Son yıllarda vizyona girmiş korku filmlerine baktığımızda dikkat çekici tek isim belki de usta yönetmen James Wan’ın ortaya koyduğu işler.

AP PROVIDES ACCESS TO THIS PUBLICLY DISTRIBUTED HANDOUT PHOTO PROVIDED BY NEW LINE CINEMA/WARNER BROS. PICTURES FOR EDITORIAL PURPOSES ONLY. In this publicity image released by Warner Bros. Pictures, Lili Taylor portrays Carolyn Perron in a scene from “The Conjuring.” The film opens nationwide on Friday, July 19. (AP Photo/New Line Cinema/Warner Bros. Pictures)

Bunun altında pek çok sebep yatıyor tabi. Günümüzün değişen algısını yakalamak hiç de kolay değil. Nitekim 80’lerde bir furya haline gelen doğaüstü tabanlı korku filmleri, sadece vizyonda değil videoda da de büyük ilgi görmüştü. İnsanlar bu birbiri ardına çıkan sağlam kurgulu filmleri ardı ardına büyük bir ilgiyle izliyorlardı. Sene 90’ların ikinci yarısına geldiğinde ise korkudan ziyade gerilim türü baskın duruyordu. İnsanlar doğaüstü olayları konu olan korku filmlerinden biraz uzaklaşmış, daha çok ‘seri katil’ tabanlı gerilim filmlerine yönelmeye başlamışlardı. Bu sırada vizyona giren korku filmleri yok değildi. Hatta iyi olanlar bile vardı. Fakat korku sineması adına yeni bir şeyler ortaya koyan çok azdı.

80’ler Korku Sinemasına Yeni Bir Bakış

2000’lere gelindiğinde korku türü adına pek çok farklı yöntem deneniyordu. İnsanları yeniden korku sinemasına çekmek, o eski 80’ler kuşağı korkularımızı gün yüzüne çıkarmak için yapılan çalışmaların çoğu klişeler yumağı ve gerçeklik hissinin yakınından bile geçemeyen vasat oyunculuklarla hedefi hep ıskalıyordu. The Sixth Sense (1999), The Others (2001), The Ring (2002) gibi türün hakkını veren yapımlar insanları o eski özlediği ‘korku’ duygusuyla buluştururken sayıları az olan bu kaliteli filmler ile yetinmek zorunda kalıyorduk. Öyle bir denge lazımdı ki hem 80’ler korku algısını yeniden canlandıracak hem de günümüze başarılı bir şekilde adapte edilebilecekti.

Sene 2004 olduğunda vizyona giren bir film herkesin dikkatinin filmin yönetmene çevrilmesine neden olmuştu. Saw (2004) muhteşem hikayesi ve kusursuz kurgusuyla türe hakkını vermiş, ardından peşinden milyonları sürükleyen bir seriye dönüşmüştü. İlk filmden sonra olayı zirvede bırakmayı tercih ederek yalnızca yapımcı olarak devam ettiği Saw serisi ile Çin asıllı yönetmen James Wan’ın geleceği zaten tescillenmişti. Ardından 2007 yılında kamera arkasında geçtiği Dead Silence ise adeta The Conjuring (2013) efsanesine adım adım giden bir deneme gibiydi. Bir kuklanın işlediği cinayetler örgüsünü başarılı bir şekilde ele alan Wan bu yapımın ardından korkuya bir süre ara vermiş, bir suç draması olan Kevin Bacon’lı Death Sentence için kolları sıvamıştı. İlk etapta konusu itibarı ile Amerikan sinemasında klişeleşmiş bir ‘babanın intikamı’ olayını ele almış gözükse de kendi tarzından da bir şeyler katarak farklı bir bakış açısı yakalamayı başarmıştı Wan.

Ruhlar Alemini Yakalamak

James Wan en iyi yaptığı işe yani korku sinemasına 2010 yapımı Insidious ile geri dönüş yapar ve eleştirmenlerden tonla övgü alır. Bu film ile 80’lerin özlenen paranormal hikayelerine bir dönüş vardır. Öyle ki bu olaya farklı bir boyut kazandırmayı hedefleyen Wan, olay örgüsüne astral seyahat gibi günümüzde oldukça popüler ve ilgi çeken bir katman yerleştirerek hedefi 12’den vurmayı başarır. Paranormal Activity gibi günümüzün gerçeklik hissi uyandıran kamera görüntüleri etrafında çekilen filmler her ne kadar başarılı olsa da kapsamlı bir hikayeye sahip sinema filmi olgusuna da sahip değildi. Incidious ise paranormal olaylar, astral seyahat ve ruhlar alemi gibi dinamikleri sağlam bir hikaye etrafında çevrelemeyi başarıyor.

