Arkadaşım Max vizyona giriyor. Televizyonun sevgili köpeği Max başrolde. Yönetmen Murat Şeker ve tatlı cadı İnci Türkay ile çocuk sineması üzerine konuştuk…

Murat Şeker ayrıksı bir yönetmen. Hem Yeşilçamın ruhunu filmlerinde yaşatıyor hem de filmleri çok izleniyor. Çakallarla Dans serisinde kaybedenlerin hikayesini anlatırken argo konuşmalar eleştiri almıştı ama Şeker bu sefer herkesi terse düşürüp bir çocuk filmi çekti. Arkadaşım Max Şeker’in bütün filmlerinden farklı. Üstelik kadrosunda sevimli köpek Max başrolde. Tabii Sihirli Annem dizisinin sevilen ismi İnci Türkay’da tecrübesiyle filmi tamamlıyor. Biz de iki isimle filmi konuştuk. Türk sinemasında çok da görmediğimiz bir tür çocuk filmi. İşte Şeker’in ve Türkay’ın cevapları…

Filmi seyrettim, aslında şaşırtıcı, hem Türk sinemasında fazla yapılmayan bir tür, hem de sizin filmografinizde bir ilk. Bu filmi çekmeye nasıl karar verdiniz ve senaryo nasıl oluştu?

Murat Şeker: Bir gece telefonum çaldı. Focus Film’in iki ortağı Ayşe Medran ve Nilgün Sağyaşar “Biz çocuk filmi yapacağız sen niye yapmıyorsun” dediler. “Tamam buluşalım” dedim. Bu telefondan bir gün önce senarist Ali Tanrıverdi ile beraber yazdığımız bir çocuk filmi senaryosunu notere gidip onaylatmıştık. “Biz bu yaz bir tane çocuk filmi yapacağız” diye karar vermiştik. Ertesi gün bu telefon geldi dediler “Hazırı var.” Sonra buluştuk “Verin senaryoyu bir bakayım” dedim. İlk başta biraz fazla “politicall correct” geldi senaryo. Benim gibi yaratıcı yönetmen için başkasının senaryosunu çekmek çok zor. Sonra biraz uğraştık, ama teklif ve proje Nilgün Hanım ve Ayşe Medran’dan çıktı biz ona hem yaratıcılığımızla hem rejimizle destek verdik. Onlar Türkiye’nin kalburüstü yapımcılarından olsa da sinemasal yapımcılık yönü bende daha kuvvetli, dolayısıyla iyi bir çalışma oldu. Sadece yönetmen gibi değil, emanet ettiler filmi çünkü. İlk sinema filmi çok risklidir ya, ilk alışma sürecinden sonra kıvırdık işi, ben de memnunum. En çok korkutan şey senaryosunun başkasının olmasıydı. Bizim okuldan Lütfü Hoca hep “Asla çocuklu, köpekli, hayvanlı film yapmayın” derdi. Biz ikisine birden girdik, bir de başkasının senaryosu… “Bunları becerirsen o zaman yönetmenim diye dolaşabilirsin” dedim kendime.

Siz bu projeye nasıl dahil oldunuz? Türk sinemasında fazla karşılaşılan bir tür değil, bildiğim kadarıyla sizin de ilk sinema filminiz…

İnci Türkay: Evet ama aslında bana uyan bir şey, ben çocuklarla kariyerimi götürdüğüm, televizyonda onlara ağırlık verdiğim için -tiyatro oyuncusu olarak çok bambaşka rollerde oynadım, oynuyorum hala- sinemada da böyle bir projenin gelmesi çok hoşuma gitti. Daha önce iki, üç tane çocuk filmi konuşuldu ama hayata geçemedi. Burada Nilgün Hanım’ın cesaretini kutlamak lazım. İnsanlar ne yazık ki çocuğa yatırım yapmak konusunda çok çekingen Türkiye’de. Oysa keşke baksalar Hollywood’a, Avrupa’ya, dünyaya ne kadar önemli. Bir gün uyanırlar diye düşünüyorum. Çok heyecanlandım ve çok sevindim, anne deyince akıllarına gelmişim; bir kaç kişiden biriyim herhalde akla gelen. Senaryoyu okudum, çok hoşuma gitti. Bir hayvanın olması ayrıca benim için çok keyifli bir şeydi. Hemen “Tamam” dedim. Bir de Murat Şeker, ismini bildiğim, takip ettiğim bir yönetmen, onun yönetmen olması acayip sevindirdi beni. Öylece dahil oluverdim bir günde.

