Martin Scorsese çocuk yaşta astım olmasaydı belki o muhteşem filmlerini seyredemeyecektik…

 1942’de New York’un bir işçi mahallesinde dünyaya gelen Martin Luciano Scorsese’nin o günlerde geçirdiği rahatsızlığın ileride çok büyük bir yönetmen olmasına yol açacağı, hiç kuşku yok ki ne ailesinin ne de kendisinin aklına gelmiştir.

Yakalandığı astım hastalığı sebebiyle arkadaşları gibi sokaklarda koşuşturamayan Martin, tüm vaktini evde geçirmek zorunda kalmış ve sinemaya olan aşkı da bu yıllarda başlamıştır. Dindar bir ailede yetişen Martin Scorsese, ailesinin baskısıyla rahip okuluna gönderilmiş ancak hayallerinin uçsuz bucaksız olması sebebiyle kısa sürede oradan ayrılarak önce edebiyat ardında da sinema okuyarak çocukluğunun hobisini profesyonel bir kariyere doğru yönlendirmiştir.

Kariyerine başladığı ilk yıllardan itibaren Fransız Yeni Dalgası’ndan etkilenen, özellikle Godard’ın tekniklerini kendine örnek olan Scorsese, Frank Capra, Orson Welles ve Alfred Hitchcock gibi usta yönetmenlerin ardından bir bocalama dönemine giren Hollywood’u yeniden canlandırarak, Brian De Palma ve Steven Spielberg gibi yönetmenlerle birlikte yeni bir jenerasyonun oluşmasında büyük rol oynamıştır.

 

Martin Scorsese, 2011 yılında çektiği Hugo’nun ardından iki yıl sonra Para Avcısı (The Wolf of Wall Street) ile geri dönüyor. Film ABD’de vizyona girmeden önce uzun süre gündemi meşgul etmeyi başardı. 24 yaşında Wall Street’e giriş yaptıktan sonra hayal edilemeyecek bir servete ve lüks fantezilere sahip olan, Jordan Belfort’un gerçek hikayesinden uyarlanan film, 5 dalda Oscar için yarışacak.

 

Para Avcısı (The Wolf of Wall Street)’nın bu ay vizyona giriyor olmasını bahane edip, Hollywood’un yakın dönemine damgasını vuran, sinemanın ne denli büyüleyici bir sanat olduğunu kanıtlayan Martin Scorsese’nin kariyerine kısaca bir göz atalım.

 

“Önemli olan, karakterin filmin bitiminden sonra ne yapacağıdır. Asıl acı, karakterin bir filmin içinde yaşamaya devam edecek olmasıdır.”

 

Mean Streets (1973)

 

Birkaç kısa film denemesinin ardından kariyerinin başlangıcı sayılabilecek filmlerden birine imza atan Scorsese, Mean Streets ile suç ve dram türlerinde ne denli başarılı bir yönetmen olacağının ilk sinyallerini vermiştir. Başrolünde ileride sıkça birlikte çalışacağı Robert De Niro’ya yer veren Scorsese, dört arkadaşın önce birbiriyle daha sonra da çevreleriyle olan ilişkilerini Mean Streets’in merkezine almıştır. Lakin bu filmin en önemli özelliği Scorsese’nin isminin daha yüksek sesle anılmasından ziyade yönetmenin oyunculara bağladığı kamera yöntemiyle (snorricam) kendinden sonraki filmlere de öncülük etmiş olmasıdır. Birçok sinemasever tarafından en sevilen Scorsese filmi olarak da görülen Mean Streets seneler sonra dahi aynı keyif ve heyecanla seyredilecek filmlerden.

 

 

“Robert de Niro, Taxi Driver’da yorumlayacağı karakterin hangi hayvana benzediğini sormuştu. Ona, ‘Niçin bir kaplan olmasın?’ dedim. O ise, ‘Hayır; daha çok bir kurt gibi, daima gözetleyen, bekleyip fırsat kollayan biri.’ diye cevap verdi. Ve bunu söyledikten sonra kurtları izlemek için hayvanat bahçesine gitti. Bu davranışını çok takdir ettim, çünkü oyunculardan çok şey beklerim.”

