Re-make (yeniden çevrim) filmler kuşkusuz sinema tarihi boyunca hep vardı fakat 2000 sonrasında ayrı bir furyaya dönüştü.

Özellikle özgün hikaye anlatımı yaratmada sıkıntı çeken Hollywood başta olmak üzere birçok ülke, farklı ülke sinemalarının başarılı örneklerini yeniden uyarlamak ya da bire bir aynısını kopyalamak suretiyle harekete geçti. Gerçek şu ki, kimse özgün ama kötü bir filmin yeniden çevrimini yapmak istemez. Dolayısıyla sinema tarihine başyapıt, kült ya da iyi bir tür sineması örneği olarak geçmiş filmlerin yeniden çevrimleri yüksek oranda hayal kırıklığı yaratmıştır. Fakat kimi zaman nitelikli yönetmenlerin, güçlü oyuncu kadrosunun, daha yüksek bir teknik donanımın etkisiyle bazı re-make filmler orijinallerinden daha güçlü bir sinema duygusuna ulaşıp yetkin bir esere dönüşebilmiştir.

 

Sinemaseverlerin her daim gönlünde taht kurmuş, Uzakdoğu sinemasından çıkan en güçlü filmlerden biri olan Oldboy, Spike Lee tarafından bu yıl tekrar beyazperdeye uyarlandı. Sinefillerin dokunulmasını sevmediği filmlerden olan Oldboy’u daha önce Steven Spielberg, başrolde Will Smith’i oynatarak uyarlamak istediğini söylemiş fakat gerek aldığı tepkiler gerek yapımcı firmayla anlaşmazlıklar sebebiyle proje iptal edilmişti. Spike Lee ise tüm tartışmalara rağmen Josh Brolin, Mia Wasikowska ve Sharlto Copley’li kadrosuyla Oldboy’u beyazperdeye yeniden uyarladı. Oldboy’un bu ay Hollywood tarafından yeniden çevriminin vizyona girecek olmasıyla, özellikle 2000 sonrasında bir furyaya dönüşen yeniden çevrim filmleri tekrar hatırlamakta fayda var.

 

 

Vanillla Sky (2001)

 

Alejandro Amenabar’ın 1997 yapımı Abre los ojos filminden uyarlanan Cameron Crowe imzalı Vanilla Sky, vizyona girdiği dönemde anlaşılamamış ve fiyasko ilan edilmişti. Fakat zaman geçtikçe filmin kendine has bir hayran kitlesi oluştu. Orijinalinden daha yüksek bir bütçeye sahip olan ve Tom Cruise, Cameron Diaz, Penelope Cruz gibi oyuncuları barındıran film, yapılabilecek en güzel yeniden çevrimlerden biri olsa da, hiçbir zaman bir başarı olarak ilan edilmedi. Buna rağmen orijinal filmden çok daha fazla bilindi ve konuşuldu.

 

Planet of the Apes (2001)

 

Franklin J. Schaffner’ın 1968 yapımı bilimkurgu klasiği Maymunlar Cehennemi’ni yeniden uyarlayan vizyon sahibi yönetmen Tim Burton, 100 milyon dolar bütçesine rağmen en kötü remake filmlerden birine imza atarak zamanında şok etkisi yaratmıştı. O zamana kadar Beetlejuice, Edward Scissorhands, Ed Wood gibi filmlere imza atan Burton’dan böyle bir film çıkması, hem “Maymunlar Cehennemi” hayranlarını üzmüştü, hem de Burton’u bir süreliğine (2003’teki Big Fish’e kadar) zan altında tutmuştu.

 

The Ring (2002)

 

Hideo Nakata’nın 1998 yapımı tüyler ürpertici korku filmi Ringu, her başarılı Uzakdoğu korku filminde olduğu gibi Hollywood’un dikkatini çekmiş ve Gore Verbinski tarafından beyazperdeye uyarlanmıştı. Dünya çapında büyük bir başarı yakalayan Halka, zamanında Samara karakteriyle birçok kişinin korkulu rüyası olmayı başarmıştı. Başarılı yeniden çevrimler arasında yer alan Halka, popülistliğiyle orijinalini fazlasıyla geride bıraksa da, Ringu’yu daha başarılı bulan bir kesim de hala mevcuttur.

