Güven Kıraç’ın başrolünü oynadığı Özür Dilerim filmi otistik bir gencin dramatik hayatını anlatıyor. Oyuncu filmde canlandırdığı karakter için Mahmut adlı bir genci model almış. Neredeyse Mahmut’la beraber 1 yıl yaşamış…

Bazı filmler vardır gişesinin az olacağı bellidir. Hatta festivallerde bile tÜketilmesi zordur. Durum bu olunca o tür filmlere ne yönetmenler, oyuncular ne de yapımcılar pek yaklaşmaz. Ama sinemamızda koca bir yürek çıkıyor otistik bir gencin ve ailesinin hayatını bütün risklere rağmen sinemaya aktarıyor. İşte o koca yürek Güven Kıraç. Filmin hem yapımcısı hem oyuncusu olan Kıraç yönetmen Cemil Ağacıkoğlu ile imkansız bir işe imza atmış. Belki film çok seyredilmeyecek ama Türk sinemasının cesaretli ve sorumluluk sahibi işlerinden biri olarak hep hatırlanacak. İşte o filmin röportajı…

İlk önce senaryoyla başlayalım. Senaryoyu Cemil Ağacıkoğlu yazmış, siz senaryoya ne zaman katıldınız, senaryoyu aldığınızda sizi etkileyen şey neydi?

Bu filmin serüveni bundan altı hatta neredeyse yedi yıl önce başladı. 2006 yılında Cemil Ağacıkoğlu benim onun kısa filminde oynamamı rica etti. Ben ikna oldum ve kısa filminde oynadım. Lale Mansur’la beraber “İp” diye bir kısa film yaptık. Kısa filmi yaptığımız zamanda dostluğumuz başladı. Sonra gel zaman git zaman özel yemeklerde sohbetlerde hep böyle sinema konuşur, sinema tartışır, hep geleceğe dair de sinema hayalleri kurardık. O zaman daha henüz hiç uzun metraj filmi çekmemişti Cemil. Fakat büyük bir aşkı, büyük bir sevdası vardı sinemaya karşı, artık fotoğraf ona yetmiyordu. Ve “Eylül” filminden önce bu filmin hayalini kurmuştuk birlikte; bir zihinsel engelli filmi yapmanın. Altı yıl önce bunun fikrini birlikte doğurduk sonra o “Ben yazamıyorum” bunu dedi. Öyle akşamdan sabaha boyacı küpü değil bu işler daldır çıkar olmuyor, sonra biz bunu beraber rafa kaldırdık. Dedim ki “Tamam, bu böyle zorla olacak bir şey değil.” O arada o “Eylül”ü yazdı, “Eylül”ü çekti. İlk filmi “Eylül” olmuş oldu. Sonra “Hadi ne yapalım tekrar o eski hayalimizi bir alevlendirelim mi?” konuşmasını müteakip, “O zaman ben bir daha buna kapanayım” dedi. Hikayeyi tartışmaya başladık aramızda. O gitti yazdı, getirdi, okuttu. Bayağı 26 kere falan draft oldu senaryo. Tekrar yazıldı. Sonra da en son bu halinde karar kıldık ve sete çıktık. Serüven bu.

Rol bayağı zor, tam bıçak sırtı bir rol ve sanıyorum bayağı bir hazırlık aşaması gerekiyor, gözlem gerekiyor.

