Deli Deli Olma… Molokanlar veya (süt içenler) büyük ayrılıktan sonra Büyük perhiz (lent) süresince sütü kullanmakta ısrar eden Rus Ortodoks sınıfıdır. Rusça ‘moloko’ sözcüğünden türeyen bu sınıf, ülkemizde halk arasında ‘Malakan’ olarak bilinir (Karagöz, 2004).

Molokanizm, Hıristiyan ve Yahudi inanç sistemlerinin sentezi gibidir (Türkdoğan, 1998: 277). Malakanlar askerliği insanların zalimliği olarak tanımlayıp askerlik yapmayı reddettiler. Bu yeniden Malakan halkının acı ve sıkıntı çekmesi demekti. Yeniden kaçış başlamıştı. O dönemde Amerikan toprakları onlar için özgürce yaşanabilecek topraklardı. Bu Malakanların Kafkas-ardından Amerika, Kanada hatta Avustralya’ya göçüne yol açtı. Bir kısım Ailenin de yüz yıl başlarında Kars ve Doğu Rostov eyaletinin Salskii steplerine göçü bu dönemde gerçekleşmiştir. Bunun nedeniyse toprak azlığıydı. Çünkü Molakan aileleri 12-15 kişilik nüfuslara ulaşmaya başlamıştır (Semyonov; akt. Karaköz, 2004).

Çoğu filmde tarih yalnızca öykünün fonunu güçlendirmek için kullanılırken, bazen tarihi olayların geçişi ile filmin karakterlerinin şahsi öyküleri arasında organik bir bağ kurulabilir (Roche&Taranger, 1999; akt. Başol, 2010: 331). İnceleyeceğimiz Deli Deli Olma filmi, yukarıda değindiğimiz Malakan göçünü fon tema olarak kullanırken, bambaşka bir hikaye sunmaktadır izleyicilerine.

Hikaye ile başlayalım. İnsanlar hikaye anlatan hayvanlardır. Dünyamızı öykü ve efsanelerle evcilleştiriyoruz. Biz ise bazı anlamları dramatize edebilecek bir öykünün açlığını çekiyoruz. ‘’Bir zamanlar…’’ diye başlayan ve “Kahramanımız çeşitli maceralarda kazandığı başarılardan sonra evine döndü.” diye biten bir efsaneye olan ihtiyacımız benliğimizde her zaman varolmuştur (Keen, 1977; akt. Miller,2009; 23). Deli Deli olma filmi işte bu noktada, izleyiciyi öyküye doyuran bir filmdir. İzlerken ‘yaşıyormuş gibi’ hissi uyandıran, karakterlerin gerçekliğine inandıran bir yapımdır.

Filmin görünür hikayesi; Kars’a göç eden Malakan Kavimlerinden olan Mişka ile ondan köyün yerlisi olmadığı için nefret eden köyün korkulan kadını Popuç’un arasındaki çatışmadır. Köy halkı ise, Popuç ve Mişka arasında kalmıştır. Popuç’un torunu Alma ise ninesinin bu tavrına rağmen Mişka ile yakınlık kurar. Doğuştan müzik yeteneğine sahip olan

Alma’yı Müzik Hocası Metin keşfeder ve onun konservatuar sınavlarına girmesi için yardımcı olur. Mişka ise, Popuç’un damatı Şemistad’ın bakkalına borcunu, sahip olduğu tek değerli varlığı piyano ile ödeyecektir. Böylelikle piyano, Alma’ya konservatuar yolunu açacaktır.

Filmin ana öyküsü ise; göç zamanı birbirlerine aşık olan Mişka ve Popuç’un kavuşamamalarıdır. Mişka annesini bırakıp, Popuç’la sözleştiği üzere kaçmak için, yanına gidemememiştir. Annesini bırakamayan Mişka karakteri ile aşkın sonsuzluğunu; fakat toplumsal koşullara bağlılığını izliyoruz.