 

Solaris (2002)

 

Bilimkurgu edebiyatının ustalarından Stanislaw Lem’in romanından uyarlanan, Andrei Tarkovsky’nin 1972 yapımı 167 dakikalık başyapıtı Solaris, 2002 yılında Steven Soderbergh tarafından uyarlanmıştı. 2001’de 1960 yapımı Ocean’s Eleven’ı başarıyla yeniden uyarlayan ve George Clooney’i başrolde oynatan Soderbergh, yine Clooney ile işbirliği yapmasına rağmen büyük bir başarısızlığa imza atıyordu. Karşısında bu sefer hem Lem, hem de Tarkovsky gibi iki ustanın eseri bulununca sert kayaya çarpan Soderbergh’in 99 dakikalık Solaris’i bazı kesimleri tatmin etse de, çok geçmeden unutulup gitti bile.

 

The Departed (2006)

 

Alan Mak ve Wai-keung Lau imzalı 2002 yapımı Infernal Affairs, Uzakdoğu sinemasından çıkan güçlü ve özgün bir polisiye film olmasıyla Hollywood’un dikkatini üzerine çekmekte gecikmemişti. Martin Scorsese tarafından 2006’da The Departed adıyla yeniden uyarlanan film, Leonardo Di Caprio, Matt Damon, Jack Niholson, Vera Farmiga, Alec Baldwin gibi yıldız oyuncu kadrosuyla, Scorsese – Schoonmaker ikilisinin yönetmenlik – kurgu bağlamında çıkardığı güçlü sinema duygusuyla orijinalinin çok daha üzerine çıkmayı başarıyor ve ertesi yıl “En İyi Film” dalında Oscar ödülünün de sahibi oluyordu.

 

12 (2007)

 

Sinema tarihinin gelmiş geçmiş en güçlü filmlerinden biri olan Sidney Lumet imzalı 1957 yapımı 12 Angry Men’in başarılı bir yeniden çevrimle çekilebileceği söylense herhalde herkes dalga geçerdi. Bu sefer remake yapmaya girişen taraf ise Hollywood değil Rusya’dan gelmişti. Rus sinemacı Nikita Mikhalkov, 96 dakikalık 12 Kızgın Adam filminden 159 dakikalık 12’yi uyarladı. 12, elbette ki 12 Kızgın Adam’ı geride bırakamadı, hiçbir zaman ondan iyi bir film olarak da anılmadı fakat yine de güçlü bir uyarlama olarak hem sinema çevrelerince hem de orijinal filmin hayranları tarafından hakkı teslim edilen nadir remake filmlerden oldu.

 

My Sassy Girl (2008)

 

Jae-young Kwak imzalı 2001 yapımı My Sassy Girl, sadece Güney Kore sinemasının değil dünyanın en iyi romantik komedi filmlerinden biridir. Gösterime çıktığı yıl Güney Kore haricinde birçok ülkede de büyük gişe başarısı yakalayıp kısa sürede klasikleşen filmin yeniden çevrim haklarını almak için elbette Hollywood tetikte olacaktı. Yedi yıl sonra aynı adla Yann Samuel tarafından yönetilen film, en kötü remake yapımlar arasına girmeye çok rahat hak kazanacaktı, zira orijinal filmde tek bir öpüşme sahnesi bile olmadan romantik komedi duygusunu üst seviyede tutma başarısının bu filmde karakterlerin öpüşmesi gibi bir klişeye ve talihsizliğe uğraması affedilecek gibi değildi.

 

Let Me In (2010)

 

İsveçli yönetmen Tomas Alfredson tarafından yönetilen 2008 yapımı güçlü İskandinav vampir filmi Let the Right One In, vampir filmi kavramına getirdiği yeniliklerle kısa sürede dikkatleri üzerine çekerek hakettiği değeri buldu ve toplamda 63 ödülün sahibi oldu. Hollywood, tabii ki bu başarıyı görmekte gecikmedi ve iki yıl sonra Matt Reeves’ın yönetmenliğinde Let Me In adıyla yeniden çevrim geldi. Kötü bir uyarlama olmaması ise çoğu kişiyi şaşırtmıştı, zira film hem eleştirmenler çevresince hem de orijinal filmin hayranları tarafından genel anlamda beğenildi.