Tabii engelli birini oynamanın yanında zihinsel engelli oynamanın ayrıca kendi içinde bir zorluğu var. Çünkü yürüme engelli, görme engelli insanların üç aşağı beş yukarı tipolojileri aynı ama zihinsel engelli deyince çok geniş bir skala var. Otistikler var, yarı otistikler var, mongollar var, down sendromlular var… Dolayısıyla siz bunlardan hangisini modelleyeceksiniz? Neyin üzerine yoğunlaşacaksınız? İzmir’de, Ankara’da ve İstanbul’da çeşitli okullara birçoğuna Cemil’le beraber bazılarına yalnız gittim. Bu çocukların günlük hayattaki davranışlarına ve onların hayatlarını nasıl geçirdiklerine vakıf olmak için, etüt etmek için onlara mesai harcadım bir buçuk yıldan fazla zaman. Okullara gittim, onlarla zaman geçirdim, en nihayetimde “Mahmut” diye bir çocukta karar kıldık. Yani ben seçtim ve dedim ki “Ben Mahmut’u kendime model olarak alıyorum.” Hatta Mahmut’u model alırken de sanki aramızda gizli bir şey olmuş gibi birbirimize baktık ben “Mahmut” dedim, “Evet doğru söylüyorsun” dedi Cemil de. Ondan sonra bir altı ay da Mahmut’un evinde asistanlarımız çekimler yaptılar, ben Mahmut’un evine girdim çıktım. Mahmut nasıl yataktan kalkıyor, tuvalete nasıl giriyor, nasıl yürüyor, kolayı nasıl tutuyor, çayı nasıl karıştırıyor… Bunların hepsi çekildi, hem çekildi hem de evde bulundum, gözlemledim. Ve kare kare evde aylarca onlara baktım. Çünkü inandırıcılık meselesi var ya, sinema öyle bir şey televizyon dizisinde falan belki küçük bir egzajere yaparsın olur belki ama sinema yemiyor bunu. Benim de zaten sinema yolculuğumda da oyunculuğumun esbab-ı mucibesi biraz böyle doğal oyunculuktan geçiyor. Bir çuval inciri berbat edebilirdim ama bu cesaretli davranışı göstermek durumunda hissettim kendimi. Artık kırk beş yaşındayım bir sürü iş yapmışım ve ben bütün meslek hayatıma bir puzzle diye bakıyorum. Oraya bir parça daha koymaktı benim derdim. Rezil de olabilirdim, ama göze aldım.

Sonucu gerçekten bence de başarılı. İstanbul Film Festivali’nde seyrettim filmi. Bazı roller vardır oynarsınız ve geçer zaten oyuncu için de doğalı bu fakat bazı roller var söylediğiniz gibi çok geniş hazırlık çok içselleştirme, görsel temas gerektirir… Böyle rollerden biri bu. Bu noktada size kalan neydi filmden sonra.

Sadece şu oldu, rollerin etkisinde kalan aktörler anlatırlar ya, ben hiç öyle bir aktör olmadım. Oyuncular bu melekeleri geliştiği için seneler içerisinde çok çabuk girip çıkarlar, çeşitli ruh hallerinden ruh hallerine ve bedenlere. Ama şunu bıraktı mesela artık daha duyarlı hale geldim. Eskiden daha sıradan olan bir şey benim için artık öyle değil. Şimdi otizmli ya da zihinsel engelli bir çocuk gördüğümde bir haber okuduğumda bendeki etkisi daha farklı oluyor. O büyüteç bende takılı kaldı.

Filmin konusu itibariyle kendi içinde zorluğu ortada. Özellikle de bizim piyasamızda, gündemimizde. Bu aslında onu daha da tüketilmesi zor hale getiriyor.

Bu ilktir Türkiye’de. Daha önce zihinsel engelli eksen karakter olduğu bir iş yok. “Abim” diye bir iş var bildiğim kadarıyla, seyretmedim ben. Ama onun senaristi de benim arkadaşımdır ben kendisine bu projeyi anlattığımız zaman “Güven abi” dedi, “Biz bu projeyi yaptık ama biz ‘Rain Man’ taklidi bir şey yaptık” dedi. Biz de tamamen bundan kaçarak tam zıt yönde gittik.

Bu tür yapımlar aslında festivallerde çok beğenilen ve performansı ödüllendirilen yapımlardır. Fakat İstanbul Film Festivali’nde kadın oyuncuda ödül aldı, odak oyuncu tamamen sizsiniz halbuki ve çok başarılı bir performanstı. Yani neredeyse festivallerde bile gözden kaçırılabilir bir ağırlığı olduğunu düşünüyor musunuz filmin?

