Ferahfeza filminin yönetmeni Elif Refiğ filminin vizyona girerken yaşadığı sıkıntıları ve ilk filmini çeken yönetmenlerin çıkışsızlıklarını Cinedergi’ye anlattı.

Türk sineması ilk filmini çeken yönetmenlerin bir enkazı gibi. Endüstrinin problemleri kendini yıkıma götürmek üzere. Bunu en iyi tecrübe edenler ise ilk filmini çeken yönetmenler. Ferahfeza ile ilk uzunmetraj denemesini yapan yönetmen Elif Refiğ ise bu sıkıntıları birebir yaşamış. Halit Refiğ’in akrabası olan Elif yaptıkları filmler için salon bulamamalarının önlerindeki en büyük sıkıntı olduğunu söylüyor. Hatta korsancılara gidip te filminin satıldığını ve bittiğini görse bundan çok memnun olacağını da belirtiyor. Şu an Türk sinemasını desteklediğini söyleyen birçok kurumdan korsancıların türk sinemasına daha korumacı yaklaştığını haklı olarak anlatıyor. Önemli bir röportajı daha size ulaştırmanın keyfini yaşıyoruz…

Filminiz sizin olduğu gibi oyuncuların da ilk filmi. Hem çok kişisel hem de hata yapma payı yüksek olan bir film. Bu senaryoyu yazmanızın sebebi neydi, ilk film neden bu film oldu?

İnsanın hayallerinin peşinden gitme ve bunu takip etmesiyle ilgili hissettiği ihtiyaç gençlik yıllarında daha yoğun hissedilir ya, film bununla ilgili çağrışım üzerine zihinsel bir yolculuk yaşatmak istiyor izleyen insanlara. Sonucun ne olduğunu bilmeden peşinden gittiğin yolun, yolun kendisinin seni büyüten şey olduğunun, sonucun çok önemli olmadığını ve yolda bulduğun, tanıdığın insanların önemli olduğu, o şekilde büyüyebileceğin gibi bir şeyin peşinden gittim. Bence daha ziyade dönemsel bir hikaye. Çok şahsıma ait bir kişisellik değil. Bizim jenerasyonun sinemacıları farklı backgroundlardan geliyorlar. Kendi gençlikleriyle ve o zamanki hayalleriyle yüzleşmek üzerine veya onu tekrar hatırlamak, ona şapka çıkarmakla ilgili bir sürü film var. O anlamda mesela Çoğunluk’u da o kadar kişisel buluyorum, Sonbahar’ı da o anlamda kişisel buluyorum. Farklı geçmişlerden gelen bir jenerasyonun yansımaları, benimki de bu. Ben o anlamda bir sürü insana göre şanslıydım. Daha korunaklı bir memur ailesinin çocuğuyum. Eğitim her zaman çok önemliydi bizim ailemizde ve bizi o anlamda çok destekledi annem, babam. O yüzden biraz daha korunaklı yaşadım. Meseleleri gerçekten algılamam, uyanmam, bir hayalin ne olduğunu anlamaya çalışmam vesaire daha zor şartlarda büyüyen çocuklara göre daha geç olmuştur diye tahmin ediyorum. Kişisel tarihimde o anlamda bir yeri var.

Evet söylediğinizle paralel olarak filmde duygusal anlamda bir yolculuk olduğunu söyleyebilirim, yola çıkmıyor yola çıkmak için çaba sarfediyor ama her zaman bir kurtulma, bir farklılaşma, farklılığa özlem filmde hissediliyor. En fazla kişisel olan şey bu duygu olabilir mi?

Olabilir çok da bilmiyorum. Bir şey geliyor mesela, bir görüntü, bir his insana ve bazen o çok güçlü geliyor, çat diye seni çarpıyor, onun çok uzun süre seninle kalacağını düşünüyorsun ama bir anda gidiverebiliyor, bazı şeyler de daha yavaş geliyor ama daha uzun süre seninle kalabiliyorlar. İnsanın görsel hafızasının veya zihinsel hafızasının nerelerden bilgi topladığı çok kestirilebilir bir şey değil. Ne kadar kısmı kişisel, ne kadar kısmı duygusal, ne kadar kısmı toplumsal, ne kadar kısmı sezgisel onu kesin olarak ayıramayacağım. Yaparken de o kadar net bilmiyordum.