 

Taksi Şoförü (Taxi Driver) (1976)

 

Scorsese’nin 1976 yılında çektiği Taxi Şoförü için ilk söylenmesi gereken çekildiği dönemin çok ilerisinde bir yapım olduğu olmalı. Vietnam Savaşı’nın izlerini silmeye çalışan bir taksi şoförünün normal hayata dönme çabasını konu alan filmin 1994 yılında Amerika Birleşik Devletleri Kongre Kütüphanesi tarafından “kültürel, tarihi ve estetik olarak önemli” filmler arasına seçilerek ABD Ulusal Film Arşivi’nde muhafaza edilmesine karar verilmiştir. Robert De Niro’nun ne denli büyük bir oyuncu olduğunun, Scorsese’nin ise dönemin en başarılı yönetmenlerinden olduğunun ispatı niteliğindeki Taxi Şoforü, yalnızca Scorsese’nin filmografisinin değil aynı zamanda Hollywood tarihinin de en önemli filmlerinden biridir.

 

Kızgın Boğa (Raging Bull) (1980)

 

Yine Martin Scorsese ve yine Robert De Niro…

İkili beraber çalışırken, aynı zamanda Hollywood tarihine de adlarını altın harflerle yazdırmaya devam ettiler. Robert De Niro, hayat verdiği Jake La Motta rolüyle Oscar heykelciğini kucaklarken, Scorsese de tarihin en iyi spor filmlerinden birine, belki de en iyisine imzasını atmış oldu. Bir boksörün en iyi olabilmek uğruna hırsına yenik düşerek elindeki her şeyi birer birer kaybedişini acımasızca gözler önüne seren film, klasik bir Scorsese filmi diyebileceğimiz kadar karakteristik. Üstelik ilerleyen yıllarda da sıkça filmlerinin merkezine aldığı “kaybeden” hikayelerinden güzel bir örnek olma özelliği taşıyor.

 

“Benim bütün filmlerim hayatta birbirimize nasıl davrandığımızla ilgilidir. Ne zaman ilgimi çeken bir film çıksa, mutlaka kişinin toplum içinde varolma ve yaşama biçimiyle ilgilidir.”

 

Sıkı Dostlar (Godfellas) (1990)

Özellikle hareketli kamera kullanımıyla öne çıkan, zira sinemasal anlamda bir yönetmenlik dersi niteliği taşırken elindeki konuyu da titizlikle işleyerek uzun süresine rağmen seyircinin sıkılmasına izin vermeyen Sıkı Dostlar, bir Scorsese başyapıtıdır. Yeraltı dünyasına objektif bir bakış sunarak, doğru ve yanlışı seyirciye yalın bir dille sorgulatan film özellikle Robert De Niro ve Ray Liotta’nın olağanüstü performanslarıyla hafızalarda birçok sahnesiyle yer etmiştir. Ailesinin de etkisiyle, Scorsese filmlerinde din çoğu zaman önemli yer kaplarken, Sıkı Dostlar’daki arkadaşlık hikayesi seyircinin birçok farklı konuyu sorgulamasına imkan sağlıyor.

 

“Benim için sinema kilise gibidir.”

 

Masumiyet Çağı (The Age of Innonce) (1993)

Suç filmleriyle dolu filmografisinin arasında ilk bakışta göze batan Masumiyet Çağı, Scorsese’nin farklı türlerde de başarılı olabileceğini kanıtlayan güzel örneklerden biri olarak öne çıkıyor. Dönem filmi çekmenin zorluğu göz önüne alındığında, başarılı dönem filmlerinden biri olarak adlandırabileceğimiz film için bir erkeğin kaybediş öyküsü diyebiliriz. Farklı türlerde yer verdiği bu kaybeden öyküsünü bir dönem filminin içine başarılı bir şekilde yedirdiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Filme konu olan dönemin havasını seyirciye yansıtmakta oldukça iyi bir iş çıkartıldığını söyleyebileceğimiz Masumiyet Çağı’nda, Daniel Day-Lewis, Michelle Pfeiffer ve Winona Ryder’ın oyunculukları da en az diğer detaylar kadar başarılı.


New York Çeteleri (Gangs of New York) (2002)

 

Bu zamana kadar çoğu filminde Robert De Niro ile çalışan Martin Scorsese, New York Çeteleri ile birlikte filmlerinde başrolü Leonardo DiCaprio’ya vermeye başladı. Filmlerinin bir çoğunda Amerika’yı merkezine alarak ülkenin suç tarihine dair hikayeler anlatan Martin Scorsese, 2002 yılında Herbert Asbury’nin aynı adlı kitabından uyarladığı New York Çeteleri ile Amerika’nın kirli tarihini kendi üslubuyla selamlayarak türün hayranlarına seneler geçtikçe değerlenecek bir film armağan etmiş oldu.

 

“Sinemada şiddet, rahatsız edici ve salakça görünmelidir; gerçek hayatta olduğu gibi.”

