1961 doğumlu yönetmen Alfonso Cuaron, kuşkusuz Guillermo Del Toro ve Alejandro Gonzalez Inarritu ile birlikte “Meksikalı yönetmen” denildiğinde akla gelen en popüler üç isimden biri.

Kariyerine düşük bütçeli Meksika yapımı ilk filmi “Solo con tu pareja” (1991) ile başlayan Cuaron’un filmografisini 1991-2001 ve 2004-2013 şeklinde iki farklı dönem olarak ele almak gerekiyor. İlk dönemde düşük bütçeli iki Meksika bağımsız yapımına ve yine nispeten düşük bütçeli, Hollywood yapımı iki edebiyat uyarlamasına imza atan Cuaron, “Harry Potter ve Azkaban Tutsağı” ile birlikte yeni bir döneme yelken açarak yüksek bütçeli fantastik ve bilimkurgu evreninin kapılarını araladı. Özellikle kariyerindeki ikinci döneme geçmesiyle birlikte “arthouse” bir sinema anlayışından “blockbuster” sinemaya yol alması onu Hollywood’da ve tüm dünyada daha tanınan bir sinemacı haline getirdi. Buna rağmen filmlerinde sanatsal anlayışını hiçbir zaman kaybetmeyerek, “arthouse” bakış açısını popüler sinema normlarına uygulaması, saygınlığını her zaman korumasını sağladı.

2006 yapımı bilimkurgu başyapıtı Children of Men / Son Umut filminden sonra 7 yıl boyunca sinemaya ara veren Cuaron, hayranlarının yıllardır beklediği yeni filmi Gravity / Yerçekimi ile geçtiğimiz ay sinema salonlarına giriş yaptı. Filmin vizyona girdiğinden bu yana aldığı övgüler ve uzay gerçekliği konusunda bilim dünyasında yarattığı tartışmalar nedeniyle popülerliği zirve noktasına ulaşan Cuaron’u, filmografisinin en başından ele alarak günümüze dek geçirdiği sinemasal değişimler çerçevesinde incelemeye karar verdik.

 

Solo con tu pareja (1991)

Solo con tu pareja, Cuaron’un en düşük bütçeli filmi olmasına rağmen aynı zamanda onun yönetmenlik yeteneğindeki kıvılcımlarını hissettiren bir ilk film. Yeşil rengin ele geçirdiği bir jenerik ile açılan ve neredeyse her sahnesinde (hatta her planında!) yeşil bir objenin yer aldığı atmosfere sahip bir film düşünün. Cuaron’un, seks komedisi olarak başlayıp romantik komediye evrilen bu ilk filmi, türünün hatırda kalan örnekleri arasına giremeyecek olan ve mizah duygusunu bütününe yansıtmakta zorluk çeken bir iş.

Daha sonraki yapıtlarıyla kıyaslandığında hafif bir tür denemesi olarak kalan film, genel izleyici hissiyatı taşımasına rağmen minimal bir kitleye hitap eden yönetmenlik anlayışına sahipti. Bu, genel izleyicinin beklentiyle gitmesine rağmen salondan tatminsizlikle ayrılmasına sebep oldu ve Cuaron’un filmlerinin gişeyle arası genel anlamda hiç iyi olmadı; ta ki Harry Potter’a kadar. Buna rağmen Cuaron’un yeşile hakim olduğu bir evreni yansıtmaktaki başarısı ve farklılığı, kimilerine itici gelse de Hollywood’a göre oldukça başarılı bulunmuş olacak ki, Frances Hodgson Burnett’ın romanından uyarlanan “A Little Princess”ı (1995) yönetmesi için 17 milyon dolarlık bütçe kendisine emanet edilecekti.