Bu söyledikleriniz oyuncular için de farklı bir misyon gerektiriyor çünkü karakterler çoğunlukla sezgisel karakterler halbuki oyuncuların, en azından başroldekilerin ilk filmi. Çizdiğiniz karakterleri onların tatmin edici bir şekilde yüklenebileceğini nasıl düşündünüz?

Evet ama ilk film de bir filmdir sonuçta. İlk uzun metraj en çok tecrübe kazandığın film bence. Özellikle bizim film haddinden büyük çapta bir ilk film, daha küçük bir film olması beklenirdi normalde. Bir şekilde sen kafanda elinden geleni, bütün ekipmanını, bilgini, enerjini istediğin şeye doğru yönlendiriyorsun. Çocukların öyle olmasını özellikle istedim, yoğurulabilecek hamur gibi olmalarını, belli bakış ve duruşları ezberlememiş halde malzemeler olmalarını ve hevesle çalışmak isteyen insanlar olmalarını istemiştim. Onlar da öylelerdi zaten dolayısıyla ikisiyle çok güzel çalıştık.

Nereden buldunuz oyuncuları?

Anadolu Turnesi adını verdiğimiz bir konservatur taraması yaptık. Hepsine gittik, ben ekstra sahneler yazdım onları yolladık önden götürdük, çektik. Ankara, Eskişehir, İzmir, bir de İstanbul… Uğur’u İzmir’de bulduk, daha okulu bitirmemişti. Bitiriyor şimdi ama çocuğun hayatı değişti. İstanbul’a geldi, okulu dondurdu, sonra burada diziye girdi. Sitare zaten İstanbul’daydı, o Akasya Durağı’nda oynamıştı, oyunculuk adına bir şeyler yapmak istiyordu.

Filmin minimal bir tarzı var ama minimal filmlerin Türkiye’de izlenmeme problemi ortada. İlk filminizi çekiyorsunuz, üstelik başka röportajlarda maddi olarak zorlandığınızı söylemişsiniz, buna nasıl cesaret ettiniz? Bu söylediğim ilk filmini çeken bütün yönetmenler için geçerli çünkü geri dönüş alamayacaklar…

Evet olmayacak ama zaten maddi yönü insanın çok kafasında tutarak bir film planlaması yapmasını film üretiminin gerekli elemanlarından birisi olarak görmüyorum. Maddi getirisini düşünemeyiz, bırakın ilk film, ikinci, beşinci filminkini de… Derviş Zaim’in filmini seyrettim, çok iyi bir film bence vizyona iki kopya girdi. Derviş çok uzun zamandır film yapan, bildiğimiz saygı duyduğumuz ağabeylerimizden… Bu böyle olacak, bunun kabülüyle başlıyoruz çünkü maalesef başka çaremiz yok. Yaşadığımız ülkede başka türlü üretim biçimi şu an mümkün değil. İleriye yönelik o yönde bir takım adımlar atılsa belki sinematek fonları, sinemayı değerlendirecek kapasitede ama aynı zamanda fon sağlayabilecek kurumlar olsa, vakıflar ve bunun gibi şeyler olsa o zaman belki daha kolay olur işimiz. Ama bir yandan şartların bu kadar zor olmasının yanı sıra bu kadar çok insanın film üretmeye çalışıyor olması da cesaret veriyor bana çünkü anlıyorum ki herkesin anlatmak istediği çok şey var. Avrupa ülkelerine bakıyorum inanılmaz büyük paralar var kültür sanata verilen ama mesela Fransız sinemasında son dönemde yeni yönetmen bizimki kadar çok yok.