Aramızdan Birileri: Karakterler

Film, Malakanlar hakkında önbilgi verdikten sonra, göç sahnesiyle açılır. Bu insanlara doğru yaklaşan kamera, at arabasında ilerlemekte olanlardan birine odaklanır. Adamın, arabada bulunan, ne olduğunu göremediğimiz bir nesneyi özenle kontrol ettiğini görürüz. Filmin ilerleyen sahnelerinde ne olduğunu anlayacağımız bu nesne, film boyunca izleyende merak uyandırıcı bir etki yaratmaktadır. Bu açılış sekansından sonra film bize tek tek karakterler ve hayatları hakkında bilgiler verecektir. İlk olarak bizi Mişka ile tanıştıran film, yakın plan çekimleri ile -bir değirmen, tarak su, mendil, ölmüş bir adam, eski fotoğraflar- izleyiciye Mişka’nın hikayesinden   söz ederken, sahnenin donuk renkleri, Mişka’nın yalnızlığına vurgu yapacak niteliktedir. Film boyunca Mişka’nın bulunduğu sahneler donuk, mat renklerde, sakin ve duygusal bir müzik eşliğinde ilerlemektedir. Kıyafetleri ise, karakterin yapısını çözümlememizde yardımcı nitelikler taşımaktadır. Örneğin; Mişka’nın babasının cenazesini düzenlediği sahnede üzerine giydiği gömleğin kesim tarzı, yakasının tamamen ilikli olup, gömlek eteklerinin dışarıda bulunması ve beline bağladığı kuşak, başına taktığı şapkası Mişka’nın kültürünü, yaşam tarzını izleyiciye ifade etmektedir.

Mişka’dan sonra, filmin diğer ana karakteri olan Popuç’u tanıyoruz. Mişka’nın yani köy halkının deyimiyle Yeke Kişi’nin babasının öldüğü haberini köylülerden öğrenen Popuç’un, Mişka’ya karşı olan nefretini ‘’Daha beter güne kılsın onu!’’ sözleri ile anlıyoruz. Film boyunca elindeki sopası ile özdeşleşen Popuç, köylülerin ve çocukların kendisinden korktuğu bir karakterdir. Mişka’nın dingin ve donuk sahnelerine kıyasla Popuç’un bulunduğu sahneler, hız ve mizah unsurları içermektedir.

Sinema sanatında film ile müziğin karşılıklı durumu bakımından başlıca iki yolun varlığı göze çarpar: Bunlardan ilki ‘müzik için film’, diğeri de ‘film için müziktir.’ (Sözen, 2003: 217) Deli Deli Olma filminde ise müzik; film için müzik olarak kullanılmış ve böylelikle müzik olgusu anlamanı kazanmıştır. Popuç’un film boyunca süregelen aksi tavırları ve sopasıyla birilerini kovaladığı bu hızlı görüntülere eşlik eden müzik, görüntü ve ses imgelerinin birbirini destekleyecek biçimde tasarlandığını göstermektedir.

Daha sonra filmin yan karakterlerinden, Popuç’un torunu Alma ile karşılaşırız. Alma’nın piyano ile aynı karede yer alması, piyano sesinin kızı büyülemesi ile, ilerideki sahnelerde müzik ve Alma hakkında gelişecek olaylar zincirine giriş niteliğindedir.