Bir de tabii Max var, bir köpekle birlikte oynamak sizin ilk tecrübeniz mi?

İnci Türkay: Olur mu ben hayatım boyunca hayvanlarla çalıştım. Benim İstanbul’a gelişim Sylvia diye bir oyundur, Gurney’in. Sarah Jessica Parker oynamıştı o rolü. Ben bir köpeği oynadım. Metin Serezli, Nevra Serezli ve ben… Biz üç yıl kapalı gişe oynadık ve ben bir köpeği oynadım. O dönem çok büyük ses getirmişti, çok güzel bir oyundu. Arkasından çocuk programları yaptım, çocuk programında yanımda hep Sylvio, benim kendi köpeğim vardı, 500 bölüm kadar sürdü. Sonra Sihirli Annem başladı. Sihirli Annem’de iguanadan yılanlara kadar çeşitli hayvanlar kullandık. Şu anda TRT Çocuk’un yüzüyüm ben, Köstebekgiller’i çekiyoruz küçük drama animasyonlu, bütün rol arkadaşlarım köstebekler. Sinema filminde de Max’le başrol oynamam hiç şaşırtıcı değil. Çocuk ve hayvanlarla çalışıyorum hayat boyu. Ben öbür türlüsünü bilmiyorum, üç kişi falan bir sitcom çeksek büyüklerle birlikte çok kolay bir şeydir diyorum herhalde.

Şimdiye kadar hiç sinema filmi çekmemiş olmanızı neye yormak lazım?

İnci Türkay: Son 15 senedir sabah canlı yayın program, ondan sonra Sihirli Annem on yıl süren bir dizi, arkasından akşam tiyatroda oyun… Hiç bir şeye vaktim olmuyordu. Yazın dizi ara verdiğinde birbuçuk, iki ay benim sinema filmi çekmek gibi bir durumum olamıyordu. Ancak bir ayda kendime geliyordum aynı tempo tekrar başlıyordu. 10 yıl aralıksız süren bir dizi bu, televizyon tarihine geçecek bir şey ve o sürede hiç bitmeyen tiyatro ve hiç bitmeyen sabah canlı yayın program. Yorucu bir süreçti, araya bir de sinema filmi sıkıştıramadım.

Senaryoyu bir başkası yazdı, çocuk filminin diğerlerinden farklı bir matematiği olmalı, işin bir de pedagojik tarafı var. Buna nasıl hazırlandınız?

Murat Şeker: Kendi kişiliğimi en çok kenara bırakmam gereken iş oldu. Çünkü burada iletişime geçeceğimiz kitle sorumluluk gerektiren bir kitle. Önceki çocuk filmlerini seyrettik, kendimi psikolojik olarak hazırladım, kendime hep şunu söyledim “Senin düşüncelerinin, senin önceliklerinin burada çok önemi yok.” Burada daha çok bir meslek erbabı olarak bu işi yapmak lazımdı. Benim için o yüzden bir sınav niteliği taşıyordu. Filmin kendi gerçekliğinin dışında yine bizim her filmde olduğu gibi yine küreselleşme ve kapitalizm karşıtı yanı var. Yıllardır senarist, yapımcı, yönetmen olarak bütün varlığımla işe odaklanırken burada bir yerde durmam gerekiyordu çünkü işin pedagojik tarafı var o da uzmanlık gerektiren bir şey o yüzden biz çocuk oyuncularla beraber bu konuda uzman, hem de tiyatro kökenli ablamızla beraber sette yer aldık. Max zaten Ali’yle beraberdi. Ali onun hem babası, hem eğitmeni. Uzmanları da yanımıza alıp, “bence ve bana göre”lerden uzaklaşıp öyle bir takım kurduk, o da işimizi kolaylaştırdı.