Sanat yapmak için parayı düşünmek belki biraz ham bir davranış ama sonuçta sinema da bir endüstri, üstüne üstlük bir de ilk filmini çeken sinemacı olarak filminizi vizyona sokmak için sinema salonu bulamama derdiniz var. Filmi çekmek için para bulamama, göstermek için salon bulamama, devletten yardım aldığınız zaman onun bürokratik problemleri… Bütün bunlara karşı sadece ve sadece sanatsal tutku veya yaratıcılık isteğiyle nereye kadar gidebilirsiniz? İlk filmini yapan bir yönetmen olarak önünüzü nasıl görüyorsunuz veya ilk filimini yapanlara bu konuda ne söylenebilir?

Gidebildiğimiz yere kadar gideriz. Bu söylediklerinizin üzerine televizyon satışlarının da ortadan kalkmasını da eklemek lazım. Çünkü o çok önemli bir kanaldı film yapımında, yaptığın filmi belli bir paraya satabiliyordun, bütçenin büyük kısmını karşılıyordun, artık o da yok. Almıyor televizyonlar. Onun yerine dizilerin tekrar bölümlerini koyuyorlar, onlar açısından bir şey farketmiyor. Onu düzenleyen bir kanun da yok. Türk filmlerini alacaksınız, ya da şu kuşakta şu kadar film göstermek zorundasınız gibi bir düzenleme de yok. Benim için bunlardan ziyade en büyük problem izleyiciye ulaşamamak. Her şey olur ama insanlara bir şekilde sözünü duyuramıyorsan, o ilişkiyi kuramıyorsan en büyük sıkıntı o, çünkü filmleri kendimiz için yapmıyoruz. Anladığım kadarıyla şu anda gidişatımız bu ülkede sinema yapmak en azından potansiyel olarak yerleşik düzene muhalif olma eğilimini barındıran insanlar açısından gittikçe zorlaşıyor.

Bu konuda biliyorsunuz Onur Ünlü bir tavır ortaya koydu. Filmini dağıtımcılara vermiyor, neredeyse kendisi dağıtımını yapıp üniversitelerde veya toplu gösterimlerde gösteriyor. Bu bir tavır, bunu ben kişisel olarak destekliyorum ama sonuçta dediğiniz gibi filmlerin izleyici ile buluşması lazım, bunun bir yaratıcısı varsa bir tüketicisi de var. Bu tavra destek verir misiniz?

Bu tavra, bunun gibi filmini izleyiciye ulaştırmaya çalışan filmcilerin her türlü tavrına tabii ki destek veririm, keşke birisi öyle bir yol bulsa ki veya hep beraber öyle bir şey konuşabilsek ki, çok güçlü olmayan ama kafası çalışan insanlar bir araya gelip öyle bir sistem kurabilse ki bu işi halledebilsek. O anlamda tabii ki destekliyorum sonuçlarını merak ediyorum gerçekten o sürecin çalışıp çalışmayacağını. Bireysel çabalarla hallolacak bir şey olduğuna inanmıyorum, sonuçta hiç bir şey öyle değil. Dediğiniz gibi bir endüstri bu bir sürü üreticisi var, bir sürü tüketicisi var dolayısıyla daha kolektif hareketlerle bu iş çözülebilir gibi geliyor. O yönde bir takım yapılanmalar var endüstride, tröstleşmeye karşı bir araya gelen bağımsız filmlerin gösterimine olanak sağlayacak yapılanmaları kurmaya çalışan. Onların belli bir zaman sonra daha aktif olması bir umut, sinemanın dijital kopyaya geçmesi, toplu bir dijital gösterim durumunun oluşması endüstride bir beklenti ama tabii bunun da şöyle bir tehlikesi var dijitale geçiş mutlaka büyük şehirlerden başlayacak ve belli bir süre Anadolu’daki sinemalara kopya gönderemeyeceğiz ve orası sinemanın çok önemli kanallarından bir tanesi. Sadece Batı’ya film yapıyormuşuz gibi bir hale gelmek de var, onun içerisinde öyle bir tehlike de var.