 

A Little Princess / Küçük Prenses (1995)

Cuaron’un Hollywood’da çektiği ilk, toplamda ise ikinci filmi olan Küçük Prenses, içinde fantastik dokunuşların yer aldığı, klasik şablona sahip bir aile dramı ve büyüme hikayesiydi. Filmin henüz başında, jeneriğin tamamen yeşille kaplanmış bir arka fon üzerinde akmaya başlaması, Cuaron’un bu renge olan tutkusundan kolay kolay vazgeçmeyeceğini gösteriyordu. Yeşilin, başta öğrenci kıyafetleri olmak üzere filmin çoğu sahnesine nüfus etmesi bu sefer “Solo con tu pareja” gibi yabancılaşma hissi yaratmıyordu. Daha genel bir kitleye hitap etmeye karar veren Cuaron, özellikle sık başvurduğu yakın planlar ile özdeşleşme hissiyatını artırarak, hayal kuranlar ve düşleri olanlar için naif bir dönem filmine imza atıyordu.

Dönem ihtişamı yaratma konusunda iddialı olmayıp daha çok ailece izlenecek ve çocukları mutlu edecek düzeyde yeterli bir tv filmi görünümünde olan Küçük Prenses, Cuaron’un 2004’te fantastiğe geçiş sürecinin geçmişteki küçük bir izdüşümü olarak nitelendirilebilir. Gişede yine kısmen başarısızlığa uğramasına rağmen Cuaron, edebiyat uyarlamalarından vazgeçmeyecekti ve üç yıl sonra Charles Dickens’ın ünlü romanı Büyük Umutlar’ın en modern sinema uyarlamasına imza atarak gerçek yeteneğini kanıtlama şansı bulacaktı.

 

Great Expectations / Büyük Umutlar (1998)

Sinemaya en çok uyarlanan kitaplardan biri olan Büyük Umutlar’ı, Cuaron’un o ana kadar kariyerindeki en önemli işi olarak nitelendirmek yanlış olmayacaktır zira, hem Ethan Hawke, Gwyneth Paltrow, Robert De Niro gibi oyuncularla çalışma fırsatı bulması, hem de büyük bir romana el atması beklentileri artırmıştı. Büyük Umutlar’da da Cuaron’un yeşile olan sevgisi devam ediyordu fakat bunu filmin tümüne yaymak yerine “kült” olabilecek objeler üzerine yoğunlaştı. İlk iki filminde neredeyse her obje yeşil olduğundan akılda kalacak bir farklılık yaratamaz iken, burada Gwyneth Paltrow’un giydiği yeşil elbise ve gömlek aradan yıllar geçmesine rağmen unutulmadı.

19.yy’da geçen hikayenin tüm motiflerini çağdaş bir yorumla 1990’ların New York’una uyarlayan Cuaron, unutulmayacak müziklerle, kült olan objelerle, estetik bir şekilde ele aldığı kimi sahnelerle (çeşmeden su içerek öpüşme sahnesi) sinema bilinci yüksek bir esere imza attı. İzleyiciyi ve eleştirmenleri genel anlamda ikiye bölen film, çağdaş yorumundan dolayı hak etmediği bir şekilde olumsuz yorumlara maruz kalsa da, hakkını teslim edip Cuaron’un en iyi işlerinden biri olduğunu savunanlar da oldu. İki roman uyarlaması ve Hollywood macerasından sonra Cuaron, bağımsız filme dönmeye karar verecek ve sadece 2 milyon dolara kotarmasına rağmen o ana kadarki en yetkin eserini sergilediği “Y tu mama tambien / Ananı da!”i çekecekti.

 

Y tu mama tambien / Ananı da! (2001)

Cuaron’un ilk döneminin son filmi olan Ananı da!, yetişkinliğe geçme sürecinde olan iki delikanlının, 20’li yaşların sonundaki bir kadınla beraber çıktıkları yolculuk ekseninde bir büyüme, kendini tanıma hikayesini anlatıyordu. Cuaron’un cinselliği en yoğun şekilde kullandığı bu filmi, birçok türü iç içe geçiren yapısıyla farklılık yaratıyordu. Bir taraftan karakterlerin kendilerini tanımaya başladığı bir yol filmi iken, öbür yandan devletin politik ve ekonomik gerçeklerine değinerek siyasi film tabanı sunuyor, finalde de bastırılmış eşcinselliği anlatmasıyla bir LGBT filmine evriliyordu.

