Devrimler tarihin lokomotifleridir, der Karl Marx… Bu lokomotiflerin en başında ise kuşkusuz, Fransız Devrimi yer alır.

Çünkü modern zamanların ekonomisini şekillendiren, İngiltere öncülüğünde başlatılan Sanayi Devrimiyse; ideolojisini oluşturan da kuşkusuz Fransız Devrimi’dir. Toplumsal devrimlerin en önemlisi sayılabilecek bu hareketin ortaya koyduğu fikir sistemi, söz konusu devrimlerin sadece ulusal ölçekte önem taşımaması sebebiyle, kendi çağını aşarak günümüze kadar ulaşır. Öyle ki, milliyetçik ideolojisinin makrodan mikroya doğru evirilip, uluslararası alanda siyasete yön veriyor olması, Fransız Devrimi’nin ne kadar etkili ve büyük bir devrim olduğunun kanıtıdır.

Fransız Devrimi’nin bizim açımızdan önemi ve bu yazıyı yazmamın birinci sebebi ise, son dönemlerde ülkemizde yaşadığımız ve çoğu kez bazı çevreler tarafından devrimci durum olarak addedilen bir olaydan kaynaklanıyor. W. Philips’in, “Devrimler yapılmaz, kendiliğinden gelirler” sözünü kanıtlarcasına, kendiliğinden, hatta birkaç ağaç yüzünden ortaya çıkan Gezi Direnişi ve bu direniş boyunca talep edilen dünyaca da ünlü olan birkaç kelime: Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik.

Gezi direnişi üzerine daha önce bir şeyler yazdığım için burada uzun uzadıya bahsetmek niyetinde değilim. Zaten hemen herkes hareketin ne olduğu, neye benzediği, dünyadaki örnekleri üzerine onlarca şey okudu, öğrendi. Bu sebeple yalnızca, Gezi Direnişi’nin benzetildiği olayların hepsinden birer parça taşıdığı ama hiçbirisi olmadığı; orijinal nitelikleri de bünyesinde barındıran bir devrimci durum ortaya koyduğunu söylemenin yeterli olacağına inanıyorum. Ancak tıpkı Gezi’de olduğu gibi, toplumsal kalkışmaların belli başlı nedenleri vardır ve bunlar aslında en basit ifadeyle kendisini, Fransız Devrimi’nin yukarıda bahsettiğimiz o üç sloganında bulur. Gezi direnişi boyunca özgürlük için mücadele edildi; eşitlik, hak ve adalet arandı ve tüm bunlar din, dil, ırk, statü fark etmeksizin kardeş olduklarına inanan insanlar tarafından dile getirildi. Gezi’nin nedenini, nasılını, sonucunu bir yana bırakacak olursak; toplumsal hareketliliklerle olan en büyük ortak yanı bu üç sihirli sözcükte gizliydi…

İkinci sebebe gelince, yıllardır Fransa tarihi ve bilhassa devrimler üzerine çalıştığım için Fransız devrimine ayrı bir önem veriyor olmam… Çünkü Fransızlar, halk devrimlerinin en önemlilerinden birini gerçekleştirdiler ve yozlaşmış bir rejime (Ancien régime), yaşadıkları adaletsizliklere ve köleliğe başkaldırarak; herkesin eşit ve özgür olduğu, yepyeni bir düzen kurdular; böylece birçok ulusa emsal oluşturdular. Napolyon’un orduları sayesinde önce Kıta Avrupa’sına yayılan fikirlerle, zaman içerisinde imparatorluklar yerini ulus devletlere bırakırken, biz de kendimize rol model olarak aldığımız Fransız Cumhuriyeti’nin bir tür replikasını Türkiye’de kurduk. Bunun en büyük sebebi ise kuşkusuz, Osmanlı askeri ve sivil bürokrasisinin demokratikleşmenin bir yolu olarak Anglosakson modelini değil, Fransa’yı seçmesidir. Başka bir deyişle, Fransız tipi bir laiklik, cumhuriyetçilik, halkçılık, pozitivist hukuk anlayışı Türkiye’de uygulamaya koyuldu. Ülkemizde yanlış bilinen ve çoğu zaman bilinçli bir biçimde yanlış anlatılan bir nokta daha var ki, Kemalist kadronun Jakobenleri örnek alarak Türkiye’de devrimlerini gerçekleştirdiğidir… Jakobenler, Fransa’da cumhuriyeti kurup bir devrim yaptılar ancak 1. Cumhuriyet, Napolyon’un imparatorluğu sonucu sona erdi ve ikinci bir başarısız cumhuriyet denemesinden sonra kurulan 3. Cumhuriyet dönemi, Jakobenlerin yarıda kalan devrimini tamamlayarak Fransa’da laikliği ve cumhuriyeti tam anlamıyla yerleştirdi. Zaten söz konusu zaman aralığı, Osmanlı son dönemi ile Cumhuriyet’in ilk yıllarına denk geldiği için CHP’nin, Fransa’da devrimleri gerçekleştiren Radikal Parti’yi örnek alması kaçınılmaz oldu. Kısacası, Fransız Devrimi, Fransız topraklarında yaşamış ve dünyayı etkilemiş bir devrim olmasının yanında, Türk tarihi açısından da çok önemli bir yere sahiptir ve mutlak surette değinilmesi gereklidir…