Max’le çalışmak da sizin için bir ilkti, bu sizi korkuttu mu?

Murat Şeker: İlk başta nasıl olacak diye bir kaç gece uykum kaçtı. Eğitimli de olsa neticede köpek. İlk iki gün biraz zorlandık sonra baktım ki gerçekten çok akıllı, Ali’yle ilişkisi inanılmaz. Geriye kalan rejiyle mizanseni, Max’in yapabileceklerini ve Ali’nin konumuyla kameranın konumu arasında ayrı bir aks geliştirmekti, sonra otomatiğe bağlandı. İlk haftadan sonra “Kamera burada, Ali şurada, Max burada, buradan girer çıkar, yardımcı oyuncu, ondan sonra İnci sen de şöyle yap” şekline girdi iş. En önemli şey Max nerede, ne yapıyor ve Ali nerede duracaktı. Bakış yönünü, aksı ekstra düşünmek gerekiyordu. Reji anlamında zor oldu ama filmin genelinden memnunum. İnsan evladı gibi bir çocuk filmi oldu diye tanımlıyorum. İşin içinde canavarlar yok, yaratıklar yok. Amerikan çakması çocuk filmi değil, bayağı Türk filmi oldu, o da güzel oldu. Modern bir Türk filmi, öyle Ayşecik, Ömercik de değil.

Filmin hikayesinde aslında bir çocuk filminde olabileceği kadar siyasi gönderme de var. Babanın işsiz kalması, diğerinin şirketi ele geçirip satıyor olması… Sizin böyle bir izlenimiz oldu mu?

İnci Türkay: Güzel analiz edilmiş karakterler. Benim karakterim daha farkında ve daha dominant bir kadın. Koca daha ezik, kadın daha farkında herşeyin, yönlendiriyor adamı.

Murat Şeker: Her film politiktir, apolitik olması da bir politikliktir. Kimisi çanakçılık yapıyor mesela Türkiye’de son yıllarda, ne sağcıyım ne solcuyum futbolcuyum diyor ama hükümete ve iktidara çanakçılık yapıyor, farkında olarak ya da olmayarak. Kofti muhalifler var muhalefete muhalefet ediyor, onun üzerinden prim yapıyor, bu daha çok gazetecilerin konusu ama sinemada da bunun izdüşümleri var. Bizim filmlerimiz her zaman muhalif. Mainstream gibi gözükse de, çok goygoy varmış gibi gözükse de alt metni olan, göndermeleri, hicvi, taşlaması olan filmler. Çocuk filmi de olsa bu böyle. Bir yönetmen olarak başkasının senaryosu olsa da sana bir kütle geliyor heykeltraş sensin, bir kadın heykeli yapılacak ama taşı sen yontuyorsun, nerelerin sivriltileceğini, imzanın nereye atılacağını veya nereye atılmaması gerektiğini sen belirliyorsun. Yönetmen olarak bencil davrandığım oldu, girmediğim toplar oldu. Bozcaada gibi bir yere can veren zeytinyağı fabrikasının satılmasının insani olarak ne kadar yanlış olduğunu yedi yaşındaki çocuk zaten biliyor, mesele koca koca adamların bunu umursamaması. Bu toplumsal, küresel bir sorun, kaldı ki bu filmin en alt metninde doğa sevgisi, hayvan sevgisi, yerel olanı koruma gibi bir mesaj var. İklim değişimi, küreselleşme; artık her canlının, her ağacın önemi var bundan sonra yapacağımız çalışmaların temelinde bu olacak yoksa öleceğiz.

Kişisel olarak muhalif olduğunuzu biliyorum. Filmlerinizi bu anlamda sahne sahne konuşabiliriz, ama bu şekilde algılandığına inanıyor musunuz, izleyici bu yanı gerçekten algılayabiliyor mu?

