Diziler Kalabalıklaşıyor… Geçtiğimiz aylarda internette rastladığım bir röportajda şöyle bir cümle dikkatimi çekti: “Başarılı olan televizyon dizilerine bakın, hepsi nişlerin toplamıdır.”

Levent Erden’in pazarlama üzerine Abdullah Nurata’ya verdiği bu röportaj ilerleyen satırlarda daha da ufuk açıcı bir hal alıyordu. Dizilerin kucaklayıcı ve daha çok kişiye hitap edici özelliğinin altının çizildiği söyleşinin bu kısmını sizler için detaylandırmak istiyorum. Röportaja döneceğimiz hatırlatmasıyla sizleri önce örneklere ardından Ahmet Oktay imzalı “Popüler Kültürden TV Sömürgesine” adlı kitabın satırlarına götüreceğim…

Son birkaç yıl içinde ekrana gelen ve izlenme başarısı elde eden dizileri aklımıza getirelim lütfen… Lale Devri, Yer Gök Aşk, Karagül, Aşk-ı Memnu, Öyle Bir Geçer Zaman Ki, Muhteşem Yüzyıl, Kayıp Şehir (dizinin bitiş sebebinin anlamsız yayın politikası olduğunu halbuki izlenme oranlarının başarılı sayılabileceği hatırlatmasını zorunlu görüyorum), İntikam… Bunlar ilk aklıma gelenler… Şimdi her bir dizi için şu maddelerin doğruluğunu test edelim beraber; hikayelerde farklı statü gruplarına ait kişiler mevcut, her dizide bir yandan duygusal ilişkiler irdelenirken bir yandan sınıf veya statü farklılıkları deşiliyor, yan roller kalabalık, temelde intikam, hırs, hayat mücadelesi gibi hedefler mevcut, saydığım dizilerin kiminde kadın izleyicinin yanında erkek kitleyi de çekebilecek savaş öğeleri kullanılırken, kiminde mafyatik unsurlarla farklı ilgi alanlarına sahip izleyicilerin dikkati çekilmeye çalışılıyor. Çok olay gösteren, pek çok yan karakter bulunduran ve hikayeyi o karakterler üzerinden ilerleten senaryolar son yıllarda iyice fazlalaştı.

Dizilerde başrol odaklı hikayeler kırılırken, kuvvetli yan hikayelerle hem farklı beklentilerle ekran başına oturan her izleyicinin ilgisine nail olundu hem de hikayelerin, dizilerin konuşulurluğu arttı yani farklı izleyici kitlelerinin aynı mesaja maruz kalması sebebiyle mesaj daha çok tartışılır hale geldi. Sosyal medyada, dizi forumlarında diziler üzerine yapılan bunca tartışmanın bir nedeni de farklı kitlelerin ekran başında olması olarak değerlendirilebilir.

Dikkat ederseniz artık AB ile Total reytingler arasında uçurumdan söz edemiyoruz. Blogumda arşivlenen eski yazılar içinden detaylarına ulaşabileceğiniz konu her ne kadar reyting sistemindeki ve profil gruplarındaki değişikliklere dayansa da bir yandan da daha “kucaklayıcı” senaryoların ekrana gelmesiyle ilişkilendirilebilir. Örneğin, ben Kayıp Şehir’i senaristleri ve alt metnindeki mesajları çözebilmek ilgisiyle izlerken bir başka izleyici İrfan ile Aysel aşkının özlemiyle ekran başına oturdu. Kimi göç eden ailesini dizide görürken, bir başkası yan sokağında transseksüelleri anlama isteğiyle kumandada Kanal D’yi tuşluyordu… Farklı statülerden, farklı ekonomik kesimlerden ve ilgilerden olan insanların oturup aynı diziyi izlemesi tam da Levent Erden’in iddiasının ispatı değil mi?

Tesadüfen geçtiğimiz ay aldığım ve okuduğum bir kitapta (Popüler Kültürden TV Sömürgesine) da bambaşka bir şey anlatılırken aslında bu konu örnekleniyordu. Goethe’nin Faust eserinden bir alıntının yer aldığı bölümde “Tiyatroda Ön Temsil” başlığı altında tiyatro müdürü, şair ve seyircinin konuşması okura aktarılıyordu. Uzunca bir konuşmanın ardından tiyatro müdürünün oyunun seyirci çekmesi için yapılması gerekenleri anlattığı şu cümle dikkat çekiciydi: “Bilhassa çok vaka gösterin. (…) Kütleyi ancak bol vaka göstererek fethedebilirsiniz. Herkes, bu yığından kendine göre ve kendiliğinden bir şey seçer. Çok şey gösteren, herkese bir şey vermiş olur ve herkes evimizden (tiyatroyu kast ediyor) memnun ayrılır.”

