HER… Sanal dünyanın başını alıp gittiği günümüzde insanoğlunun yapay zeka algısı da sınır tanımaz bir hale gelmeye başladı.

Dijital dünyaya dair çekilen filmler özellikle bilim kurgunun alt türü siber punk etkileşimleri altında bizi geleceğin dünyasına götürmekle kalmıyor sanki gerçekmiş algısıyla bizi içine çekiyor. Öyle ki artık yapay zeka ekseninde insanlarla cyborg veya robotların savaşından çok iletişimlerine, birbirini anlama çabalarına odaklanıyor. İnsanoğlu bu dijital dünyanın sınırlarını zorlamaya, anlamaya çalışıyor. Özellikle günümüzde gelinen nokta bizi daha da çok sorgulamaya itmekte. Hollywood filmleri bu dijital dünya ile insan arasındaki köprüyü kurmaya çalışmış ‘ya olursa’ algısı altında bizleri kurmaca hikayeler ile geleceğin dünyasına sokmasa bile kapıdan bakmamıza olanak tanımıştır. İşin merak ve eğlence yanını bir köşeye bıraktığımızda ise ortaya çıkan insanların bu dijital dünyada yalnızlaşması olgusu, teknolojik gelişmeler ve sanal platformların çeşitlenmesi ile kendisini göstermeye başlamıştır. İnsanlar duygularını gerçek insanlarla paylaşmak yerine kendi yarattıkları, kafalarındaki ‘mükemmel’ kişilere göstermeyi tercih etmeye başlamışlardır.

Bunun en basit örneği internet cafelerde rahatlıkla görebileceğiniz RPG oyunlarına olan ilgidir. Özellikle gençlerin ‘hayali karakter yaratma’ sevdası aslında filmimiz ‘HER’ün temel noktalarından biri denebilir. Çünkü yaratılan bu hayali karakter kişinin kafasındaki imgeyi canlandırır. Bir amazon mu, bir savaşçı mı yoksa bir barbar ya da büyücü mü? Bu basit örnekten bile insanların hayali bir kahraman yaratma, onu yönetme, onun yerine geçme ya da onunla bağ kurma isteğini anlayabiliriz.

2002 yılı Andrew Niccola yönetmenliğindeki S1m0ne filmini hatırlayacak olursak yaratılmış sanal bir karaktere canlıymış gibi misyonlar yüklenmekteydi. Al Pacino’nun canlandırdığı Viktor Taransky, dijital mükemmel bir aktris yaratarak onu sanki gerçekmiş gibi televizyon programlarında kullanmış ve bundan büyük kar etmişti. Buradaki esas nokta dijitiali gerçek yapmaya çalışma, kişinin kafasındaki gibi tasarlaması. Yani Taransky, kafasında yarattığı ‘mükemmel’ kadını dijital platforma taşımış ve yarattığı bu kadınla tv sektöründeki işlerini yoluna koymuştu. 2013 yapımı Spike Jonze imzalı ‘Her’e baktığımızda ise olayın yine dijital platformda karakter yaratma olduğunu görmekle beraber ana unsurun daha farklı bir yöne kaydığını fark edebiliriz. Filmde yakın gelecekte olduğunu tahmin ettiğimiz bir zaman diliminde insanların dijital dünyada nasıl git gide yalnızlaştıklarını, gerçek dünyadan kaçıp hayallerindeki ‘sorunsuz’ ilişkiyi kurmak istemelerini ama bunun da bir yerde –ve her halukarda- patlak verdiğinin altı çiziliyor.

Dijital Dünyaya Sığınmak

Başından sorunlu bir evlilik geçirmiş olan Theodore (Joaquin Phoenix) teknolojinin de imkanlarıyla bir işletim sistemi olan Samantha ile tanışır. Theodore kendisini yalnız hisseden son derece duygusal bir adamdır. Eski karısıyla birlikte güzel anıları vardır fakat bir yerden sonra evlilikleri yürümez, uzatmalı bir boşanma sürecine girerler. Theodore yıkılmıştır. İşte tam bu çöküş sırasında dijital platformda tanıştığı bu yapay kişilik tam da Theodore’un istediği özelliklere sahiptir. Anlayışlı, sevecen, bağlı, ilgili ve dahası daima Theodore’a odaklanmış… Eski karısıyla son dönem yaşadığı o kopukluklar, ayrılık acısı bir anda uçup gitmiştir. Bir kulaklık vasıtasıyla 7/24 rahatlıkla konuşabildiği Samantha dijital bir karakter olsa da tümüyle romantik Theodore’un her zaman aşık olmak istediği karakterdir. Samantha dijital platformda bir işletim sistemi olduğundan her türlü bilgiye kolaylıkla erişebilmektedir. Theodore’un sevdiği/seveceği her şeye rahatlıkla erişebilmekte, onunla bunları paylaşabilmekte hatta Theodore’un sorunlarını bile çözebilmektedir. Bu duygusal süreç Samantha’nın dijital platformun genişliğini keşfetmesi ile sekteye uğrayacaktır ve olan yine zavallı duygusal Theodore’a olacaktır…