Filmin temposuyla ilgili olabilir, seçimiyle ilgili olabilir, içine soktuğu o kasvetli dünyayla ilgili olabilir. Ama ben festivalle ilgili hayıflanma defterini çoktan kapattım. “Kavşak” zamanında. O yüzden de artık ne festivallerden bir şey almak, ne de festivallerden bir şey alamamak bende bir şey yaratmıyor. Çünkü oranın çok subjektif olduğunu biliyorum. Kendim de yaptım zaten jüri üyeliği. Dolayısıyla o benim için kıymeti olan bir şey olmaktan artık çıktı. Öyle desem daha doğru olur yani. Orada taltif edilmek de, taltif edilmemek de aslında aynı yerde duruyor benim için.

Sizin isminiz çok ilginç bir isim? Neden? Komedyenler vardır, bütün dünyada da böyle, kariyerlerini yaparlar ondan sonra da bir drama oyunu oynarlar, Peter Sellers mesela en sonunda bir drama oyunu oynar. Tam tersi dram oynayan oyuncular da bir değişiklik olsun derler komedi oynarlar. Ama sizin kariyerinizin başından itibaren atlama taşı gibi, komedi, dram, komedi, dram hepsi var. Bu çeşitliliği nasıl sağlıyorsunuz?

Şimdi benim kendi edindiğim bir şey var, konservatuarda talebeyken başlamış durumda. Ben daha okurken kararını vermiştim ki eğer becerebilirsem, eğer yapabilirsem, bin bir surat olmak istediğimi düşünürdüm kendi açımdan. Çünkü doğru olanın da bu olduğunu düşünüyorum. Çünkü Bertolt Brecht’in bir şiiri vardır orada öyle der oyuncuları tarif etmek için, “Çıkın gün ışığına değişebilenler” Dolayısıyla bizim oyunculuk mesleğinin trick’i değişmek. Değişemediğiniz hemen hemen her şeyi aynı oynamaya başladığınız gün bir şey ters gidiyor demektir. Mutlak surette böyledir bu. Dolayısıyla ben bu değişimi iyi hissedebildiğim filmler seçiyorum. O yüzden bu kadar büyük zikzaklar çiziyorum. O zaman mutlu oluyorum, o zaman bu işin tadına, keyfine varıyorum, “Ben oyunculuk mesleğini yapıyorum” lezzetini alıyorum kendimde. Zaten seyredenler beni seyredenler için de bunu sunduğumu düşünüyorum ne kadar beceriyorsam tırnak içinde. Bu beni keyifli hale getiriyor, bu beni provoke ediyor, her rolümün bir öncekinden kilometrelerce uzakta bir karakter olması. Kollarımdaki kılları kestim bir eşcinseli oynadım “Anlat İstanbul”da sonra sakal bıraktım “Hacivat Karagöz” filmini çektim, sonra o sakalı daha da uzattım sekiz ay kadar “Takva” filminde bir din görevlisini oynadım. Sonra “Kirpi” filmini çektim. Bütün bunlar aslında bana oyunculuk mesleğini keyifle yaptıran şeyler. Çünkü değişim var içlerinde. Ben hiçbir zaman “Güven Kıraç komedi oyuncusudur, Güven Kıraç dramatik bir oyuncudur” döngüsüne hapsedilmek istemedim çünkü öyle olmasını doğru bulmuyorum.

1999’dan beri neredeyse her yıl bir sinema filminiz var.

97’de başladı benim sinema maceram. Zeki Demirkubuz’un “Masumiyet” filmiyle. 97’de çektik, 98’de vizyona girdi. 98’den bu yana da evet doğru yirmi küsur tane falan olması lazım

Neredeyse bütün oyunculara baktığımda genel itibariyle bunun böyle olmadığını görüyoruz artık sinema oyunculuğu denen şey rafa kalkmış durumda. Daha fazla dizi ağırlıklı. Sizin kariyerinize baktığımız zaman ise daha farklı bir durum söz konusu. Bu biraz planlı programlı bir tercih mi?