Mişka’ya başsağlığı için gitmemelerini tembihleyen Popuç’a rağmen köy halkı, ziyarete gider. Evde çayı olmayan Mişka, Popuç’un oğlu Şemistad’ın bakkalından veresiye olarak alışveriş yapar. Şimdiye kadar Mişka’nın hayatı hakkında görsel olarak edindiğimiz bilgileri, bu olay sonrasında Şemistad’ın ağzından destekler ve geliştiririz; Mişka’nın bir zamanlar köyün en zenginlerinden olduğunu ancak artık çay alacak bile parasının olmadığını…

Filmin yan karakterlerinden Alma’nın en yakın arkadaşı olan Tavşan lakablı çocuğun doğal oyunculuğu ve bir çocuk gözünden önemli olayların en baside indirgenerek aktarılması ve mizahi ögelerle birlikte filmde sunulması, dikkat çekici özelliklerdendir. Alma ile birlikte okuldan dönen Tavşan’ın hayat hikayesini, yetim kalışını Alma’nın sorusu üzerine kendi ağzından şu cümlelerle öğreniriz: “Yaylaya düğüne gitmişler, arabaları devrilmiş. Zırt düşmüşler, dırt canları çıkmış.”

Küçücük Bir Dünyada Kocaman Yüreklerin Hikayesi

Film boyunca görselliğin ön planda bulunduğu, sabit görüntülerin bir resim olarak anlam yarattığı sahneler bulunmaktadır. Özellikle sahne arası geçişler esnasında köy fotoğrafları filmde önemli bir yer teşkil etmektedir: Mişka’nın Alma ile karşılaşacağı sahnenin başında, bir resim dikkatimizi çeker. Donuk renklerin hakim olduğu resimde Mişka’nın yaşadığı yer uzaktan çevreyle birlikte gösterilmektedir: Dağların eteklerinde, derenin kenarında, ağaçların altında bir yerleşim. Ekrana baktığımızda bu görüntü psikolojik olarak yalnızlık ve soğukluk hissi uyandırır. Görüntü yakınlaştıkça Mişka’nın bahçede odun kırmakta olduğunu fark ederiz. Renklerin uyumu ve yarattığı hissiyat, Mişka’nın filmdeki yerini destekler niteliktedir. Alma’nın Mişka’nın bahçesindeki elmaları alma teklifine karşı arkadaşı Tavşan’ın sözleri filmin iletmek istediği bir mesajı içinde barındırmaktadır: “Ya ben anlamirem, onlar Russa ne farkları var bizden, hiçbir farkları yoktur (…) Aynı bizim gibi osururlar.” İşte bu diyalog, bir çocuğun gözünden farklı kültürden olan insanlara yaklaşımın analizini doğal bir biçimde vermektedir. Yine de Popuç nineden korktuğu için elma almayacağını söyleyen Tavşan’a Alma’nın cevabı: “Deli deli olma”dır. Filme adını veren ‘deli deli olma’ sözü, köyde ‘aklını başına topla’ anlamına gelmektedir. Film boyunca sıklıkla duyacağımız bu söz filmin başlığının hikayesi ile arasındaki ilişkiyi ifade eder.

Mişka’nın bahçesine giren Alma elma alırken, evden gelen piyano sesini duyar ve izlemek için camdan içeriye bakmaya çalışır, düşer. Dışarıda bir şeyler olduğunu fark eden Mişka dışarıya çıkar. Mişka’nın gelişini Alma’nın gözünden, öznel kamera ile izleriz: Kız düştüğü yerden Mişka’yı incelemektedir, ayaklarından yukarıya doğru hareket eden bir kamera hareketi ve Mişka’nın tebessümüne yakın çekim. İşte Alma ile Mişka’nın arasında oluşabilecek yakınlığı gösteren bir teknik unsur. Çevreden, özellikle ninesi Popuç’tan gelen baskılar, Alma’yı Mişka’ya yakınlaştıracaktır. Küçük kızın çevresinin koyduğu kuralları yıkışı, Mişka’ya olan merakı ve ilgisi, ninesi ile arasındaki husumetin sebebini anlamaya çalışması; yani senaryonun kırılma noktası burada başlamaktadır.

