Bu sene çok fazla sızlandık sanılabilir ama biz festival için değil, filmler için sızlandık. Rekor başvurunun yapıldığı 50. Altın Portakal’da zar zor seçilmiş on film önümüze çıkınca şaşırdık tabii. Her zaman söylediğimi tekrar ediyorum ön jüri aslında filmlerin ‘kaderi’ne yön veren. O yüzden her sene yapılan ama fazlaca peşine düşülmeyen ‘ön jüri kim’ sorgulaması fazlaca yapıldı. Hatta bir tanesinin bunaldığına tanık oldum, o yüzden empati kurmaya çalışarak önümüze konmuş on filmi günahıyla sevabıyla izledim.

Altın Portakal’ın her sene festivali pür dikkat takip eden, beğeni ve eleştiri düzeyi gayet üst düzey olan Antalyalı (CHP) teyzeleri var. Film bittikten sonra salonu yara yara festival çadırına koşturmaları, Kürt filmlerine olan tepkilerini en alasından kusmaları bir gelenek oldu. Teyzelere tavsiyem ya bu filmleri izlememeleri, izliyorlarsa da bu minvalde çekilen filmlere alışmaları! Aslında filmleri Türk – Kürt diye ayırmadan asıl olanın ‘tatmin’ etmeyen bir sinema dili ve tekniği olduğunu sorgulamak gerekiyor. Çünkü bu festivalde öne çıkan bu oldu!

Ödül alan filmler özelinden başlarsak en iyi film ödülünü Ferit Karahan imzalı Cennetten Kovulmak filmiyle paylaşan Kusursuzlar herkesin gönül rahatlığıyla en iyi film ödül almasını istediği bir filmdi. Galiba en fazla birliktelik yaratan film bu oldu. İki kardeşin iç dünyalarının peşinde yarattığı atmosferle, gotik küçük burjuva eleştirisi sunan bir film Kusursuzlar. Cennetten Kovulmak ise Kürt – Türk tarafına paralel bakmaya çalışan, iyi niyetli bir çalışma ama onun da karakter değişimleri inandırıcı değil! İki tarafın kayıpları birbirine değmezken duyguları da birbirlerine pek ulaşmıyor aslında. Burada jüriye getirilen eleştiri de her festivalde en iyi film ödülünü iki film arasında paylaştırması oluyor ki bu da tatmin edici bir sonuç doğurmuyor. Belki Cennetten Kovulmak, Zeynep Dadak ve Merve Kayan imzalı Mavi Dalga ile en iyi ilk film ödülünü kazansa daha isabetli olurdu! Ya da en iyi filme verilen meblağ yüksek olduğu için paylaşılması adilane duruyor bir yandan da diyerek kendimizi avutabiliriz!

Mavi Dalga festivalin gösterilen en son yarışma filmiydi. Beklentim yüksekti kendi adıma. Kendime her film öncesi ‘beklentisizlik’ aşısı yapsam da… Ama hayal kırıklığı yaşadım, gençlerin peşinde dolanan kamera ve konu nedense tatmin edici değildi! Tabii ki sinema ve sanat, aslında hayat deneme yanılma yoludur ama Mavi Dalga’nın neyi denemek istediğine dair sıkıntısı var sanırım! O yüzden arkasından gelen en iyi senaryo ve en iyi kurgu ödüllerini de samimi bulmadım! Ama yönetmenleriyle bu konuşmayı isterim, belki ikna olurum!