Filmde Lambert ailesinin taşındıkları evde tuhaf olaylar akabinde küçük oğullarının komaya girdiğini, bu komanın ise adım adım ortaya çıkan tuhaf olaylarla bir bağlantısı olduğunu görmüştük. Aile evden taşınır fakat kötü ruhlar aileyi bırakmaz. 80’ler sinemasından aşina olduğumuz kötü ruhların evin küçük çocuğunu ele geçirme çabaları deyim yerindeyse güncellenmiş şekilde bize sunuluyordu. Küçük çocuk artık ruhlar bölgesindedir ve kaybolmuştur. Bir medyum vasıtasıyla çocuğunu aramak için diğer tarafa geçen baba Josh Lambert korkuyu iliklerimize kadar hissedeceğimiz olaylar ile karşı karşıya gelir. Ufak bir bütçe ile çekilen ama kendini fersah fersah katlayan bir gişe hasılatı elde eden Insidious (Ruhlar Bölgesi), paranormal olaylar ve astral seyahat olgularını Wan’ın yeteneği ve yaratıcılığı ile başka bir boyutta izlememize olanak sağlıyordu.

Kötülükle Yüzleşme

James Wan’ın korku türündeki hakimiyeti önünde saygıyla eğilen insanlar sabırsızlıkla yeni projesi The Conjuring’i (2013) bekliyorlardı. Korku sinemasında alıp başını giden gereksiz devam filmleri ve remake’lerden sıkılan insanlar için beklenen bu proje adeta nimetti. Konu ayyuka çıkmış, fragman izlenmiş heyecanlı geri sayım başlamıştı. Vizyona girmesiyle The Conjuring (Korku Seansı) bekleneni ziyadesiyle vermiş ve Wan’ın kariyerinde koşar adımlarla tırmanışa çıktığının kanıtı niteliğinde anılmıştı. Konusunun gerçek bir olaydan referans alındığını söyleyen film bizi bu noktada daha da germeyi başarıyordu.

Film, doğaüstü olayları araştıran Warren çiftinin, Perron ailesini kendilerine musallat olan kötü ruhlardan kurtarmaları ekseninde gelişiyor. Perron ailesinin çiftlik evinde yaşanan bu doğaüstü olayları araştırmayı kabul eden Ed ve Lorraine Warren çifti hayatlarındaki en korkunç deneyimi yaşıyorlar. Çift, tüm aileyi tehdit eden kötü ruhları göndermedikleri sürece ailenin başının dertten kurtulmayacağının da farkındadırlar. Filmde yine 80’lerden aşina olduğumuz ‘Şeytan Ayini’ başarılı bir şekilde kotarılmış. Keza The Exorcist (1973) ile hafızalarımıza kazınan ayin sahnesi beyazperdede defalarca farklı şekillerde yorumlanmış, pek çok filme de ilham kaynağı olmuştu. The Conjuring ise bu sahneyi günümüze uygun ve abartısız, ses ve görsel efektleri tadında kullanarak inandırıcılık dozu yüksek şekilde aktarıyor. Tabii bunda yine Wan’ın yeteneğini gösterdiğini söyleyebiliriz. Şayet böylesine önemli bir sahne kötü kotarılmış bir oyunculuk ya da dengesiz bir efekt ile verilseydi tüm filmin gidişatını kötü manada etkileyebilirdi.

Filmin diğer bir olgusu ise kötü ruhlara ev sahipliği yapan oyuncaklar. Tıpkı Death Silence’da olduğu gibi yine bir oyuncak olgusu ön planda. Bu sefer kötü ruhlar oyuncakların içinde varlıklarını sürdürmekte ve potansiyel tehlike arz etmektedirler. Dikkat edilecek olunursa burada da bir 80’ler referansı görmek mümkün. Oyuncakları kullanan kötü ruhlar çocukları daima bu şekilde, rahatlıkla ele geçirmişlerdir. Bu referansı da akıllı bir şekilde kullanan Wan bizim geçmişte korktuğumuz kötü ruhlu oyuncak algısına farklı bir anlam katarak günümüz korku türüne en uyumlu şekilde uyarlayarak filme katkı sağlamış.

Chad Hayes ve Carey Hayes’in senaryosunu yazdığı The Conjuring şayet başka eller tarafından yönetilmiş olsaydı bu kadar iyi olabilir miydi bilinmez. Pek çok güzel senaryonun kötü yönetim, gereksiz abartı efektler ve inandırıcılıktan uzak oyunculuklarla heba olduğunu biliyoruz.