Köy Yaşamının Hengamesinde Sessiz Bir Kahraman: Piyano

Mişka’nın dükkana borcu olduğunu öğrenen Popuç, Mişka’nın kapısına dayanır ve borcunu ödemesi için ona bağırır. Bu esnada köy halkı huysuz ihtiyara engel olmaya çalışmaktadır. Eline yerden aldığı bir şeyi atan kadın; daha sonra uzaklaşır. Kamera yakın çekim ile Mişka’nın ayaklarına odaklanır, yerde parçalanmış bir elma vardır. Fonda ise sert bir müzik. Görsellik ve sessin birlikte oluşturduğu duygu yoğunluğunun sebebi, bir sonraki sahnede, Mişka’nın gençliğine döndüğünde anlaşılmaktadır: Mişka’nın uzattığı elmayı yiyen genç bir kız. Merak unsurlarının adım adım arttığı filmde, önemli bir kahraman olan piyano artık ekranda yerini alacaktır: Popuç’a olan borcuna karşılık Mişka, elindeki en değerli varlığını, piyanosunu at arabasına yükler, Popuç’un evine götürür. Böylece, Alma’nın hayatında yeni bir pencere açılacaktır. Köy yaşamının günlük sıradanlığına karşın varlığını sürdürmeye çalışan piyano, filmin hikayesinin gelişmesinde temel taşlardan birini oluşturmaktadır.

Piyanonun varlığından rahatsız olan Popuç, ondan kurtulma yolu aramaktadır. Şemistad’ın borcu olduğunu öğrenen Popuç, eline geçen bu fırsatı değerlendirmek için harekete geçer.

Böylece, sıradan köy yaşamına hareketlilik gelir. Çünkü piyano borcu olanlar arasında gidip gelecektir. Alma ise hem ilgi duyduğu için, hem de Yeke kişiden olması sebebiyle, onu korumak için çaba sarf edecektir. Piyanonun sürekli bir başkalarına borç karşılığı verilmesi sahnelerinde, fonda eğlenceli müzik vardır.

Filmde olay örgüsü, geriye dönüşlerle desteklenmektedir. Mişka’nın geriye dönüşlerinde gördüğümüz genç kızın, Popuç’un geriye dönüşünde, gençliği olduğunu anlarız. Göç zamanı aşk yaşayan Mişka ile Popuç, birlikte kaçma planı yapmış, ama sözleştikleri gün Mişka Popuç’un yanına gelmemiştir. Popuç’un şimdiki zamanda bir gece yatarken Alma’nın piyano çalması ve sonrasında Popuç’un yüzüne yakın çekim yapılması ile Popuç’un iç dünyasına adım atmış oluruz. Mişka’ya olan nefretinin, kızgınlığının sebebini bu geriye dönüş ile anlamaktayız.

Köy halkının dudak değmez gecesine katılan Mişka, bir türlü iğneyi batırmadan türküyü seslendiremeyen Şemistad’a, yürekten okuması gerektiği tavsiyesinde bulunur. Türkü ayağının Mişka tarafından verilmesini isteyen köy halkı, Mişka’nın verdiği ayak ile türkülerini seslendirmeye başlar. Bu sahnede ‘güzel’ ayağını veren Mişka’ya yakın çekim yapılır, kesme yapılmadan önce Mişka’nın bakışlarının olduğu grafiğe yapılan kesmede Popuç’u görürüz. Bu kurgu, ikisinin arasında geçmişten günümüze uzanan sırlarını aralamaktadır.

Filmin önemli elemanlarından biri olan piyano, döner dolaşır Şemistad’a bir başkası tarafından borç karşılığında verilir. Alma ve piyano aynı kadrajda, at arabası üzerinde evlerine giderlerken mutluluk ifadesine yakın çekim yapılmıştır.

Her Perde Bir Servis, Her Sahne Farklı Bir Yemek

Atıf Yılmaz’ın söylediği gibi: “Müziğin de diğer unsurlar gibi, senaryoya başlandığı anda düşünülmeye başlanması gerektiğini düşünüyorum. Oysa biz, senaryonun bitiminden sonra müziği ilave ediyoruz. O zaman da müzik daha çok, filmin boşluklarını dolduran ve hiçbir psikolojisi olmayan, sadece süsleme görevi yapan figür olarak kalmaktadır.” (Ok, 1995: 167).