Cuaron’un ileride sinema tarihine geçecek olan meşhur tek plan-sekanslarının geleceğini müjdeleyen film, minimal hikayesi ekseninde oldukça sakin, abartısız ve iddiasız bir yapıya sahipti. Buna karşın, senaryonun çok zekice yazılmış ve detaylı nüanslar barındırıyor olması, aktüel kamera doğallığının filmin her köşesine yayılması, Maribel Verdu ve Gael Garcia Bernal’in çıplaklık konusundaki cesur performansları filmi su gibi akan güçlü bir bağımsız yapıma dönüştürüyordu. Cuaron’dan düşük bütçeli bağımsız yapımlar bekleme isteğimiz ise ne yazık ki son buluyordu, çünkü bu filmden sonra Cuaron, Harry Potter evreninden günümüze kadar olan filmleri içerisinde “yüksek bütçeli Hollywood filmleri yönetmeni” olarak kalmayı tercih edecekti.

 

 

 

Harry Potter and the Prisoner of Azkaban / Harry Potter ve Azkaban Tutsağı (2004)

Kariyerindeki ikinci dönem olarak adlandırabileceğimiz yüksek bütçeli fantastik – bilimkurgu evrenine giriş yapan Cuaron, Harry Potter serisinin üçüncü filmine yönetmen olarak atandığında aslında kariyerinin gidişatını da belirleyecekti. Daha önce gişede genel anlamda başarısız olan Cuaron’un hem 130 milyon dolar bütçeli bir filmden yapımcıları memnun ederek ayrılması, hem de dünyada milyonlarca hayranı bulunan Harry Potter kitlesini tatmin etmesi gerekiyordu.

Karakterlerin ergenliğe geçiş süreciyle beraber hikayenin daha karanlık bir kulvara geçip yetişkinlere de hitap etmesi ve Chris Columbus’un yarattığı çocuksu evreni artık terk etmesi gerekiyordu. Cuaron, bu iş için en doğru isim olduğunu kanıtladı ve eleştirmenler tarafından hala Harry Potter serisinin uyarlanan 8 filmi içerisinde en iyisi olduğu söylenen Azkaban Tutsağı’nı çekti. Önceki filmlerinde sıkça kullandığı açık yeşil renk, burada karanlık tonların hakim olduğu evrene koyu yeşil bir atmosfer olarak hizmet etti. Bu sefer atmosferin mimarı, tüm filmlerinde beraber çalıştığı başarılı görüntü yönetmeni Emmanuel Lubezki değildi zira, 22 yıllık iş ortaklıkları boyunca yollarının ayrıldığı tek film bu oldu. Filmin hem gişede başarılı olması, hem de eleştirmenleri tatmin etmesi Cuaron için gerekli olan bir cesaretti ve bu cesaretinin en büyük dışavurumunu, ilk başyapıtı olmasına rağmen gişede umduğunu bulamayan Children of Men / Son Umut ile gösterecekti.

 

Children of Men / Son Umut (2006)

2006 yapımı distopik bilimkurgu başyapıtı Children of Men / Son Umut, Cuaron’un yönetmenliğinde bir zirve noktası olmasına ve hem festivaller, hem de eleştirmenler tarafından genel anlamda takdir edilmesine rağmen gişede başarısızlığa uğradı. Harry Potter’dan sonraki en yüksek bütçeli filmi olmasına rağmen Cuaron’un derdi bu sefer çocuk hayranları tatmin eden fantastik bir dünya yaratmaktan çok öteydi. 2027’nin Londra’sında post-apokaliptik bir atmosferde geçen hikaye, günümüzdeki sistemin çığırından çıkmış, şiddetin ve karmaşanın gündelik yaşamın parçası haline gelmiş, dünyanın çok daha kuru, renksiz ve kıyametin eşiğinde bir tasvirini resmediyordu.