Sizi daha fazla tarihi bilgilerle boğmadan, 14 Temmuz’u fırsat bilerek Fransız Devrimi’yle ilgili filmler yazıma geçmek istiyorum.

Keyifli okumalar dilerim…

 

DANTON (1983)

Devrim önce kendi çocuklarını yer sözünü mutlaka duymuşsunuzdur. Birçok devrim gibi Fransız Devrimi de, kendisini ortaya koyan düşün ve siyaset adamlarını birer birer ortadan kaldırarak bir nevi kendisine kurban olarak aldı. Danton, bu kurbanların en ünlüsüdür ve ölümünden yıllar sonra bile hala tarihçiler arasında suçlu olup olmadığı tartışması yapılmaktadır… Ancak bilinen kesin bir şey vardır ki, o da Danton’un idamı Fransız Terör döneminin en büyük hatalarından biridir; devrimi büyük bir çıkmaza sokacaktır…

Danton, Polonyalı yönetmen Andrej Wajda’nın bir filmi. Stanislawa Przybyszewska’nın L’Affaire Danton adlı kitabından, senarist Jean-Claude Carriere tarafından uyarlanmış. Filmde Danton ve arkadaşlarını Fransızlar canlandırıyor ve Fransızca konuşuyorlar ancak Robespierre ve arkadaşlarını Polonyalılar canlandırdığı için o kısımları dublajlı olarak izliyorsunuz. Fransa-Polonya ortak yapımı olan Danton, aynı zamanda 1984 yılında Yabancı Dilde Film Dalında BAFTA’nın da sahibi…

Film 1794 yılında, Danton’un Paris’e dönüşüyle başlıyor ve söz konusu dönem Fransız Devrimi’nde Terör yıllarının yaşandığı zamanlar. Fransız Devrimi, 1789 yılında Bastille kalesinin ele geçirilmesiyle başlar ama orada sonlanmaz. Çünkü 14 Temmuz’un hemen ardından bir Kurucu Meclis kurulur ancak henüz ortada ne cumhuriyet vardır, ne de monarşi karşıtı devrimciler. Kısa bir süre sonra 10 Ağustos ayaklanması yaşanır ki, bu Danton’a halkın gözünde saygı kazandıran ve en azından 14 Temmuz kadar önemli günlerden biridir. Halk artık siyasete katılmaya başlar. Cumhuriyet ise, ancak kralın sarayında devrim karşıtı belgelerin bulunması ve kralın halkın gözünde itibar kaybetmesi üzerine ilan edilir ve önce kralın ardından da, devrimin ilk kurbanları olan Jironden liderlerinin idamından sonra Jakobenler ile filmde sıkça bahsedilen Kordölyeler yönetimi ele geçirirler. Film işte tam bu terörün ayyuka çıktığı zamanlarda Danton’un, Paris’e gelişi ve arabasının içinden şehrin meydanındaki devasa giyotine bakmasıyla açılıyor. Yağmurlu bir günde giyotin her ne kadar tertemiz olsa da, binlerce insanın kanını üzerinde taşıdığı için tüm heybetiyle ve korkutuculuğuyla orada duruyor ve Danton, kendisinin de sonu olacağını tahmin eder gibi bu ölüm makinesine biraz endişeyle bakıyor…