Murat Şeker: Bir filmi, senaryoyu oluştururken katman katman yapıyorsun. Baklava üzerinden konuşalım, iyi baklava ince yufka ile açılan ve çok katmanlı olan baklavadır. Üç, dört katmandan oluşuyorsa yumuşak olmaz mideye oturur. Biz de filmleri öyle yapmaya çalışıyoruz. Altı, yedi tane katmanı var, kimisi löp diye atıyor baklavayı ağzına, zaten onun için şekerliyse yeterli. Bir kısmı “İnce bir şeyler var biraz uğraşılmış” diye ayırıyor, kimisi de bu işin uzmanı zaten “Vay be bak en alta bile ceviz koymuş” diyor. Bu uzman olduğum bir konu. Öteki türlü propagandist bir biçime girmenin yanlış olduğunu, sinemanın ruhuna da aykırı olduğunu düşünüyorum. Türk sinemasından da örnek aldığım adamlar var ama işin kökenini Charlie Chaplin’e kadar uzattığımızda mizah geleneği olarak, ne kadar iyi katmanlarsan o kadar faydalı oluyor, daha uzun süreye yayılıyor, propagandadan uzaklaşıyorsun. Ama şunu da biliyorum, mesele sevilen film yapmak. Diyelim ki ilk seferinde olmadı bu baklavanın katmanlı olduğuna uyanamadılar, ikincisinde olmadı ama üçüncüsünde kafaya dank eder. Çakallarla Dans serisinin seyircisi değil fanatik taraftarı var artık, adam filmi on kere seyretmiş herşeyi ezbere biliyor neyin ne olduğunu biliyor. Sağ sol her yerden var, nazar değdirmeyelim kendimize, eleştirdiğimiz zihniyetin kesiminden de hak veriyorlar, “Doğru söylüyor adam, yalan mı” diyorlar. Propaganda değil çünkü. Ben otobüsün içindeyim dışından konuşmuyorum. Ben otobüse biniyorum, metrobüse biniyorum, duraklarda duruyorum, vapura biniyorum. Dolayısıyla içinden konuştuğunda kimse sana bir şey demez, dışarıdan ukalalık yaptığında halk onu hissediyor. “Bu adam bize içeriden konuşuyor” diyor, ben hakikaten öyle yapıyorum, kendimden çok vererek, fedakarlık yaparak, kısarak. Ben kendi görevim olarak addettim kimse böyle yap demedi, ben de Türk halkı sinemacısı olarak böyle devam edeceğim. Umurumda da değil entelektüel alkışlar, ödüller… Halk dediğimiz sadece kenar mahalle halkı değil, halk hepimiziz zaten. Tam tersine o elit kesimin sinemacısı olduğumda tehlikeli, halk o zaman “Ukalaya bak, bunlar kendi kendine çalıp oynuyor” diyor.

Özellikle televizyonda çocuklara yönelik yapımlardaki tecrübenizi anlattınız, biz küçükken Jack London hikayeleri okurduk, siyah-beyaz da olsa çok farklı televizyon dizileri izlerdik, radyo programları dinlerdik. Sizin döneminizde bu tür bir altyapı olduğuna inanıyor musunuz?