İnsanoğlunun siber dünyada yalnızlaşması, internet, akıllı cep telefonları, oyun konsolları ile şimdiden şekillenmiş durumda. İnsanlar sosyal yaşamdan kaçarak, yeni insanlarla tanışarak değil de hali hazırda kafalarındaki tek bir tuş ile yaratabilecekleri ortamlara kaçmayı daha kolay bulmaktadır. Bu da teknolojinin beraberinde getirdiği negatif etkilerden birisi olsa gerek. Samantha ile Theodore’un ilk muhabbetleri, tartışmaları ve kıskançlık krizleri aslında normal bir ilişki sürecine dair ne varsa bize veriyor ve şunu anlıyoruz, bir işletim sistemi de olsa hiçbir şeyin garantisi yok. Ne kadar sevsek de aldatılabiliriz, terk edilebiliriz ya da sorumsuzlaşabiliriz. Bu geleceğin dünyasında da pek farklı değil. Theodore’un kısa kesitler halinde karısıyla yaşadığı güzel anılar ve sonrasında gördüğümüz tartışmalı halleri de ironik olarak sanal dünyada aynı şekilde görülmektedir. Samantha’nın kusursuz yapay karakteri bile arkasını dönüp gidebilmekte, yeni tanıştığı diğer işletim sistemlerinden etkilenebilmektedir. Buradaki odak nokta, bizler kafamızda yarattığımız mükemmel insan ya da mükemmel ilişkiyi sosyal yaşamımızda gerçek insanlar arasında bulamıyorsak dijital platformda da bu değişmeyecektir. Çünkü bize resmedilen dünyada karşımızda bizi asla terk etmeyecek mükemmel bir kadın/erkek sunulmamakta. Sadece kafamızda anlaşabileceğimiz portre ile tanışma fırsatı bulabilmekteyiz. Ve gerisi belirsiz…

Sanal Dünyada Bile İnsan Duygusu Değişmez

Duygusal kişilik Theodore’un işletim sistemi Samantha ile ilk kopuş anlarında, tıpkı karısı ile tartışmalarından sonraki yalnızlık ve acı hissini görmek mümkün. Theodore’un karısı Catherine’in (Rooney Mara) ona ‘bir laptopa aşıksın’ lafına karşın ‘o sadece bir işletim sistemi değil, daha fazlası’ diyerek karşılık vermesi aslında ne kadar duygusal, yalnız ve bir o kadar gerçeklikten kopmuş birinin bize yansıtıldığının kanıtıdır. Theodore, yalnızlıkla savrulmuş tek insan değildir. Onun gibi pek çok insan hatta sevgilisinden yeni ayrılmış arkadaşı Amy’nin (Amy Adams) bile bu işletim sistemlerinden birine kendisini kaptırmış olması, dijital çağda Theodore gibilerin ne denli fazla olduğunun/olacağının da bir göstergesi aslında. Dünyada bir sürü kalbi kırık, kırılan insan var ve bu insanlar hayallerindeki gerçek aşkı bulmak için dijital platformlara sarılıyorlar. Peki neden? Kalpleri kırılan, tekrar tekrar düşen bu insanlar sosyal çevrelerinden bulamadıkları ilgiyi neden sanal bir dünyadan bekliyorlar? İşte bunun cevabı da filmde gömülü. Bizler aslında insanları olduğu gibi sevmek, hatalarını kabullenmek ya da gerekirse kavga etmek yerine kaçmayı tercih ettiğimiz sürece daima mükemmel sevgiliyi arayacağız.