Paris’e gelişinden sonra halk tarafından coşkuyla karşılanan Danton’un, devleti ve devrimi kontrol eden Kamu Selameti Komitesi’nin başındaki isim Robespierre ile çekişmesi ve aralarında yaşananlar, filmin genel hatlarını oluşturuyor. Daha çok meclis konuşmaları, çevrilen entrikalar, Robespierre’in siyasi gel-gitleri ve Danton’un durumun vahametini anlayamamasıyla geçiyor. Filmde, Danton’u Gérard Depardieu canlandırıyor ve performansı gayet iyi ancak bana göre Depardieu’den daha fazla öne çıkan kişi Robespierre’e benzerliğiyle dikkat çeken Wojciech Pszoniak’tı. Polonyalı aktör, Robespierre’in genel karakterini ve havasını çok iyi yansıtarak, tam anlamıyla bir Robespierre olmuş diyebilirim.

Filmde, devrimcilerin resimlerinin yapıldığı sekansta, öldürülen/öldürülecek olan devrimcilerin resimden silinmesi, İnsan Hakları Bildirisi’nin maddelerini ezberleyen bir çocuğun final kısmında bu maddeleri Robespierre’e söylemesi devrimin yolundan saptığının bir işareti olarak veriliyor. Nitekim Robespierre’in kendisi de bunu dile getiriyor: “Davayı kaybedersek devrim yok olur, kazanırsak yine aynı şey olur.

Danton, Fransız Devrimi’nin iç yüzünü gösteren az sayıdaki önemli filmden biri ve Terör döneminde insanların nasıl kolayca giyotine gönderildiklerini gözler önüne seriyor. Ancak Danton’un karakteri noktasında bazı sıkıntılar mevcut zira Danton, tam anlamıyla suçsuz biri olarak yansıtılıyor ama aksine, tarihe baktığımızda Danton’un saraydan para aldığı, bazı noktalarda kendi çıkarı için çalıştığı gerçeğiyle karşılaşıyoruz. Bu elbette demek değildir ki Danton, devrim açısından zararlı bir siyasetçiydi bilakis, devrime olumlu katkısı oldukça fazlaydı. Bu bağlamda filmin tamamen objektif olduğunu söyleyemesem de, Fransız Devrim tarihi için çok önemli bir yapım olduğunu ifade edebilirim.

Devrim terörü, Fransız Devrimi’nin çocuklarını giyotine gönderirken, hiçbirini yalnız bırakmayı da ihmal etmedi. Filmde yok Danton’un Robespierre’in evinin önünde şu sözleri söylediği bilinmektedir: “Robespierre, arkamdan geliyorsun!”

 

MARIE ANTOINETTE (2006)

Fransız tarihinin en popüler kişiliklerinden biri olan Marie Antoinette deyince, sizin de aklınıza ilk olarak “ekmek bulamıyorlarsa pasta yesinler” cümlesi geliyordur. Paris’te yaşanan kıtlık döneminde söylenen bu cümle, kraliçenin lükse ve şatafata düşkün yaşamı sebebiyle kendisine mal edilir. 16. Louis ile yaşadığı mutsuz evliliği ve uçarı halleri yüzünden yaşadığı dönemlerde de sık sık dedikoduların ve iftiraların hedefi olan Marie Antoinette’in ilgi çekici yaşamı iki kez sinemaya, defalarca da televizyona uyarlandı. 1938 yılında Norma Shearer ile efsaneleşen biyografisinden sonra bahtsız kraliçe bu kez de Sofia Coppola imzasıyla karşımızda; ama bu kez biraz daha farklı…