Tabii bu bir tercih. Bütün yeteneklerin yönetilmeleri gerekir, bütün yeteneği olan insanların bir stratejileri olması gerekir. İster bunları kendileri belirlesinler, isterlerse bir ekiple birlikte çalışsınlar. Biz çok güzel bir ekip çalışması içerisindeyiz. Menajerim falan. Bir şeyi okuyoruz, tartışıyoruz, nasıl olur, niçin yapalım, niçin yapmayalım… Bütün bunlar bir yol haritası çıkartıyor insana. Dolayısıyla önce bunun stratejisini kurmak, sonra da profesyonel bir ekiple adım adım çalışmak…

Bu filmin sizin için bir özelliği de yapımcı olmanız. Çok riskli bir filmin yapımcısı olmak başka bir cesaret.

Yani ucunda ölüm yok diye düşündüm. Zaten küçük bir film. Küçük bir bütçeyle çektik. Bizim çok canımızı yakmayacak boyutta dolayısıyla da bu kadar küçük bir risk alınabilirdi zaten. Kaldı ki büyük riskler de aldım hayatımda ama yapımcı olarak büyük bir riskle başladım desem yalan olur. Yani film seçimi olarak büyük bir riskle başladım ama maddi olarak bizi çok üzecek bir şey yok burada yani.

Peki yapımcılık tecrübenizden, bir film bile olsa, bundan sonrası için nasıl bir bakış açısı kazandınız?

Becerebilirsek, eşimle birlikte yapıyoruz. Bu filmi de birlikte yaptık Başak Kıraç’la. “Yol Yapım” şirketimizin ismi, inşallah uzun bir yol yürür. İki yılda bir becerebilirsek bağımsız hikayeler çekmek istiyoruz.

Biraz da Başka Sinema’dan bahsedelim çünkü her bağımsız filmin röportajında derdimiz sinema salonunun bulunmaması.

Ben bunu yıllardır hep söylüyorum zaten.

Hatta sinema salonu bulamadığı için röportajını yapıp, bir hafta sonra filmin vizyona girmediği haberleriyle karşılaştık. Bu sistemi nasıl buluyorsunuz? Ne kadar destekliyorsunuz?

Çok doğru buluyorum çünkü şöyle bir şey var Türkiye’de, tuhaf bir denklem var, festivaller doluyor. Art House dediğimiz kabaca sanat sepet işleri sineması dediğimiz filmler görüyoruz ki festivallerde büyük bir ilgiye mazhar oluyor. İstanbul Film Festivali bir liste açıklıyor, inanılmaz güzel Art House işler var ve bilet yok insanlar kapı çerçeve kırıyorlar sabah ilk seanstan itibaren. Demek ki bu aslında bize bir şey söylüyor. Aynı film vizyona giriyor gitmiyorlar. Demek ki biz sanat sepet hikayesinde biraz festival işlerini seviyoruz. O kuyruklar, o sosyalleşme… Bence M3 Film şirketi belki de buradan hareket etti. Bir festival havasında bunu sundu. Çok akıllıca bir strateji. Bütün bu sinemanın içinde Başka Sinema adı altında vizyona girecek filmler seans usulüyle 45’er seans oynayacaklar. Her film 45 seanslık süresini yavaş yavaş düşe düşe küçük salona inerek tamamlayacak yolculuğunu. Ama böylelikle bir buçuk ay afişte kalmış olacak. Eskiden bir hafta içerisinde bizim afişimizi söküp atıyorlardı. Dolayısıyla bu bir soluk getirdi. Festival bence buna ilham oldu.