 

Göklerin Hakimi (The Aviator) (2004)

 

Bu zamana kadar bahsettiğimiz filmlere geri dönüp baktığımızda karşımızda Amerikan sinemasının gelmiş geçmiş en büyük yönetmenlerinden biri olduğu aşikar. Lakin, Taksi Şoförü, Kızgın Boğa ve Sıkı Dostlar gibi başyapıtlar üretmiş olmasına rağmen Akademi tarafından ödüllendirilmeyen Scorsese, Göklerin Hakimi ile siz vermezseniz bu ödülü ben kendim alırım dercesine Oscar’a oynayan bir filme imza atmış oldu. Leonardo DiCaprio’nun başrolde olduğu ve Howard Hughes’un gerçek hikayesinin anlatıldığı film her ne kadar iyi kotarılmış olursa olsun, klasik bir Scorsese filminden oldukça uzak olması sebebiyle yönetmenin sinematografisinde de arka sıralarda kalmıştır. Zira film Scorsese’ye arzuladığı heykelciğe kavuşmasını da sağlayamamıştır.

 

“Sinema, çerçevenin içinde ve dışında olanların bütünüdür.”

 

Köstebek (The Departed) (2006)

 

Göklerin Hakimi ve New York Çeteleri ile açık şekilde Oscar’a oynayan ancak bu amacına ulaşamayan Scorsese, Köstebek ile hayalini kurduğu heykelciğe geç de olsa ulaştı. Polis teşkilatının içine sızmayı başaran bir köstebek ile tam tersi kendisini yeraltı dünyasına kanıtlayan bir polisin sıra dışı hikayesinin anlatıldığı film kusursuz kurgusuyla öne çıkıyor. İki farklı dünyanın aslında birbirlerine ne kadar benzediğini gösterirken oldukça cesur davranan Scorsese, bu benzerlikleri sunarken yarattığı gerilimle de filmi seyreden herkesin koltuğuna çakılmasını sağladı. Scorsese’ye En İyi Yönetmen kategorisinde Oscar kazandıran film toplamda En İyi Film dahil 4 dalda Oscar ödülüne layık görüldü.

 

Zindan Adası (Shutter Island)
Scorsese’nin suç temasını işlediği filmler arasında en sıra dışı tarza sahip olan yapım Zindan Adası, türü sevenler için “Shutter Island tarzında bir film önerir misiniz?” diye sorulabilecek kadar değerlidir. Hayal ile gerçek arasındaki farkı anlamamıza izin vermeyen film, Leonardo DiCaprio’nun üzerine yapışan “Jack” rolünün silinip tam anlamıyla olmuş bir oyuncu olduğunu kanıtlayan yapımdır. Anlattığı dönemi kostümünden, müziğine eşsiz bir şekilde yansıtan Zindan Adası belki Scorsese ustanın en iyi filmi olmayabilir ama en sıra dışı işi olduğu kesin.

 

“Bütün duygusal şiddet, aktörlerce değil, kamera tarafından yaratılmalıdır.”

 

Hugo (2011)
Kariyerine birçok dönem filmi sığdıran Scorsese, bu kez Avrupa’ya Paris’e götürdü hayranlarını. Sinemanın mucitleri Lumiere kardeşlere saygı duruşunda bulunan Hugo, konusu itibariyle her yaşa hitap edebilecek bir film olurken, Scorsese’nin estetik dokunuşlarıyla usta elinden çıktığını her karesiyle hissettirmeyi başardu. 11 dalda Oscar adayı olup 5 dalda ödülle dönen film kendi adıma 2011’in en güzel sürprizlerinden biri olmayı başardı.

 

Ve son olarak yazıyı hazırlamamıza vesile olan Para Avcısı’yla yaşanmış olaylardan esinlenmeyi seven Scorsese, bu kez inanılmaz bir hayata sahip Jordan Belfort’un hikayesini beyazperdeye aktarıyor. Üstelik bu çılgın adamı canlandırması için de bir kez daha Leonardo DiCaprio ile çalışırken “Bu kez sana Oscar kazandıracağım.” dercesine muazzam bir fırsat sunuyor. Birçok yatırımcıyı aldatarak kısa zamanda bir para makinasına ve bu paraları harcama konusunda hayal gücünün sınırlarını zorlayan Belfort’un hikayesi hakkında ufak bir araştırma yaptıktan sonra film için heyecanlanmamak mümkün değil üstelik heyecanlanmak için sadece Scorsese gerçeği bile yetecekken.

 

 

Utku Ögetürk

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.