Hitler döneminde bir Yahudi olarak yaşadığı korku sebebiyle eşi ile birlikte intiharı seçen Avusturyalı meşhur yazar Stefan Zweig’ın, kendisi gibi Avusturyalı olan Marie Antoinette’in biyografisi, kraliçe üzerine yazılmış en güzel kitaplardan biridir. Bu kitaptan esinlenilerek W.S. Van Dyke tarafından çekilen ve Norma Sherar’ın oyunculuğuyla Oscar’a aday olduğu filmden sonra Sofia Coppola sıra dışı bir Marie Antoinette biyografisine imza atmış. Öncelikle Fransız tarihçi Evelyn Lever’nin kraliçe üzerine yazdığı biyografinin haklarını satın alan Coppola, ABD’de daha popüler olan Antonia Fraser’ın yazdığı kitabı keşfedince, filmini bu eser üzerine kurmaya karar vermiş. Zweig’ın, Marie Antoinette’in yaşamını ve kişiliğini derinlemesine incelediği eserini okumaya reddeden yönetmen, bu yolla daha insani ve seyircinin gözünde daha sevimli bir Marie Antoinette portresi çizmiş. Hatta çoğu yerde Marie Antoinette’i haklı bulup, yaptığı hataları normal karşılayabiliyorsunuz. Zaten film Marie Antoinette’in son dönemlerine hiç değinmeden, sadece gençlik yıllarına odaklanıyor ve Zweig’daki gibi kraliçenin ölüme yaklaştığı süreçteki olgunlaşmış, büyümüş halini görmeniz mümkün olmuyor. Küçük yaşta evlenen, mutsuz bir evlilik yaşayan ve bu nedenle kendisini eğlenceye veren uçarı ama bir o kadar da sevimli bir kraliçeyi izliyoruz bu filmde ancak, madalyonun öteki yüzü de var…

Bir kere Marie Antoinette’in kumar, eğlence ve lüks tutkusu çok normalleştiriliyor ancak bu durum, kraliçeyi ileriki yıllarda giyotine gönderen halkın, nefretini körükleyen en önemli sebeplerden biri. Ayrıca bir iki sekans dışında, Fransızların onu nasıl gördüğünü anlatan bir ipucu yok. Sadece onun tarafından bakarak ve yaşamını “sevimlileştirerek” gerçek Marie Antoinette’i anlamamız zorlaşıyor bana kalırsa. Çünkü Fransızlar yaşadıkları ekonomik bunalımın, Amerikan bağımsızlık savaşına yaptıkları yardım yüzünden daha da içinden çıkılamaz hale gelmesine rağmen kraliçenin yaşantısından ödün vermemesi sebebiyle, kendisine korkunç bir öfke duyuyorlar. Gazeteler, dergiler kendisini en kötü ve uygunsuz şekillerde resmediyorlar ve Marie Antoinette bunları hiç umursamadan eğlenceli hayatına devam ediyor. Fakat şu da var ki kraliçe, son yıllarında daha önce hiç önemsemediği siyasetle ucundan kıyından da olsa ilgilenmeye başlarken, yaşam tarzını da tamamen değiştiriyor. Yani karşımızda aslında iki Marie Antoinette portresi var ve biz bunu hem yarım olarak görüyoruz hem de gereğinden fazla güzelleştirilmiş olarak…

Peki, bu durum filmi izleyen herkes açısından sorun teşkil eder mi? Elbette hayır. Çünkü bu detaylara rağmen Marie Antoinette, görselliğiyle bir kadın yönetmenin elinden çıktığını belli eden güzel bir film. Kostümler, özel izinle çekim yapılan Versailles sarayı muhteşemliği, film için tasarlanan ayakkabılar ve meşhur Fransız pastanesi Ladurée’nin enfes yiyecekleri… Müthiş bir atmosfer, elinizi uzatsanız dokunabilecekmişsiniz hissi veren renkler… Zaten film, En İyi Kostüm Tasarımı dalında Oscar’ı kazanarak bu konuda ne kadar iyi olduğunu da kanıtlıyor. Filmin müzik seçimleri ise, böyle bir dönem filmi için hayli ilginç. Afrika tam tamlarını duyduğunu zaman bana hak vereceksiniz!

Fransız Devrimi’nin olduğu gün, günlüğüne “bugün kayda değer bir şey yok” yazan 16. Louis’nin, donuk, utangaç, asosyal, cinsel açıdan soğuk yapısını canlandıran Jason Schwartzman’ı ise çok başarılı bulduğumu söylemeliyim. Kirsten Dunst da, Marie Antoinette karakterinde oldukça iyiydi ama ben aktristin performansını Melancholia’da daha çok etkileyici bulmuştum. Marie Antoinette, 2006’nın Top 10 listesinde üçüncü sırada yer alan ve epey beğeni toplayan bir film olmasına rağmen, bir o kadar da eleştirilen bir film. Bence izleyin ve kararı siz verin derim…

 

 

La Commune, Paris 1871 (2000)

Kısa süre önce okuduğum bir yazıda, yazar Fransa’da yaşanan cumhuriyet denemelerine değinip, kaç kere cumhuriyetin kurulduğunu; Türkiye’nin de benzer bir biçimde, 90’lardan sonra yaşanan dönüşümle birlikte ikinci cumhuriyeti yaşadığını ve Gezi olaylarının ardından da bir üçüncü cumhuriyetten bahsedilebileceğini yazıyordu. Hatta Fransa’nın şu anda beşinci cumhuriyet olarak adlandırılıp, resmi” olarak kullanıldığını ve bunda korkulacak, panikleyecek bir durum olmadığını söylüyordu.