Geçen yıl Anadolu’daki üniversiteleri dolaşırken şöyle bir problemle karşılaştım. Bu sinema bulamayış en çok İstanbul’da dillendiriliyor ama Anadolu’da eski sinemalar yıkılıp yerine AVM’ler yapıldığı için büyük şirketlerin sinemaları var. Artık eski sinemalar kalmadı. Anadolu’dakiler, üniversiteliler bağımsız filmlerle buluşamıyor. Bunlar için “Pilot üniversite” seçilip filmlerin gösterilmesine destek verir misiniz?

Tabii ki verilir bu arada da daha önce Malatya Film Festivali’ni yapan Ali diye bir arkadaşımız vardı. O da mesela “UniFest” diye bir şey yapıyor. Üniversitelerde festival yapıyor, öyle bir şey geliştirdi. Belki onlara yapımcılar filmlerini verirler ve o üniversiteleri dolaşır. Öyle bir şey de yapılabilir mesela. Üstelik oralara oyuncu ve yönetmen kadrolarıyla da gidilip söyleşilerle beraber desteklenebilir. Bizim de kendi mecramızda bir şeyleri zorlamamız lazım elbette.

Sinema oyunculuğu, sinemadan gelme, sinemada tecrübe edinme bunlar çok zor çünkü bir yandan tiyatro ve dizi oyunculuğu devam ediyor. Bu noktada siz Türk Sineması’na baktığınızda şu dönem oyunculuk adına umut duyuyor musunuz? Çünkü genç oyuncuların hepsi dizi dünyasında tecrübelenmek zorunda ve bunun bir sakatlanma yarattığı da gerçek.

Oralar çok karışık şeyler tabii mecburiyetler var insanların hayatlarında, onları da anlayabiliyorum. Dizi dediğimiz duvara hepimiz toslamak zorunda kalıyoruz yer yer. Kaldı ki benim de şuanda içinde olduğum bir dizi çalışması var. O Türkiye’nin bir gerçeği. Belki de dünyanın gerçeği. Ama dünyada şöyle oluyor, onları biraz etüt etme şansım oldu. Mesela Almanya için söyleyebilirim bunu. Almanya’da kesin bir çizgiyle ortadan ikiye ayrılmış bulunmaktadır. Sinemaya iş yapan aktörlerle televizyona iş yapan aktörler. Bazen ufak ufak birbirlerine kızıverdikleri olur. Büyük aktörler mesela sinemadaki challenge olsun diye gidip bir sitcomda oynarlar mesela. Ama onlar çok değildir. Ama Türkiye’de ne yazık ki sap saman, her şey birbirine karışmış durumda. Bir de sektör olmadığı için, bir endüstri olmadığı için sinema, dolayısıyla kendi kurallarıyla çok iyi işleyen bir çark halinde olmadığı için de bir sürü yerden herkesi kullanıyor. Televizyon zaten büyük bir kazan ve oraya her gün bir şey atmanız lazım, insan öğütüyor. Televizyondan asla kariyer olmaz. Televizyonda, varsanız varsınız. Televizyon dizisi yaptığınızda kapı çerçeve kırsa o dizi, o dizi bittiğinde siz de bitersiniz. Yarına da kalmazsınız. Genel geçer bir şeydir.

Film ayın 20’sinde vizyona girecek. Gelen izleyiciye sizin söyleyeceğiniz, benim size sormadığım bir şey var mı?

Biz çok enteresan bir konuya kameramızı doğrulttuk. Çok naif bir yer, bir insan hikayesi. Sonuçta sinemada insan hikayeleri anlatılıyor, biz de küçük naif bir insan hikayesi anlattık. Lütfedip gelirlerse mutlu oluruz. Kardeşim filmdeki kardeşimi oynadı. O da konservatuar mezunudur, oyuncudur.

Performansını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çok da acımasızımdır, beğenmesem emin ol ki söylerdim. Onun geleceğinin parlak olduğunu düşünüyorum.

