geleneksel bir kimlikle karşılarındadır. Eve alışıktır bu ortama, Adam ise büyülenir. Temiz kan ise tükenmiştir artık, ne yapacaktır bu müthiş çift? Ne kurtaracaktır onları? Aşk mı?

Usta yönetmen bir söyleşisinde, hiçbir şeyin orijinal olmadığını söyler. Elbette ki çalarız der. İnsanoğlunun, çevrelendiği herşeyden etkilenerek bir sanat eseri meydana getiriyor oluşunun kaçınılmazlığını anlatmaktadır aslında. Eski filmler, yeni filmler, müzikler, kitaplar, resimler, fotoğraflar, şiirler, rüyalar, sohbetler, mimari, köprüler, sokak tabelaları, ağaçlar, bulutlar, su, ışık ve gölgeler bizi çevrelemişken bunlardan nasıl etkilenmeyiz, diye devam eder Jarmusch. Ve Jean-Luc Godard’ın bir sözünü hatırlatır: “Birşeyleri nereden aldığınız değil, nereye götürdüğünüz önemlidir.”

Evet, bu filmde de yönetmenin etkilendiklerini nasıl biçimlendirip başka bir boyuta taşıdığını görüyoruz. Punk ruhunu her zaman dile getiren ve aslen müzisyen de olan yönetmen, gazetecilik okumuş, şiir ve edebiyatla yakından ilgili, aslında kültür ve sanatın tüm çeşitlerine aşırı ilgisi neticesinde bu birikimini filmlerine yansıtmayı doğru bulan ve bunu da büyük bir başarı ve nev-i şahsına münhasırlıkla yapan biri. Jarmusch, bence yaşama her zaman büyük bir açlık duyan ve algıladığı herşeyden olağanüstü etkilenen, yaşamı farklı okuyan bir “Adem”. Modern bağımsız sinemaya bambaşka bir boyut getiren yönetmen, önceki filmlerinde de daha önce izlemeye alışık olmadığımız hikayeler, anlatım ve çekim stilleriyle farkını ortaya koymuştur. Özellikle izlemeye doyamadığım, Stranger Than Paradise, Coffee and Cigarettes ve Broken Flowers’tan sonra Only Lovers Left Alive, kişisel en iyi filmler listemde baş sıraları çoktan aldı bile! Hazır vizyon fırsatı bulmuşken filmi kaçırmamanızı ve eğer henüz vakit ayıramamışsanız, işine aşık olduğundan emin olduğum Jim Jarmusch sinemasına bir dönüp bakmanızı tavsiye ediyorum! Zira sadece aşıklar hayatta kalıyor!

Melis Zararsız

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.