Ama o şu an zaten yaşanıyor. İki kopya çıktığınız zaman zaten onu İstanbul’a çıkartacaksınız, en fazla belki bir kopyayı dolaştırabilirsiniz. Şu anda yaşanan şey zaten o, Anadolu özellikle Türk sinemasını neredeyse görmüyor diyebiliriz.

İlginç bir şekilde meraklı ve takipçi bir kitle de var. Mesela Diyarbakır’da, Malatya’da, Kayseri’de, Antep’te… Bir şekilde buluyorlar, izliyorlar. Ama en azından şimdi 35 mm kopya hala basabilen filmler bu gösterimler bittikten sonra o kopyaları o tarafa gönderebiliyorlar.

Kayseri’de, Konya’da, Elazığ’da jüriydik kısa film festivallerinde. Üniversite festivallerinde gençlerin şöyle bir problemi var “Yeni filmleri seyredemiyoruz, ancak kopyaya düştüğü zaman seyredebiliyoruz, yönetmenlere ulaştığımız zaman da kopyayı göndermek için bizden para istiyorlar” diyorlar. Bir toplu gösterim olsa, belirli pilot üniversiteler seçilse ve belirli kopyalar mesela Yeni Sinemacılar tarafından Anadolu’ya gönderilse ve o pilot üniversitelerde gösterilse buna destek verir misiniz?

Tabii ki veririm çok güzel bir şey olur keşke böyle bir şey olsa. Şu anda benim hayal edebileceğim maksimum şey insanların bu filmi görmesi açısından atıyorum korsan film satan bir yere gittiğim zaman mesela kendi filmimi sorduğum zaman orada yoksa, satılmış ve bitmişse bu beni en mutlu edebilecek şey. Çünkü bu onun dağıtımının olduğu anlamına geliyor. Şu an görebildiğimiz en sevindirici dağıtım faktörü bir tek o. Torrentler. Belki bunu söylemek çok akıllıca değil, daha film vizyona çıkıyor ama gerçek bu. Vicdanlı davranıyorlar yerli filmlere korsancılar, belli bir süre onu çıkartmıyorlar, vizyondayken çıkartmıyorlar. Bilmiyorum daha çok destekliyor olabilirler Türk sinemasını destekliyoruz diyenlerden.

Kadın yönetmenlerin dezavantajlı olduklarını düşünüyor musunuz?

Çok şanslı bir insan olduğumu düşünüyorum, sevdiğim bir işi yapıyorum ben. Ülkemizde bir sürü kadın bırakın sevdiği işi yapmayı kendi bireysel özgürlüğünü bile yaşamaktan alıkonulurken benim istediğim bir işi yapabiliyor olmam, böyle bir takım ekipleri bulabiliyor olmam, o anlamda rüştümü ispat edebilecek bir durumda olmam hayatta zaten başlıbaşına bir şans. O noktaya geldikten sonra, sen film yapmak istiyorum ben artık, film yapacağım dedikten sonra bir takım insanları kendine inandırdıktan sonra en azından set sürecinde kadın olmanın çok önemli bir dezavantaj olduğunu düşünmüyorum. İlk başta şöyle bir durum oluyor tabii; sonuçta set hiyerarşik bir yapıdır, öyle olması gerekir iyi çalışması için kısmi olarak ve hiyerarşi tabii daha fazla erkek düzeninin empoze ettiği bir biçimdir, dolayısıyla bir erkekleşme durumu görebiliriz bir sürü kadın yönetmende özellikle uzun süre dizi çalışmış veya yoğun saatlerde çalışmak zorunda kalan ya da senelerce belli bir alete girip onun çarkları içinde dönmek durumunda kalan kadın yönetmenlerde. Erkek gibi olma durumunu benimsemelerini çok gözlemliyorum. Küfür etmek, dayılanmak… Çünkü o şekilde karşılarından saygı gördüklerini düşünüyorlar. Doğrudur da belki. Hiç bir şey boşuna olmuyordur. Evrilmeyi yaşamalarının mutlaka bir sebebi vardır. Ama ben çok kadınsı bir kadın olmadığım için belki de, bir de sporcu geçmişim olduğundan ekip çalışmasına çok alışık bir insanım. Sonuçta kadın-erkekten ziyade insan ilişkilerine bakıyor bu iş, ekiplerle doğru ilişki kurmak lazım.