Türk sinemasına kıyasla Deli Deli Olma’da müzik, hikayenin içeriği ile bütünleşmektedir.

Popuç’un köyden uzakta bir akrabasının yanına gittiği esnada hastalığı artan Mişka’yı, Şemistad evlerinde ağırlar. Mişka, Alma’ya babasından öğrendiği bir parçayı çalmasını öğretmektedir. Kadrajda piyano çalan Mişka ve yanında, ayakta onu dinleyen Alma vardır. Şarkının sözleriyle birlikte değişen netlik ve bulanıklık, filmin temasını besler: “Bir sarmaşık olsaydım…” sözlerinde Mişka’yı net görmekteyiz. Parçanın devamındaki “sıkıca tutunsaydım bir yere” sözlerinde ise Alma nettir. Mişka şarkıyı söylemeye devam ederken ekrana köyden doğal resimler yansıtılır. Köy görüntüsüyle birlikte akan şarkının “Bense ayrık otuyam, her çıktığı yerden sökülen, sarmaşık olmak isteyip de basit bir ot bilinen, bir ayrık otuyam, kökü olmayan sevilmeyen” sözlerinde Mişka net, Alma bulanıktır. Ancak, Mişka’nın “kökü olmayan, sevilmeyen” sözlerinden sonra kamera Alma’nın yüz ifadesine odaklanır. Parçanın devam sözlerinde duygulanan Mişka gözyaşını silerek parçayı tamamlar: “Sarmaşık olmaya özenen, öylesi bir ot işte.”

Bir sonraki sahnede, Alma’nın öğretmeni elinde bir müzik kutusu, sınıfta tek başına oturmaktadır. Müzik kutusunun kolunu çevirdiğinde bir önceki sahneye hakim olan “Bir Sarmaşık Olsaydım” parçasının melodisi duyulmaktadır. Kameranın tahtayla birlikte öğretmeni kadraja alması ve tahtada yazan ‘dersin konusu’ dikkatleri çekmektedir ve bu ayrıntıyla filmin verdiği mesajlardan bir tanesini görüyoruz: “Kardeş Olun Ey İnsanlar”

Bir Hayatın Değişimi

Köye erken dönen Popuç, evinde misafir olan hasta Mişka’yı görür ve yaka paça evden kovar. Peşinden piyanoyu evden çıkarttıran Popuç, Mişka’ya doğru piyanoyu iter, müzik eşliğinde yavaş çekimde piyano devrilir. Yakın plan çekimle tuşlarından itibaren piyanoyu izleyen kamera görüntüsü, yere saçılan altınlarda durur. Kesme ile bir sonraki sahneye geçilir. Mişka, altınlara bakar ve geriye dönüş yapılır. Filmin ilk sahnesindeki adamın, yani Mişka’nın göç esnasındaki babasının at arabasında özenle kontrol ettiği nesnenin piyano, piyanonun bu kadar önemli olmasının sebebinin de içine gizlediği altınlar olduğu anlaşılır.

Öğretmeninin vasıtasıyla konservatuar sınavlarına girecek olan Alma, Mişka’yı ziyarete gitmiştir. Mişka’nın gönlünü hoş tutmak için paskalyasını kutlayan Alma, çalan telefonu açar ve sanki Mişka’nın kardeşi Dimitri’ymiş gibi konuşur. Konservatuar sınavına Mişka’nın öğrettiği parçayla giren Alma sınavı kazanır ve Ağrı’ya yerleşme kararı alırlar. Hastalığı iyice ilerleyen Mişka , tüm altınları Alma için ailesine bırakır.