Gelelim SİYAD ödülü’ne… Normalde SİYAD ödülünü de Mavi Dalga’nın alması beklenirdi genel kanı olarak ama Ali Ulvi Uyanık, Engin Ayça ve Atilla Dorsay şaşırtarak Kutsal Bir Gün’ü seçtiler. Serdar Temizkan imzalı filmi Adam Film yapımı olması sebebiyle ‘Gemide’ filminin ev versiyonuna benzettim, kafaları her dakika iyi adamların uzayıp giden muhabbetleri ne yazık ki bana pek etki edemedi! Arda Kural’in performansı iyiydi ama… Performans demişken gelelim en iyi erkek oyuncu ödülüne… O da beklemediğim jürinin bizi şaşırttığı bir ödül oldu. İlk defa bir filmin isminin yanlış yazıldığına tanıklık ettik, Uzun Yol, Ozun Yol olarak çıktı karşımıza. Film ne yazık ki fenalıklar silsilesiydi! Bir kadının mı yoksa bir adamın mı dramı diyemeyeceğim film televizyonda görsem tahammül edemeyeceğim bir şey olurdu. Hakan Yufkacıgil’in performansına filmden dolayı tepki duymuş olabilirim ama yine de zayıf halka rollerden biriydi. En iyi yardımcı erkek oyuncu ödülü aynı filmden Ahmet Özarslan’a gidince erkeğin ezilmişliğinin de onurlandırıldığını görmüş olduk! Festivalden eli boş dönen Sev Beni’nin oyuncusu Ushan Çakır’ın performansı da iyiydi ama filmin yaratmaya çalıştığı duygunun gerçeklik sorunu vardı!

Gelelim Behlül Dal Özel Ödülü alan Mavi Ring’e… Zorlu bir yapım sürecinden geçtiğini biliyorum. Daha önce kaba haliyle izlediğim için festivaldeki gösterimini daha iyi buldum. Ama filmin sorunu sadece şiddet üzerinden gitmek olduğu için karakterlerini fazlaca hırpalamış bence. İyilik ve kötülük dengesinin estetik olarak tutturulamaması filmlerde karikatürize durumlar yaratıyor ki, Mavi Ring zaman zaman bunu gözlemledim. Ama değerli bir çalışma olduğunu düşünüyorum, bastırılmışlık, kıstırılmışlık duygusunu geçiren, işkencelere karşı duran bir film olarak özel bir ödül alması kaçınılmazdı! Filmin gösterimi sonrasında yaşanan gerginlik ise ‘insanlık onuru işkenceyi yenecek’, ‘Kürdistan Faşizme mezar olacak’ sözleriyle tamamlandı, sloganları atanların eli kişilik bir öğrenci grubu olduğu söylendi. Söyleşi salonunda güvenlik arttırıldı ama filmin yönetmeni Ömer Levendoğlu’nun soğukkanlılığı ile olaysız dağıldı. Ama kulağımıza çalınan homurtular bayrak meselesinin altında birleştiğin gösteriyordu tepkilerin!

Meryem vizyondan festivale taşınan ilk filmdi. Türkan Şoray’ın jüri başkanı olduğu bir festivalde şansının bol olduğunu düşünüyordum, nispeten öyle oldu. Ama ben zaten Meryem’i sevmiştim ve eleştirimi de buna uygun yazmıştım. Kadın oyuncu performansını Zeynep Çamcı’nın hak ettiğini düşünsem de Kusursuzlar’daki Zeynep Türktan’ın performansını beğendiğimi söylemeliyim. Film aynı zamanda sanat yönetimi ve görüntü yönetimi gibi önemli ödülleri de toplamış oldu. Kadının kaderini değiştirebilme gücünü kendi yaratabilmesi üstüne ütopik bir çalışma aslında Meryem.