Halit Refiğ’le akrabalığınız var mı?

Halit Refiğ’le akrabalığımız var, aslında oldukça yakın akrabalığımız var ama şanssız bir geçmişimiz var. Babamla kardeş çocukları, kuzenler ama ben büyürken hiç görmedim, araları çok iyi değildi herhalde o zamanlar. Televizyonda görüyorum mesela Teyzem’i seyrediyorum “Baba bak Halit Refiğ diyor biz de Refiğ’iz bizim bir şeyimiz var mı” diyordum. Sonra 2002 senesinde babamın cenazesinde tanıştık kendisiyle. O zaman ben artık mesleğimi seçmiştim o yoldan yürümeye karar vermiştim o da “Gel ben de sana yol gösteririm” demişti. Hemen akabinde ben Amerika’ya gittim, her sene bir kere falan gelip yaptığım kısa filmi gösteriyordum, hiçbirini beğenmiyordu, hepsine laf ediyordu. Benim de hoşuma gitti öyle olması çünkü öğreniyorum bir şeyler. En son tez filmimi götürdüm. Onu beğendi “Tamam sen olmuşsun. Bizim zamanımızda olsaydı artık film çekmen için ehliyet verilirdi sana” dedi. Ben de çok sevindim “Benim Ferahfeza diye bir projem var Halit Bey onun senaryosuyla ilgili beraber çalışabilir miyiz” dedim. “Tabii çok isterim. Çatalca’ya gidiyorum ben sen de gel biz oraya kapanıp çalışalım” dedi. “Tamam” dedim ben de bir heyecan. Ama sonra maalesef rahatsızlandı ve hiç bir zaman Çatalca’ya gidemedi, ondan sonra da vefat etti. Tam olarak tecrübe edemedim kendisini sinemacı anlamda, bir hoca olarak hayatıma girmesini çok isterdim çünkü inanılmaz donanımlı bir insandı, kendisine hayran edecek bir altyapısı vardı. Ondan hep feyz almışımdır, mesela bir bardağı koyuyor önüne öyle alakasız bardağa bakıyor on saniye ordan başlıyor, Sümerler’den giriyor oradan onu edebiyata sokuyor, siyasete sokuyor oradan çıkarıyor tarihe sokuyor, dinliyorsun döndürüyor döndürüyor “Bardak” diyor. Bunu yapabilecek bir genel kültür. Mesleğine ve bilgi birikimine bu derece saygı o jenerasyona ait bir şey. Bizim bence eksik olduğumuz bir şey. Bizim konsantrasyon alanlarımızın dağınık olmasıyla da ilgili bir sorun. Her zaman Halit Bey’in bu yönüne çok özendim, onun o hali beni hep okumaya ve düşünmeye motive etmiştir.

Hayatınızın içinde olmasa bile sonuçta orada durduğu için tercihlerinizde veya bu mesleği seçmekte etkisi olduğunu düşünüyor musunuz?

Benim daha yakın akrabalarımın hiçbiri sinemacı olmadığı için oradan gelen bir şey olduğunu düşünmüyorum ama belki de aynı aile kültüründen gelmemizin etkisi vardır. Selanik’ten gelme baba tarafımız, daha yüzü Batı’ya dönük, burada gelip vakıfları kuran, tıpta, eğitimde, sanatta bir takım atılımları gerçekleştirmeye çalışan bir aile kültürü var. Kardeşimle benim baba tarafımızın ailesiyle ilişkisi her zaman zayıftı. Ama çocukken ne biriktirdiğini bilemiyorsun, bilinçaltına neler doluyor, birisinin söylediği bir şey seni bir tarafa yönlendiriyor ama onun hiç bir zaman neden olduğunu bilemiyorsun. Ben kendimi bildim bileli sinemaya çok giderim. Lisedeyken İstanbul Film Festivali’dir bence asıl benim hocam.