Theodore’un filmin sonlarına doğru karısı Catherine’e attığı e-mail ve söylediği sözler aslında hem Catherine hem de Samantha’yadır. Çünkü ilişkide sanal ya da gerçeklik kalmamıştır. Denklem artık aynıdır. Tıpkı gerçek bir insan olan Catherine gibi sanal bir karakter olan Samantha’da duyguları olan gerçek bir insan gibi davranmakta hatta Theodore’u terk etmektedir. Duygusal Theodore ise finalde arkadaşı Amy ile çatıya çıkıp şehrin ışıklarına bakarlar. Yalnızdırlar ve gerçeğin farkına varmışlardır. Kalp kırıklıkları daima olacak, arayış daima sürecek ve bizler, bizi tamamlayan insanı buluncaya kadar hatta bulduktan sonra bile kalbimizle savaşmaya devam edeceğizdir. Mükemmel yoktur, dijital platformda bile… Yarattığımızı sandığımız ve bizi terk etmeyecek gözüyle baktığımız şeyler bile bir şekilde hayatımızdan çıkıp gidebilir. Değişen dünya, değişen teknoloji bizlere pek çok imkan tanırken kadın-erkek ilişkilerinde kurulan denklemin aslında daima var olacağı gerçeğini de bize gösterir. Şayet düşünemeyen sadece istediklerimizi yapan sıradan bir robot alıyorsak o zaman durum farklı. Ama insan doğasında karşıdakinin köle olmasını değil, daima düşünmesini bizi biz olduğumuz, yaptıklarımız, düşüncelerimiz, hareketlerimiz için sevmesini bekleriz. Bu nedenle yaratılacak sanal bir karakter bile insanın sadece temel ihtiyaçlarını karşılamaya yetmez. İnsan duygularıyla hareket eden bir varlık ve bu dünyada acı tatlı her türlü duyguyu yaşayarak beslenir, büyür. Samantha belki de Theodore’u gerçekten sevdi, sanal bir karakter olsa bile ama bu yeterli mi? Dokunmadan, sarılmadan, gözlerine bakmadan, ya da bir gün çekip gitmeyeceğinden emin olmadan. Peki fark nedir, sadece hayalimizdeki varlığı yaratmış olmak mı? Bu kadarı yetecek mi insanoğluna? Dahası gerçek bir karaktermiş gibi Theodore’un yaklaştığı Samantha, Theodore günün birinde ölüp gitse bile onun için yas tutacak mıdır? Herhalde bunu sanal bir karakterden beklemek de en az Theodore’un Samantha ile bir ömür geçirmek istemesi kadar mantıksız olurdu. Samantha’nın da dediği gibi ‘Hiçbirimiz bir dakika önce olduğumuz kişi değiliz ve öyle olmaya da çalışmamalıyız. Bu sadece acı verir…’

Egemen Tokatlıoğlu
1981 İzmit doğumlu. Filmlere olan ilgisi 80’lerde eve video girmesi ile başladı. 80-90’ların akla kazınan kült filmlerini repliklerine kadar ezberledi. Korku, bilim kurgu ve fantastik türüne ayrı bir ilgisi vardı. 8 yaşında beyazperde ile ilk tanışmasından sonra sinema vazgeçilmez tutkusu oldu. Aynı zamanda bilgisayar, atari oyunları ve çizgi romanlarla içli dışlıydı. Commodore 64’ü ile sabahlara kadar oyunlar oynadı.Taşınmalar nedeniyle İzmit, Ankara ve Isparta’da farklı okullarda ilköğretim ve liseyi tamamladı. Üniversitede Turist Rehberliği bölümünü bitirdikten sonra çok istediği Radyo, Televizyon ve Sinema bölümünde yüksek lisans yaptı. Korku sinemasına olan düşkünlüğü nedeniyle yüksek lisans tezini “1960-1990 Yılları Arasında Amerikan Korku Sinemasındaki Muhafazakârlık” üzerine yazdı. Amerikan korku sinemasının dönemin toplumunun psikolojik,ahlâki ve siyasi yapısına nasıl ayna tuttuğunu inceledi. Pek çok kurumsal firma, haber sitesi, dergide içerik yazarlığı ve editörlük yaptı. Şu anda hala metin yazarlığı ve editörlük yaparken aynı zamanda bazı online platformlarda, basılı dergilerde sinema yazıları, eleştiriler yazıyor, özel dosyalar hazırlıyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.