Ahmet Oktay’ın bu satırları sanatın metalaşması ve edilgenliği üzerinden bir eleştiriye konu ettiğini belirterek benim başka bir açıdan baktığımı vurgulamak istiyorum. Aslında üstteki satırlar, her ne kadar dönemin tiyatro izleyicisinde sınıfsal farklılık ve hedef kitle çeşitliliği bugünden farklı olsa da, ana fikriyle Erden’i doğruluyor. “Diziler, farklı alt kitlelere farklı hikâye ve duyguları aktarabilmektedir. Herkes farklı şeyler için yönelse de izledikleri aynı dizidir. Bütün markalar alt kitlelerine farklı mesajlar ileterek varlıklarını güçlendirebilirler.”

“Bundan sonra ekranda ne olacak peki” diyenlere şöyle yanıt verebilirim. Eğer kanallar hem AB hem de totale hitap etme isteklerini sürdürürlerse (ki bu para demek tabi ki sürdürecekler) bundan sonra sıradan aşk hikayelerinin yerini aynen böyle yan hikayelerle desteklenmiş işler dolduracak. Bir Kadın Bir Erkek veya Leyla ile Mecnun gibi hedef kitlesi daha dar işlerin de ekranda olması kaçınılmaz ve gerekli olsa da ulusal kanallar Öyle Bir Geçer Zaman Ki, Ezel, Muhteşem Yüzyıl ve Kayıp Şehir gibi mahalle, konak, saray, malikane hikayelerine çok daha fazla yer verecek. Bir yandan entrikalı aşk öyküleri ekrana gelirken o hikayelerin altı intikam teması, mafya/polis kovalamacası veya yükselme hırsıyla doldurulacak. Böylece izler kitleler çeşitlenecek ancak ekran başına oturup aynı işi izleyecek.

Özetle, ulusal kanallarda diziler nişlerin toplamı olmayı sürdürecek… Kim bilir belki de bir süre sonra muhtemel bir ayrışma niş, spesifik yayın yapan uydu kanalları içinde daha da belirgin şekilde gerçekleşecek. İzleyici özel ilgisini tatmin eden işleri o kanallarda bulduğu için izler kitle daha çok bölünecek ve reyting sistemi yeniden elden geçecek. Bu da yeni yapılanmaları, yayın politikalarını beraberinde getirecek. Bekleyip göreceğiz…

 

 

Orta Doğu Teknik Üniversitesi Sosyoloji Bölümü'nden mezun olan Gizem Merve Kaboğlu, ulusal kanallar içinde önemli yeri olan atv haber merkezi'nde ve Radyo Marmara'da yaptığı stajlarla eğitim hayatı boyunca farklı bölümlerde deneyim kazandı. Eğitim hayatı boyunca pek çok küçük öykü yarışmasında yazılarıyla ödül alan, Uğur Mumcu Araştırmacı Gazetecilik Vakfı'ndan "Eleştirel haber okuryazarlığı" eğitimi gören genç yazar, One Dergi'de başlayan yazın kariyerine Televizyon Gazetesi.com'da muhabir olarak devam etti. 2009 yılından bu yana muhabir, editör ve televizyon eleştirmeni olarak Televizyon Gazetesi.com'a emek veren Kaboğlu, Dipnot.tv haber sitesinde editörlük yaparak kariyerini sürdürdü. Televizyon eleştirmenliğinde tecrübe edinen Gizem Kaboğlu, ekranların en prestijli yapımlarının ödüllendirildiği 2. ve 3. Antalya Televizyon Ödülleri'nde "jüri üyesi" sıfatıyla görev üstlendi. Televizyon eleştirmenliğini medya dedikodusu yazmaktan farklı gördüğünü dile getiren Kaboğlu, sosyoloji bilgisine dayanarak yaptığı televizyon analizleriyle Popüler Sinema'da yazmaya devam ediyor.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here