Daha önce bir aile mesleği miydi oyunculuk?

Yok ben açtım yolu, ön tekerleğin izinden arka tekerlek gelir ya o biraz daha şanslı oldu bu konuda. Ben çok mücadele verdim çünkü aile içerisinde falan o zamanlarda. Gökhan için daha kolay oldu hayat. Ama tabii hayat herkesin kendi yolculuğudur. O kadar da kolay olmuyor. O da şimdi Güven Kıraç ağabeyi diye kendi içinde ayrı bir sıkıntı içerisinde. Aynı mesleği seçmiş olmanın ona da yüklediği şeyler var. Benim açımdan da onun benim mesleğimi seçmiş olmasının bana yüklediği şeyler var, ben de çok tedirginim. Çok acımasız ve zor bir meslek çünkü.

Biraz da Almanya’dan bahsedelim sizin yurtdışı bağlantılarınız da çok önemli birçok yabancı yapımda da rol alıyorsunuz. Bu aslında birçok oyuncunun hayali ama başarabilen çok az. Nasıl başladı bu süreç?

Duvara Karşı filmiyle oldu diyebilirim. Fatih’le (Akın) çalıştık Duvara Karşı’da çok da seviştik, sonradan çok dost olduk zaten. O sonra arkasından bir film daha yazmıştı “Kebab Connection” diye, orada da Almanca oynadım. Oradaki yapımcılarla aramız çok iyiydi, hala da iyidir, sevdiler beni. Sonra arkasından bir İsviçre filmi geldi, sonra arkasından bir Amerikan filmi geldi, sonra Kiev’de bir film yaptım. Bu işler şöyle, bütün aslında kariyer için bunu söyleyebilirim, bir iş yaparsınız eğer işinizi iyi yaptığınız size söyleniyorsa mutlaka birileri daha sizinle çalışmak ister. Bu iş öyle, biraz da talih işi, şans işi. Fatih belki biraz şansım oldu dolayısıyla Duvara Karşı’da oynamak, Duvara Karşı’nın Altın Ayı alması bizi televizyon ve sinema içerisinde hakikaten değişik bir yere konumladı. Bunu söylemek lazım. Dolayısıyla o bizim önümüzü açtı, ondan sonrası da bizim kendi kişisel gayretimizle, Ayşe Barım’ın yardımlarıyla, benim gayretimle filmler birbirini kovaladı.

 

Serdar Akbıyık
1967 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyal Antropoloji Bölümü'nü bitirdi. Erol Simavi Vakfı Gazetecilik Bursu'nu kazanıp iki yıllık eğitimden sonra Hürriyet Gazetesi'nde istihbarat muhabiri olarak mesleğe başladı. 1992 yılında Hürriyet Yazıişleri'ne geçti. 1993'te Spor Gazetesi'ni kuran grupta yer aldı. 1996'da Hürriyet Yazıişleri'ne döndü. 1999'da Star Gazetesi kuruluşunda bulunmak için Hürriyet'ten ayrıldı. 2000-2001 yıllarında Almanya'da Star Gazetesi'ni çıkaran grupta Yazıişleri Müdürlüğü yaptı. 2002'de Türkiye'ye dönüp Star Grubu'na bağlı olan ve yeniden yayımlanan Hayat Dergisi'nde görev aldı. Hayat Dergisi'nde ve Star Gazetesi'nde sinema eleştirmenliği yaptı. 2004 yılında Star Gazetesi Yazıişleri Koordinatörlüğü görevine getirildi. Halen Star Gazetesi İnternet Yayın Müdürlüğü ve sinema eleştirmenliğini sürdürmektedir. Star Gazetesi, Kral Müzik Dergisi ve internette çıkardığı Cinedergi'de sinema yazıları yayımlanmaktadır. 2007 yılında "Türk Sineması'nı Yönetenler" adlı yönetmenlerle yaptığı röportajları kapsayan bir kitap çıkardı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.