İnci Türkay: Hayır. Oğlum sekiz yaşında, kitap okuması lazım. Yeni yayınlar var ama hiç birinde o edebi zevk yok. Küçük Prens olsun, Küçük Kara Balık olsun, Kaşağı bile yok artık. Ömer Seyfettin’ler bile kalmadı. Gülten Dayıoğlu çok ajiteydi şuydu buydu ama çocuklar için yayınlardı bunlar. Ne görsel medyada, ne yazılı basında çocukla ilgili en ufak bir gelişme olmadığı gibi müthiş bir gerileme görüyorum ben. Çocuklar sadece teknolojiye, vurdulu kırdılı abuk subuk figürlere bayılıyorlar ve onların peşinden gidiyorlar. Her çocuğun elinde bir iPad, orada oynadıkları oyunlar… Canavarlar çıkıyor onlarla savaşıyorlar. Çocukların hayali sadece bunlar: Savaş ve canavar. Benim oğlum Küçük Kara Balık’ı okudu bitirdi “Nemo’ya dava açmak lazım” diyor, “Neden” dedim “Çalmış” diyor. Nemo belki son sevgi dolu çocuk filmi. Sam Raimi’nin Oz Büyücüsü filmine gittim, şahane. Önümüzdeki hafta iki tane animasyon giriyor. Benim en çok takip ettiğim çocuk sineması. Hollywood bunu yapıyor ama Türkiye’de ne yapıyorlar hiç bir şey. Türkçeye çevrilmiyor kitaplar. Londra’ya gittiğiniz zaman girin kitapçıya şahane çocuk kitapları var ama Türkiye’de yok, çevirmiyorlar bile.

Murat Şeker: Benim çocuğum yok ama kardeşimin, arkadaşlarımın var ve çocuk edebiyatını, külliyatını takip ediyorum ve şuna karar aldım ben çocuk masalları yazacağım. Ciddi söylüyorum. İkinci iş olarak. O meşrep bende var. Hayalgücümüzü Türk sinemasında niye kısıtlıyoruz, yapamayacağımızı bildiğimiz için, yoksa oturalım yazalım.

Türk sinemasında, Türk edebiyatında bir şey üretirken “Ben bunu bir çocuk için üretiyorum” dendiği andan itibaren bir sınıflandırmaya, aşağılamaya düşülmüyor mu?

Murat Şeker: Mesela ilk filmim “2 Süper Film Birden” bütün festivallerde gösterildi, beğenildi, jüri geldi tebrik etti; hiç ödül vermediler. “Halk sana ödülünü verecek” demişti jüri, isim vermeyeyim. “En azından Tim Seyfi’ye Gelecek Vadeden Oyuncu ödülünü verebilirdiniz. En İyi Kurgu’yu o sene İklimler aldı, Nuri Bilge ne alakası var kurguyla diye isyan etti, bize verebilirdiniz” dedim. “Ya, komedi filmi” dediler. Sanki kötü bir şeymiş gibi. Çocuk filmi de öyle. Deli misiniz? Bu ülkede 21 milyon çocuk var. Ali’yle “Her sene ne yaparsak yapalım bir tane de çocuk filmi yapalım” kararı almıştık. Oturduk senaryoyu yazdık Nilgün Hanım geldi “Tamam” dedim. Bu aşağılanmaya rağmen devam edecek çünkü 21 milyon tane çocuk var.

İnci Türkay: Aşağılanma diyorsun Sam Mendes James Bond’un son filmini yönetmiyor, Charlie’nin Çikolata Fabrikası’nı çekiyor.

Murat Şeker: Spielberg’in Hook filmi benim seyrettiğim en iyi çocuk filmidir. Zaten Spielberg sinemasının en önemli tarafı içindeki çocuksuluğu hiç bir zaman kaybetmemiş olmasıdır. En kaybettiği film Lincoln’dür o da sipariş filmi. Cinayeti göstermiyor mesela, çünkü gösterse kimin öldürdüğü ortaya çıkacak o da başka bir tartışma. Ama onun dışında Güneş İmparatorluğu’ndan tut Mor Yıllar’a kadar bütün filmleri aynı zamanda çocuk filmidir, büyüklerin de izleyebileceği.

Söylediğiniz bütün bu sıkıntılar üreten insanlardan kaynaklanıyor. Oyuncuysanız, senaristseniz, yönetmenseniz bu sıkıntıları aşmanın yolu üretmekten geçiyor, böyle bir düşünceniz var mı?

İnci Türkay: Var. Benim elimde dört tane senaryo var, artık ben bu saatten sonra gidip uğraşmam kimseyle ama biri sorsa bana. Ama kimse çocuk işi sormuyor. Bir sürü var, bir sürü program projem var. Gittim daha yeni müzikal seyrettim Broadway’de Mary Poppins, yıkılıyor ortalık. Anlatamıyorsun burada.