İşte tam bu noktada oyunculuklardan da bahsetmek gerek. 2010’da en iyi yardımcı kadın oyuncu Oscar’ına aday olan Vera Farmiga rol için adeta biçilmiş kaftan. Onun oyunculuk yönünü zaten tartışmak manasız fakat Lorraine Warren karakterine kattığı ruh çok başka. Bunun yanında Insidious (2010)’dan tanıdığımız Patrick Wilson, Ed Warren rolü ile göz dolduran bir performans sergilemiş. Ailenin reisi Roger Perron’ını canlandıran Ron Livingston ise belki de filmdeki en zayıf halka. Yine de görmezden gelinecek bir durum denebilir. Ailenin tüm çocukları ise tek tek başarılı oyunculuklar sergilemiş, o gerilimi yaşadıklarını bize ziyadesiyle iyi bir şekilde aktarmışlar. Anne Carolyn Perron rolünde Lili Taylor ise harikalar yaratmış dersek abartmış olmayız. Filmin en etkileyici sahnelerinde anne Perron’ın performansı gözden kaçacak gibi değil.

Kaliteli oyunculuklar ve muazzam teknik destek ile Wan harika bir iş kotarıyor ve özlediğimiz o ‘korku’ hissini bizlere olabilecek en iyi şekilde veriyor.

Ruhlar Bölgesine Dönüş

Biz daha The Conjuring’in etkisinden kurtulamamıştık ki Insidious ikinci bölümü ile beyazperdede görücüye çıkmaya hazırlanıyordu. Peş peşe gelen bu güzel filmler seyirciyi fazlasıyla memnun ediyordu. Insidious 2’de ruhlar bölgesine dönen Wan, bizlere açık kapı bırakarak biten Insidious’dan sonra Lambert ailesinin neler yaşadığını gösteriyordu. İlk filmin tutup tutmayacağından emin olamadığını ve bu nedenle ikincisi için nasıl bir şey yapmak istediklerini tam olarak oturtmadıklarını belirten Wan, ilk filmin büyük ilgi görmesi üzerine ikinci filme dair hikayeyi senarist Leigh Whannell ile kafa kafaya vererek şekillendirdiğini söylüyor. Tüm oyuncu kadrosu ile geri dönen film yine bizi ilk filmde etkilemiş olan astral seyahat üzerinden hikayesine devam ediyor.

Bu sefer filmde Josh Lambert’ın çocukluğuna ve yaşadığı olaylara tanık olurken, ruhlar bölgesinde hapsolmuş ruhunu kurtarma çabalarına giren ailesi ve dostlarının çektiği zorluklara tanık oluyoruz. İlk filmin sonundan da anlaşılacağı gibi Josh’un ruhu diğer tarafta hapsolmuştur. Josh’un bedenine giren ruh ise farklı ve buraya ait olmayan birinin ruhudur. Film ilerledikçe Josh ve bu diğer taraftan gelen ruh arasındaki bağlantıyı da yavaş yavaş anlıyoruz. İlk filmin bıraktığı açık kapılara da anlam yükleyen hikaye özellikle kurgusal oyunlarıyla bizi hayrete düşürmekten geri kalmıyor. İlk film ile kesişen noktalar ile eksik kısımlar tamamlanıyor ve tüm hikayenin kökenine iniyoruz. İlk filmde Josh’ın oğlu Dalton’ı odak alan film şimdi bizzat Josh’ı odak noktasına koyarak hikayenin aslında Josh etrafında döndüğünü bize gösteriyor.

Korku öğeleri dışında gerilim unsurlarına da oldukça hakim olan film, doğa üstü olayları bir kenara bırakırsak 80 ve 90’lı yıllarda bir ara ortaya çıkan travmatik geçmişli üvey baba filmlerine de selam gönderiyor. Bu nedenle filmlerini her izleyişimizde James Wan’ın 80 ve 90’lı yıllar korku/gerilim sinemasını nasıl özümsediğine ve nasıl günümüze başarılı bir şekilde adapte ettiğine tanık oluyoruz. Keza Wan, yıllar önce bizi kilitlemiş, iliklerimize kadar korktuğumuz ‘şeyleri’ 2000’ler sosuyla en güncel şekilde bize sunuyor.

Astral seyehat ile ilgili filmlerin olmadığını belirten James Wan bu fikri çok sevdiğini bu hikayenin kendisi ve senarist Leigh Whannell’ı çok heyecanlandırdığını dile getiriyor. Yalnızca kötü ruhların bir evi ve aileyi tehdit etmesi değil, astral seyahat ile diğer tarafın da bir öyküsü olduğunu ve bunun bir çember şekilde tamamlandığını, tek açılı bir film olmadığının altını çiziyor. Bunu özellikle ikinci filmde daha çok hissediyoruz. Özellikle Josh’un bedenine giren ruhun geçmişi, travmatik yaşamı ve intiharı, Josh ile olan kesişmeleri, geçmişte yaşanan olayların paralelliği ile kusursuz bir son ile tamamlıyor hikayeyi Wan.