Cuaron, yönetmenlik hünerlerinin zirve noktasını sergileyerek en sert filmine imza atmasına rağmen, finalinde hala bir umut olabileceğine dair ışık yakarak tüm filmlerindeki bu umut duygusunu hiçbir zaman kaybetmeyeceğini gösteriyordu. Aktüel kamera ile çekilen ve sinema tarihine geçen 8 dakikalık enfes aksiyon plan-sekansı ise Cuaron’un yeşil renkten sonra yeni bir tutkusunu daha ortaya çıkarıyordu. Sinefilleri adeta mest eden bu tutku ise, son filmi Yerçekimi’nde de süre bazında çoğalarak devam edecekti.

Gravity / Yerçekimi (2013)

Kariyerindeki iki Meksika yapımı bağımsız filmin senaryosunu kardeşi Carlos Cuaron ile beraber yazan Alfonso Cuaron, Hollywood yapımı edebiyat uyarlamalarında sadece yönetmenlik anlamında boy göstermişti. Yerçekimi ise, beraber senaryosunu yazdıkları ilk yüksek bütçeli ve özgün Hollywood filmi oldu. Filmin çekilmesinin 4,5 yıl, senaryosunun yazılmasının ise sadece 3 hafta sürdüğünü söyleyen Cuaron, 7 yıllık aradan sonra tekrar modern bir bilimkurgu başyapıtı beklentisi yaratmıştı. Geçen ay ülkemizde de vizyona girmesiyle birlikte dünyada hem popüler hem arthouse izleyiciden, hem de sinema eleştirmenlerinden büyük övgüler almasıyla yaratmış olduğu yüksek beklentiyi karşıladı. Yerçekimi’ni, Stanley Kubrick’in “2001: Bir Uzay Macerası” ile karşılaştıranlar olmasına rağmen Cuaron, bunu doğru bulmadığını “2001: Bir Uzay Macerası, varoluşsal felsefi bir eser, Yerçekimi ise düşüncelerle dolu bir eğlence treni” diyerek dile getirdi.

Emmanuel Lubezki’nin muazzam görüntü yönetimi filmin her karesinde kendini hissettirirken, açılıştaki 17 dakika uzunluğunda plan-sekans sahnesi ise sinefillerin gönlünde taht kurdu. Fakat sinematografiye ve görsel efektlere bu kadar özenilmesine rağmen güçlü bir dramatik çatının kurulamaması ve senaryonun ikinci planda kalması, yeni bir Children of Men beklentisinde olan hayranları hayal kırıklığına uğrattı. Ayrıca film, “uzay gerçekçiliği” ile uyuşmadığı konusunda ünlü astrofizikçi Neil deGrasse Tyson tarafından türlü bilimsel eleştirilere maruz kaldı. Tüm bunlara rağmen Cuaron, “umut” temasını yine unutmayarak, Yerçekimi’nin finaline de uyguladı ve bundan sonra da umudu aşılayıcı, yeşil tonların ağırlıkta olduğu ve uzun plan-sekanslar barındırdığı filmlere devam edeceğini müjdelemiş oldu.

Halil İbrahim Sağlam

Halil İbrahim Sağlam
20 Temmuz 1989 yılında İstanbul'da doğdu. Sinemayla 16 yaşında ilgilenmeye başladı ve usta Yeşilçam yönetmenlerinden ders alarak kendini geliştirdi. Kısa metraj filmler yönetti ve senaryolarını yazdı. İstanbul Arel Üniversitesi’nin ve Erciyes Üniversitesi’nin “Sinema ve Televizyon” bölümlerinden mezun oldu. 2011’den bu yana sinema yazarlığı yapıyor. Güney Kore sinemasına ve polisiye romanlara özel bir ilgisi var. İlk uzun metrajlı filmini çekebilmek ve polisiye türündeki ilk romanını yayımlatabilmek için çalışmalarını sürdürüyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.