Hastalığı ilerleyen Mişka’ya yemek götüren Popuç, Mişka’ya yıllar önce verdiği mendili hala sakladığını görür. Geçmişleri hakkında filmin başından beri bilmediğimiz ayrıntıları konuşmalarından öğreniriz: Mişka’nın annesini bırakıp Popuç’la kaçamadığını. Popuç Mişka’ya kızgın bir şekilde evden ayrılırken, Mişka yattığı yataktan elini uzatmaktadır, hayalindeki o genç kız da kapıdan girer, elini uzatarak. Elini tutan Mişka’nın gençliği ile bulutların üzerinde yürümeye başlarlar. Mişka’nın gerçekte uzattığı elinden tuttuğu mendil yere düşer. Mişka’nın öldüğünü anlarız.

Böylesi içten ve doğal bir öykünün işlendiği, karakterlerin aramızdan birileriymişçesine yaşatıldığı bir filmde, bulutların üstünde Mişka ve Popuç’un el ele yürüme sahnesi, olmalı mıydı, olmamalı mıydı tartışılır. Ancak; Federico Fellini’nin de dediği gibi: “İyi bir filmin kusurları olması gerekir. Hayat gibi, insanlar gibi.”

Deli Deli Olma’nın öyküsünün temelleri, hem yapısal hem karakterler açısından incelenmeye çalışıldı. Türk Sineması’nın birbirinden ayrı ürünler ortaya koyduğu; sinematografik ögeleri ile, sinema sanatıyla dolup taşan filmlerinin izlenmediği, sadece güldürü ögeleri kullanılarak çekilen sanatsal anlamdan ve gerçekçi hikayelerden uzak filmlerin beğeni topladığı bir zamanda, popüler sanatın gölgesinde tutunacak bir seyirci aramıştır ‘Deli Deli Olma’.

Popüler sanatın bile yeri ve zamanı vardır. Şampanya ve Napolyon konyağın en iyi içecekler olduğu kuşkusuzdur, ancak bir Pazar öğleden sonra parkta otururken canımız kola ya da bir şişe bira çekebilir. “Tüm erdemlere sahip olsak bile” diyor Zarathustra, “tek bir şey yine de çok elzemdir: Erdemleri zamanında uykuya yollamak.” Popüler sanat bize mutlu düşler yaşatıyorsa, uyandığımızda sadece minnettar olabiliriz (Spring 1966; akt. Miller, 2009: sayfa).

Şebnem PINAR

Kaynaklar

BAŞOL, Öktem; 2010, “Senaryo Kitabı”, Pana Film Yayınları, İstanbul

KARAGÖZ, Erkan; 2004, http://malakan.blogcu.com

MİLLER, William; 2009, “Senaryo Yazımı Sinema ve Televizyon İçin”, Hayalbaz Kitap, İstanbul

OK, Akın; 1995, “Türk Sinemasında Film Müzikleri”, Arion Yayınevi, İstanbul

SÖZEN, Mustafa; 2003, “Sinemada Ses Kullanımı”, Detay Yayıncılık, Ankara

TÜRKDOĞAN, Orhan; 1998, “Etnik Sosyoloji”, Timaş Yayınları, İstanbul

Yazarın Biyografisi

Şebnem Pınar, 9 Kasım 1990 yılında İstanbul’da doğdu. Beykent Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema Televizyon Bölümünü bitirdi. Kendine ait senaryoları da bulunan yazar, Pulları Yavaş Vur (Yardımcı Yönetmen), İnsanın İki Yüzü (Görüntü Yönetmeni), Hayalimdeki Sevgili, Ben Ben Biz (Yönetmen), Maske (Görüntü Yönetmeni), Palikarya, Sokağın Fısıltısı (Yönetmen) gibi kısa filmlerde görev aldı. Antichrist, Casablanca, Papillion, Machuca, Mar Adentro gibi bir çok film analizi bulunmaktadır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.