Kendisinin ifade ettiği gibi, cumhuriyeti numaralandırmanın Atatürk’e ya da rejime saldırmak olduğunu düşünmüyorum ancak arka arkaya Fransa’da birinci cumhuriyet şöyle kuruldu, ikincisi böyle oldu, bunda bir şey yok demenin eksik bir söylem olduğuna inanıyorum. Çünkü Fransa’da kurulan cumhuriyetler, biri yıkıldıktan sonra diğeri kurulan, cumhuriyetin yerine monarşi, krallık, imparatorluk vb. yönetme biçimleri geldikten sonra ilan edilen rejimlerdir. Yani, cumhuriyet otoriter bir lider tarafından yıkıldığı; darbeyle yönetim ele geçirildiği ya da monarşi geri geldiği için ikinci, üçüncü olarak numaralandırıldı. Elbette, 1960 darbesinden bu yana Türkiye çok ciddi dönüşümlere, radikal değişimlere sahne olmuş, siyaseten evrim geçirmiştir ama Fransa’da yaşananlarla yakından uzaktan alakası yoktur. Aslında çok basit bir çıkarımdan gidecek olursak, Türkiye’de henüz cumhuriyet yıkılmamıştır, rejim her ne kadar “el” değiştirse de şekil değiştirmemiştir. Bu sebeple ben bir tarihçi olarak, cumhuriyetin evrimini kabul ediyorum ama numaralandırılmasını hatalı bir önerme olarak görüyorum. Bu noktadan hareketle La Commune, işte bu bahsettiğimiz cumhuriyetlerden, üçüncüsü resmen ilan edilmeden kısa bir süre önce yaşanan önemli siyasi hareketlerden biriydi. 2000 yapımı bu belgesel-film de altı saat boyunca, Paris Komünü’nü adeta yeniden diriltiyor…

İkinci Cumhuriyeti darbeyle sona erdiren ve imparatorluğunu ilan eden 3. Napolyon’un baskıcı bir rejim kurması ve ülkeyi savaşa sürüklemesi üzerine halk ayaklanarak cumhuriyeti yeniden kurdu. Fakat ülkenin içinde bulunduğu savaş ve Alman ordularının Paris’i kuşatarak ciddi bir yiyecek sıkıntısına yol açması, bir süredir Paris’te var olan burjuva-proletarya arasındaki kopuşun gerçekleşmesine sebep oldu ve bütün ilçelerde kanuni olmayan komiteler kurulmaya başlandı. Film, Paris Komünü’nün başlangıcından itibaren tüm yaşananları, halktan her kesimin düşündüklerini, isteklerini komün yanlısı medya ile ulusal medya arasındaki, farklı bakış açıları ve anlatım biçimlerini göstererek anlatıyor. Yandaş medya ile bir kısım medya hali anlayacağınız… Gérard Watkins ve Aurelie Petit’nin, tamamen amatör oyunculardan oluşan bir kadroya, sorular sorup, yaşananları bir tarih dersi kıvamında anlattığı belgesel tadındaki bu filmi herkesin çok sevemeyeceğini baştan söylemeliyim. Çünkü hem süresi itibarıyla, hem de sadece anlatıma dayalı olması açısından izleyiciyi zorlayabilecek bir film. Ama verdiği tarihi bilgiler ve Paris Komünü’nü anlatırken bir anda günümüz Fransa’sını eleştirmeye başladığı kısımlar açısından çok değerli bir film haline geliyor La Commune. Özelikle 3. Napolyon dönemi boyunca baskı altına alınan ve yandaş haline getirilen medyanın yanında, doğru bilgileri aktarmaya çalışan diğer medya kuruluşlarının sansürle seslerinin kesilmeye çalışılması ve hatta kapatılması, olayların bize çok da uzak olmadığını gösteriyor. Öyle ki, Versailles TV (yandaş kanal), ayaklanmaları anlatırken, yabancıların kışkırtması sonucu olduğunu ve onların bu yaşananlarda başat rolü oynadığını anlatıyor… Bu size de çok tanıdık gelmedi mi?