Benim size sormadığım ama izleyiciler için sizin söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Meraklı olmalarını arzu ediyorum hayata karşı. İzleyiciler olarak ayırmıyorum, Türkiye insanları olarak biraz daha sorgulamacı, meraklı, düşünceye açık olma durumunu parantez içinde tükettikleri filmlerde de göstermelerini, basmakalıp sonunun ortasının başının ne olduğunu bildikleri ve nasıl hissedeceklerine emin oldukları şeylerden ziyade onları duygusal veya zihinsel olarak karıştırabilecek, belki sıkılma tehlikesini de içine alacak daha cesaretli seçimler yapmalarını, sürece dahil olmalarını, daha çok yazmalarını, daha çok eleştirmelerini daha çok kötülemelerini, daha fazla talep etmelerini sinemacılardan isterim. Herkes için sadece izleyici için değil.

Sinema toplumun önünde olup onu bir yerlere çeken bir sanat, böyle bir misyonu var. Türk sinemasının böyle olduğuna inanıyor musunuz?

Buna hayır veya evet diye cevap vermek zor çünkü öyle olmalayabilir de. Mesela Alfred Hitchcock diye bir adam var, sansürün en sert olduğu zamanlarda gayet sansür kriterlerine uygun ama şimdi baktığımız zaman eşcinsel ilişkilerden de bahseden, obsesif takıntılı durumlardan da bahseden filmleri o formasyon içinde üretebilmiş ve çok sayıda insana ulaştırabilmiş bir sinemacı. Sinema toplumun önünde gittiğini iddia ettiği noktada bence toplumun arkasına düşer. Daha organik bir ilişki biçimi olmalı. İnsanları yakalayabileceğin yerden yakalayıp oradan bir yere götürebiliyorsan ya da oradan bir yolculuğa çıkarabiliyorsan onu yapabilmeye çalışman önemli. Yoksa “Ben seni götürüyorum hadi bakalım gel” dediğin noktada “Sen kimsin, ben seni neden takip edeyim” derler adama.

Serdar Akbıyık
1967 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyal Antropoloji Bölümü'nü bitirdi. Erol Simavi Vakfı Gazetecilik Bursu'nu kazanıp iki yıllık eğitimden sonra Hürriyet Gazetesi'nde istihbarat muhabiri olarak mesleğe başladı. 1992 yılında Hürriyet Yazıişleri'ne geçti. 1993'te Spor Gazetesi'ni kuran grupta yer aldı. 1996'da Hürriyet Yazıişleri'ne döndü. 1999'da Star Gazetesi kuruluşunda bulunmak için Hürriyet'ten ayrıldı. 2000-2001 yıllarında Almanya'da Star Gazetesi'ni çıkaran grupta Yazıişleri Müdürlüğü yaptı. 2002'de Türkiye'ye dönüp Star Grubu'na bağlı olan ve yeniden yayımlanan Hayat Dergisi'nde görev aldı. Hayat Dergisi'nde ve Star Gazetesi'nde sinema eleştirmenliği yaptı. 2004 yılında Star Gazetesi Yazıişleri Koordinatörlüğü görevine getirildi. Halen Star Gazetesi İnternet Yayın Müdürlüğü ve sinema eleştirmenliğini sürdürmektedir. Star Gazetesi, Kral Müzik Dergisi ve internette çıkardığı Cinedergi'de sinema yazıları yayımlanmaktadır. 2007 yılında "Türk Sineması'nı Yönetenler" adlı yönetmenlerle yaptığı röportajları kapsayan bir kitap çıkardı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.