İkinci film için ‘sadece hayalet hikayesi değil daha derin daha mitolojik bir kuyuya indik bu sefer.’ diye belirtiyor. Bunu filmin örgüsünden de anlayabiliyoruz. Karakterler çok daha derin ve çok daha anlam yüklenmiş. Tıpkı Wan’ın dediği gibi hikaye ‘ruhlardan kurtulalım rahat edelim’den ziyade yaşayan karakterlerin, öteki taraftaki ruhların da derinliklerine inmeyi, geçmişlerini sorgulamayı odak haline getiriyor.

Türün Hakkını Veren Bir Yönetmen

Türe getirdiği bu yenilikler ile ister eski ister yeni olsun korku türü meraklıların şapka çıkarttığı bir isim olan Wan, birlikte çalıştığı oyuncuların da övgülerini alıyor. Tam bir ekip adamı olan Wan yalnızca kontrollü bir yönlendirme değil, karakterlerin de kendilerinden bir şeyler paylaşmasına izin vererek gerçeklik hissini kurgudan çıkarıp yaşatıyor. Oyuncular bu bakımdan Wan ile çalışmaktan çok keyif duyduklarını ve onun gerçek bir yetenek olduğunu tekrar tekrar vurguluyorlar.

Son dönem yaptığı ‘korku türünü bırakıyorum’ açıklamalarıyla hayranlarını üzen Wan’ın günümüzde bu türü hakkıyla yapan nadir insanlardan biri olduğu su götürmez. Sadece tek bir alanda kalmak istemediğini başka türlerde de yapımlar ortaya koymak istediğini söyleyen Wan her ne kadar bu kararında kendi gelişimi ve diğer türlerdeki hakimiyetini göstermesi açısından haklı olsa da korku severler için türde vazgeçilmeyecek bir isim konumunda.

Özellikle indiği ruhlar alemi ve astral seyahat olgularını farklı ve kendine özgü bir şekilde aktararak türe kattığı yenilikler dahilinde sinema tarihi açısından da önemli bir yerde duracak şüphesiz. En kısa zamanda kararından vazgeçerek korku türünde başyapıtlar vermeye devam etmesi hayranlarının tek temennisi ve bu konuda hayranları tarafından kampanyalar da başlatılmış durumda.

Farklı bir deneme yaparak Fast & Furious bayrağını Justin Lin’den devralan yönetmen, serinin 7. filminde kamera arkasına geçme kararı almıştı. Wan’ın aksiyon sinemasında da kendini gösterebileceği güzel bir deneme olarak Fas & Furious 7 ise Temmuz 2014’te hayranlarıyla buluşacak.

Egemen Tokatlıoğlu
1981 İzmit doğumlu. Filmlere olan ilgisi 80’lerde eve video girmesi ile başladı. 80-90’ların akla kazınan kült filmlerini repliklerine kadar ezberledi. Korku, bilim kurgu ve fantastik türüne ayrı bir ilgisi vardı. 8 yaşında beyazperde ile ilk tanışmasından sonra sinema vazgeçilmez tutkusu oldu. Aynı zamanda bilgisayar, atari oyunları ve çizgi romanlarla içli dışlıydı. Commodore 64’ü ile sabahlara kadar oyunlar oynadı.Taşınmalar nedeniyle İzmit, Ankara ve Isparta’da farklı okullarda ilköğretim ve liseyi tamamladı. Üniversitede Turist Rehberliği bölümünü bitirdikten sonra çok istediği Radyo, Televizyon ve Sinema bölümünde yüksek lisans yaptı. Korku sinemasına olan düşkünlüğü nedeniyle yüksek lisans tezini “1960-1990 Yılları Arasında Amerikan Korku Sinemasındaki Muhafazakârlık” üzerine yazdı. Amerikan korku sinemasının dönemin toplumunun psikolojik,ahlâki ve siyasi yapısına nasıl ayna tuttuğunu inceledi. Pek çok kurumsal firma, haber sitesi, dergide içerik yazarlığı ve editörlük yaptı. Şu anda hala metin yazarlığı ve editörlük yaparken aynı zamanda bazı online platformlarda, basılı dergilerde sinema yazıları, eleştiriler yazıyor, özel dosyalar hazırlıyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.