Murat Şeker: Biz çocukluğumuzu bitirmiştik Barış Manço’nun 7’den 77’ye programı vardı, öyle programlar da yok artık.

İnci Türkay: 15 yıl önce vardı. Biz Kanal D Çocuk Kulübü’nü kurduk, ben 10 yıl o kulübü idare ettim, dergi çıktı, 500 program diyorum size, canlı. Harikaydı. Şimdi yok.

Murat Şeker: Denk geldiğimde görüyorum saat dokuzbuçuk olduğunda bir yazı çıkıyor ya “Haydi çocuklar yatağa”… En azından yayını durdurun iki dakika, Adile Naşit olmasın da birisi çıkıp “Evet çocuklar sizin için yatma vakti” desin. Altyazı çıkıyor, dört yaşında çocuk neyini okuyacak bunun. Belli ki RTÜK’ün uyarısından kaynaklanan, olması gerektiği için var o uyarı. Zaten bu ülkenin problemi bu, “var mı var” ülkesiyiz biz.

İnci Türkay: Diyorlar ki çocuk programı niye yapalım bir sürü çocuk kanalı var. Çocuk kanalı dediklerinizin hepsi sadece çizgi film yayınlayan, sadece vahşet, şiddet, Pokemon, Ben 10, Ninja Kaplumbağalar… Onlar çocuk kanalı falan değil, onlar daimi çizgi film kanalı.

Murat Şeker: Bizim devasa sorunlarımız olduğu için çocukların dertlerine sıra gelmiyor. Bir çok film üreticisi hem riske gireceği hem de övgü ihtimali olmadığı için uzak duruyor. Ama bunlara aldırmamak lazım.

Filminiz vizyona giriyor, dediğiniz gibi filmin katmanları var, çocuklar anneleriyle babalarıyla birlikte gelip izleyecekler, bu izleyiciye ne söylemek istersiniz?

Murat Şeker: Arkadaşım Max gerçek bir aile filmi oldu. Her ne kadar Murat Şeker imzası olsa da efendiliğimizi bozmadık, ahlaka mugayir bir durum yok, daha önceki filmler hep sokak filmi olduğu için sokak ağzı vardı, burada o çok usturuplu bir şekilde var. Büyüklerin de sevebileceği bir film, ama dediğim gibi içindeki çocuğu öldürmeyenlerin seveceği bir film. Ailece rahatlıkla izlenebilecek bir film.

Serdar Akbıyık
1967 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyal Antropoloji Bölümü'nü bitirdi. Erol Simavi Vakfı Gazetecilik Bursu'nu kazanıp iki yıllık eğitimden sonra Hürriyet Gazetesi'nde istihbarat muhabiri olarak mesleğe başladı. 1992 yılında Hürriyet Yazıişleri'ne geçti. 1993'te Spor Gazetesi'ni kuran grupta yer aldı. 1996'da Hürriyet Yazıişleri'ne döndü. 1999'da Star Gazetesi kuruluşunda bulunmak için Hürriyet'ten ayrıldı. 2000-2001 yıllarında Almanya'da Star Gazetesi'ni çıkaran grupta Yazıişleri Müdürlüğü yaptı. 2002'de Türkiye'ye dönüp Star Grubu'na bağlı olan ve yeniden yayımlanan Hayat Dergisi'nde görev aldı. Hayat Dergisi'nde ve Star Gazetesi'nde sinema eleştirmenliği yaptı. 2004 yılında Star Gazetesi Yazıişleri Koordinatörlüğü görevine getirildi. Halen Star Gazetesi İnternet Yayın Müdürlüğü ve sinema eleştirmenliğini sürdürmektedir. Star Gazetesi, Kral Müzik Dergisi ve internette çıkardığı Cinedergi'de sinema yazıları yayımlanmaktadır. 2007 yılında "Türk Sineması'nı Yönetenler" adlı yönetmenlerle yaptığı röportajları kapsayan bir kitap çıkardı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.