 

The Girl with the Dragon Tattoo (2011)

 

Stieg Larsson’un dünya çapında bestseller olmuş polisiye romanı Ejderha Dövmeli Kız, 2009’da Niels Arden Oplev tarafından sinemaya uyarlanmıştı. İskandinav ülkesinin buz gibi soğuk sinematografisinde Lisbeth ve Mikael karakterleri, Noomi Rapace ve Michael Nyqvist’in performansları ile izleyici için bir o kadar sıcak olmuş ve özdeşleşmişti. Son derece karanlık, şiddet içerikli ve görkemli dedikleri Fincher yapımı film ise İsveç yapımının karanlığının da şiddetinin de görkeminin de altında kalıyordu. David Fincher güçlü bir atmosfer kurmasına, akıcı bir paralel kurgu oluşturmasına ve muhteşem açılış jeneriğini hafızalara kazınmasına rağmen orijinal filmin etkisine ulaşamıyordu. Bunun nedeni ise Daniel Craig’in, Rooney Mara’nın ve bazı yan karakterlerin aynı etkiyi yaratamamasının yanı sıra, Seven ve Zodiac ile polisiye sinema adına iki başyapıt çıkarmış olan Fincher’ın aynı mertebeye ulaşamamasıydı.

 

Total Recall (2012)

 

Bilimkurgu edebiyatının ustalarından Philip K. Dick’in kısa öyküsünden uyarlanan, Paul Verhoeven’in yönettiği 1990 yapımı kült bilim kurgu filmi Total Recall’in yeniden uyarlanacağını öğrendiğinde hepimiz bozulmuştuk. Arnold Schwarzenegger ile özdeşleşmiş ve “üç memeli kadın” ile efsane olmuş filmin yeniden çevrim koltuğunda aksiyon yönetmeni Len Wiseman oturuyordu. Inception, Matrix ve Bourne melezi olmayı deneyen film, ilk yarısında iyi bir atmosfer ve tempo yakalamasına rağmen, ikinci yarıdan itibaren vizyonunu, misyonunu ve felsefesini unutup popüler kitleyi memnun etme çabasına dönüşerek görsel efekt ve aksiyona yükleniyordu. Orijinal filmin vazgeçilmezi olan mutantların ise bu filmde neredeyse hiç olmaması ise inanılır gibi değildi.

 

Carrie (2013)

 

Stephen King’in korku klasiği ve aynı zamanda bir Brian De Palma efsanesi olan 1976 yapımı Carrie ise Hollywood’un bu yıl el attığı son büyük uyarlamaydı. Kimberly Peirce’nin yönetmenliğini üstlendiği yeni Carrie, yer yer orijinal filme oranla daha gerçekçi ve modern dokunuşlarda bulunsa da telekineziyi süper kahramanlıkla karıştırması, teenage kitleye oynayıp “klasik eser” yapısından uzaklaşmasına neden oluyordu. Üstelik orijinal filmin efsanevi ekran bölme sahnesinin saygı duruşu olarak bile kullanılmaması büyük saygısızlıktı. Chloe Grace Moretz ve Julianne Moore’un iyi performanslarına rağmen Carrie, hayal kırıklığı yaratan uyarlamalar arasında yerini aldı.

 

Benim Dünyam (2013)

 

Sanjay Leela Banshali’nin yönettiği, güçlü dramatik yapısıyla unutulmaz dram filmleri arasında yer alan 2005 yapımı Hint filmi Black’e ise bu sefer remake atağı Türkiye’den geldi ve Uğur Yücel “Benim Dünyam” adıyla bir uyarlamaya imza attı. Black filminin neredeyse her sahnesinin ve hatta oyunculuklarının bile birebir aynı olduğu film, müziğin dozunu ve yakın planları daha fazla kullanarak Yeşilçam melodramı hissiyatına kayıyordu. Buna rağmen, Beren Saat’in, Uğur Yücel’in, çocuk oyuncu Melis Mutluç’un güçlü performanslarıyla ve zaten hali hazırdaki güçlü dramatik yapısıyla iyi bir uyarlama olmayı başarıyordu fakat ne kadar her sahnesi aynı olsa da Black’in yarattığı duygunun gerisinde kalıyordu.

 

 

Halil İbrahim Sağlam
20 Temmuz 1989 yılında İstanbul'da doğdu. Sinemayla 16 yaşında ilgilenmeye başladı ve usta Yeşilçam yönetmenlerinden ders alarak kendini geliştirdi. Kısa metraj filmler yönetti ve senaryolarını yazdı. İstanbul Arel Üniversitesi’nin ve Erciyes Üniversitesi’nin “Sinema ve Televizyon” bölümlerinden mezun oldu. 2011’den bu yana sinema yazarlığı yapıyor. Güney Kore sinemasına ve polisiye romanlara özel bir ilgisi var. İlk uzun metrajlı filmini çekebilmek ve polisiye türündeki ilk romanını yayımlatabilmek için çalışmalarını sürdürüyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.