La Commune, Fransa tarihi açısından öneminin yanı sıra yakın zamanda yaşadığımız ve hala içinde bulunduğumuz Gezi olayları çerçevesinde de oldukça önemli bir film. Çünkü Paris’in dışında eski bir fabrikada kurulan sette 13 günde çekilen bu film ile şehirde kurulan barikatları, yaşanan çatışmaları ve Komün’ün nasıl sona erdirildiğini izliyorsunuz ama ondan çok daha önemli bir şeye dikkat çekiliyor: Komüncüler arasındaki diyaloglar. Bence filmin kitle iletişim araçlarının önemi ve rolü üzerine vermek istediği mesajdan çok daha önemli bir nokta bu diyalog süreci. Halkın her kesiminden insana mikrofonun uzatıldığı kısımlarda, istekleri öğreniyorsunuz evet ama Komün’e sahip çıkan liderlerin ne istediklerini bilmeleri çok daha önemli… Halkın neyi talep ettiğini, hükümete hangi beklentiler ve koşullarla gidilmesi gerektiğinin bilincinde olmaları ve bunun üzerine konuşup, tartışarak ortak bir noktada buluşabilmeleri… Bu açıdan ben, Paris Komünü’nden öğreneceğimiz çok şey olduğuna inanıyorum…

Senaryosunda Agathe Bluysen ile birlikte çalışan yönetmen Peter Watkins’in böylesine önemli bir konuyu ele alması çok güzel ancak filmin bir tek Los Angeles Film Critics Awards’tan ödül alması bir hayli enteresan… Evet, epey uzun ve tarih dersi niteliği taşıdığı için birçok kişiye sıkıcı ve yorucu gelecektir La Commune ama içinde bulunduğumuz süreçte tam da izlenmesi gerekenler listesine ekleyebileceğimiz filmlerin en başında geliyor. Çünkü kitle iletişim araçlarının hükümetlerin elinde nasıl oyuncak haline gelebileceğini, ülke ne kadar kötü durumda olursa olsun, her şeyin farklı lanse edilebileceğini ve yönetme sanatının yolunun bundan geçtiğini bize kanıtlayan önemli bir film. Altı saatlik bir tarih dersine hazırsanız, mutlaka izleyin derim!

Not: 16. Louis’nin kaçışı üzerine La Nuit de Varennes isimle Varennes gecesinde yaşananları anlatan Ettore Scola’nın 1982 yapımı bir filmi var. Merak edenlere tavsiye ederim.

Başak Bıçak
1987, İzmir doğumlu… Sinemayla olan aşkı henüz ilkokuldayken gittiği Aslan Kral filmiyle başladı. Öylesine sevmişti ki bu filmi, yıllar sonra tekrar izlediğinde kaybettiği bir oyuncağını bulmuş gibi mutlu oldu. Lisede okuduğu Fransız koleji ise her şeyin başlangıcı oldu. Dans tutkusunun sadece halk oyunlarıyla sınırlı olmadığını anlayıp o günden bugüne hep dans etti, bu sayede bir çok ülke gezdi, hala da dans ediyor. Üniversitede Tarih bölümüne girerek yaşam enerjisiyle hiç ilgisi olmayan bir meslek tercih etti. Bir de üzerine Avrupa Tarihi Yüksek Lisansı yaptı ki hayatın ne kadar çekilmez olur görebilsin diye… Bunların üzerine tarihi çok sevdiğini söylemek biraz tuhaf olur sanırım, ama gerçekten seviyor. Üniversitede tarihe gömüldüğü zamanlarda, yüksek lisansta da tezini bitirmeye çalıştığı şu günlerde sinema her zaman onun için kaçış noktası oldu. Bitmek bilmeyen izlenmesi gereken filmler listesiyle uğraşırken tezini ihmal etti ama bu sayede Öteki Sinema’da yazarlığa ilk adımımı attı. Ve sinema yazarlığının onu ifade eden en güzel yollardan biri olduğunu keşfetti. Tarih, dans ve sinema tutkusuna bir de şarap sevgisini ekledi ve sanırım bu gidişle yine bambaşka bir iş yapacak. Hayat onu sürprizleriyle karşılarken, o da tutkularına yenilerini eklemeye kararlı…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.