Gelelim festivalin en zayıf halkası olan Kısa Film ve Uvertür’e… Kısa Film filmleri süreler içine hapsetme derdini ortaya koymaya çalışırken bizi orta metrajlı bir filmin içine hapsetti adeta! Basur sorunu film çekme isteğinin önüne geçti. Filmin beş dakikalık bir süreci var ki, aslında derdini anlatmak için o yeterliymiş dedirtti. Gerçekten de kısa film kategorisinde yarışsaymış! Uvertür garip bir film, karakterinin filme yaydığı enerji iyi ama o kadar. Takıntılı bir adamın filmin sonunu Haneke’nin Aşk’ı tadında bitirmesi de acayip olmuş ama film genel olarak olmamış…

Bu sene kısa filmci arkadaşlarla sohbet etme imkanı buldum bolca, filmlerden ara kalan zamanlarda. Bir kısmını daha önce izlemiştim, bir kısmını da gösterimler de izlememe imkanı buldum. En iyi film ödülünü paylaşan Patika’yı izlemedim ama Gülüstan Acet’in Karpuz Cenneti’ni izlemiştim. Bir çocuğun dünyasına farklı bir şekilde dalan film, küçük bir kızın cennete gitmek için erken ölmeyi istemesini konu alıyor. Dinin ve din adına işlenen cinayetlerin eleştirildiği bir film Karpuz Cenneti. Jüri Özel Ödülü’nü ise başarılı animasyonlar yapan Ayce Kartal’ın Tornistan filmi kazandı, izlemedim ama başarılı olduğuna eminim. Gezi sürecine ilişkin bir animasyonmuş!

Tartışmalar hep uzun metrajlarda olacak değil elbet kısa filmlerde de tartışmalar yaşandı. Kudret Güneş’in filmi Jinekolog ve Tercüman kadın sorunları, dil sorunu vs gibi konuları anlatan bir film. Filmin sonuna taşıdığı karakterin Kürtlerin ezildiğini bir Fransız jinekologa anlatması ve bunu tekrarlaması salonda rahatsızlık yarattı. Filmin propaganda yaptığını söyleyenler yönetmeni bir hayli sıkıştırdı. Kendisinin bir araştırmacı olduğunu söyleyen Kudret gördüğü tepkiden dolayı şaşkındı. Aynı şey Kapsül’ün yönetmeni Yakup Tekintangaç’ın başına gelmedi ama o da bu tarz filmlerin seyircide aynı etkiyi yarattığını tekrarladı! Sonuçta bütün bu tartışmalar ekseninde artık Türkiye sinemasının bu olduğu kabul edilmeli! Kürt ve Türk yönetmenler katılıyor, filmlerini yarıştırıyor. Tartışmaların olmasını olumlu buluyorum, sonuçta herkes kendi görüşünü şu ya bu şekilde söyleme imkanı buluyor. Aslında sorgulanması gereken filmlerin neden tatmin edici olmadığı, neden özgün ve seyirciyi sarsan işlerin çıkmadığı sanırım! Yoksa birisinin bana sanata politika karışmasını nasıl buluyorsunuz dediği doğru buluyorum elbette. Ayrı düşünemiyorum hatta. Çünkü politik olarak yaşadıklarımız sinemaya evriliyor, yön veriyor… Belki daha fazla sinema izlemek olmalı derdimiz ama bu da yine birlikte aşılacak bir sorun!

Bu arada moderasyonunu yaptığım Sen Aydınlatırsın Gece’yle ilgili birkaç şey söylemek istiyorum. Seyircinin en fazla ilgisine mazhar olan ekip oldu, oysa ki seyirciler arasında filmi anlamadıklarını, çıkmak istediklerini söyleyen oldu ama sonra kalmışlar. Filmin kendilerini sardığını ve bu tarz filmlerin artarak devam etmesi gerektiğini söylediler. Onur Ünlü farklı bir kulvarda yolunu çiziyor, absürd sinema örneğini başarılı bir şekilde seyirciyle paylaşıyor. Adana’da yarışan Daire’nin belki burada daha fazla şansı olurdu. Yapımcısı da öyle düşündü, Adana daha güçlüydü ama orada da İstanbul Film Festival’den taşınan filmler vardı. Belki Antalya bu şartı bırakmalı… Sonuçta bir festivalde böyle geçti ama filmler keşke daha fazla tatmin edebilseydi!

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.