Bu ay ‘Uzun Filmin Kısası’ köşemizin konuğu 1982 adlı kısa filmiyle bir çok ödüle layık görülen Yıldıray Yıldırım.

Öncelikle biraz kendinden bahseder misin?

Kendimden nasıl söz edebilirim bilmiyorum. Özetle bir yandan çalışıp, bir yandan eğitime devam ederken bir yandan da bir şeyler üretmeye çabalayan biriyim.

Senin için kısa filmin tanımı nedir?

Kısa filmin net bir tanımını yapabileceğimi düşünmüyorum. Hüseyin Hoca (Hüseyin Kuzu) bir yazısında kısa film için şöyle bir şey diyordu: (hatırladığım kadarıyla) “Bir kısa film senaryom var onu biraz daha genişletirsem uzun metraj da olabilir dediğiniz şey kısa film değildir. Aynı şekilde bir uzun metraj senaryom var ama ilk 20 dakikasını çekersem bir kısa film olur dediğiniz şey de kısa film değildir.” Ben de bu şekilde bakıyorum aslında. Kısa film benim için metrajlardan, dakikalardan ibaret değil. Bir algı meselesi, o algıya uygun filmler çektiğinizde kısa film yapmış oluyorsunuz.

Kısa filmi bir araç olarak mı görüyorsun? Yoksa söz gelişi bir 10 yıl sonra da, kısa filmler çekeceğim diyor musun?

Araçtan kasıt şuysa, kısa filmi uzun metraja geçmek için bir basamak olarak görmüyorum. Yukarıda da belirttiğim gibi ikisi algı ve anlatı biçimi olarak birbirinden ayrılıyor. Ancak çektiğiniz kısa filmler siz onu bir araç olarak görmeseniz dahi belli durumların ve olayların gelişmesinde, bağlantıların kurulmasında aracı olabiliyor. Örneğin 1982 adlı kısa filmimizin bizi bu ayki sayıya taşıması gibi. 10 yıl sonra kısa film çekme konusuna gelince, kısa film algısına uygun fikir ve senaryolarım olduğu sürece kısa film çekmeye devam edeceğim.

1982 adlı filmin birçok festivale katıldı. Neler hissettiriyor bu durum? Geleceğe dair ne gibi hayaller kurduruyor?

Yurt içi ve yurt dışında pek çok festivale katıldık. Bu festivallerin bir kısmından ödüller aldık. Yaptığınız işin takdir edilmesi şüphesiz ki hoşunuza gidiyor. Bu durum gerçekleştireceğiniz sonraki işler için teşvik edici oluyor ve kendinize güveninizin artmasını sağlıyor.

Ancak, (şahsi fikrim şudur ki) filmimin ödüllendirilip takdir edilmesinden ziyade katıldığı festivalin çokluğu ile doğru orantılı olarak izleyici sayısının artması beni çok daha fazla mutlu ediyor. Herkesin bildiği üzere, kısa filmin hala en kapsamlı olarak izleyici bulabildiği yerler festivaller. Bunun ardından da internet geliyor. İş böyle olunca ne kadar çok festival olursa anlatmak istediğinizi o kadar çok insana anlatmış oluyorsunuz.

Kendi adıma, bu kadar festivale katıldık, şu kadar ödül aldık, bu gazla şöyle şöyle filmler çekerim gibi bir hayalim yok. Film çekmeyi hayal olarak görmüyorum. Benim hayata dair dertlerim, anlatmak istediklerim var ve bunu sinema ile yapmaya çalışıyorum.

 

1982’den ve onu çekme nedenlerinden bahseder misin?

12 Eylül 1980 askeri darbesi bu ülke için bir milat gibidir. Öğrencilerin başındaki YÖK belası, Sendikaların durumu, yoksulluk, borç batağı, özetle bu gün Türkiye’de olumsuz olarak değerlendirilebilecek her şeyin temelinde yatan bir darbedir. Ben o dönemi bire bir yaşamasam da o dönemin neden olduğu olumsuz koşullarda büyüyen biriyim. Böyle olunca o döneme dair sorgulanması gereken, anlatılması gereken çok şey olduğunu düşünüyorum. 1982 de bu kaygılardan yola çıkarak oluştu. Aslında 2008 yılında konuyla ilgili bir konuşma sırasında İsmail Yüksel diye bir arkadaşımın verdiği fikirdi “1982”. Senaryolaştırmak ve çekmekse 2012 yılında mümkün oldu.

Bilindiği üzere 12 Eylül darbesi, sonradan neden olduğu olumsuz koşullar dışında o dönemde binlerce insanın fiziki olarak da çok büyük acılar çekmesine neden oldu. Yüz binlerce insan düşünceleri yüzünden ağır bedeller ödedi. Bu konuya değinin filmler de var. Biz sadece ödenen bedeller dışında farklı bir yerden yaklaşmaya çalıştık.

 

Gördüğüm kadarıyla iyi bir teknikle ve iyi bir oyuncu kadrosu/ekiple çalışmışsın. Zor olmadı mı tüm buları bir araya getirmek?

Ekibiniz, yükünüzü ne kadar çok hafifletirse yapmaya çalıştığınız iş o kadar istediğiniz şekilde gerçekleşiyor. Bu bağlamda yeri gelmişken ben tüm ekip arkadaşlarıma teşekkür etmek istiyorum.

Bizim ekip ekipman konumuza gelince. 1982 yi çektiğim zamanda Eskişehir de televizyon için bir iş çekiyorduk ve bir süre orada kalmam gerekiyordu. Uzun süredir aradığım mekanı da orada bulunca filmi orada çekmeye karar verdik. Dolayısıyla da teknik ekipmanın büyük bir kısmını zaten yaptığım işte kullandığım ekipmanlardan temin ettim. Ekibin bir kısmıyla da aynı işte çalışıyorduk. Geri kalanı da zaten daha önce birlikte çalıştığım, birlikte üretmeye çalıştığım arkadaşlarım. Bizim için en zor kısmı şuydu ki 1982 ile birlikte, filmin seslerini kaydeden arkadaşım Sedat Azazi’nin de bir kısa filmini çektik. Aynı süre zarfında ekibi iki farklı işte çalıştırmak ve bunların koordinasyonuna sağlamak anlamında zorlandık diyebilirim.

Sence hızla gelişen teknolojinin, kısa filme ne gibi katkıları olabilir? Neler götürür?

Teknolojinin ulaşılabilirliği şüphesiz ki üretimi kolaylaştıran ve arttıran bir etmen. Bunu son yıllarda kısa film sayısındaki artışla birlikte de gözlemlemek mümkün. Yaygınlaşan teknoloji temelde kısa filmcilerin ekipman bulma sorununa çözüm getiriyor ve bu ekipmana ayırdıkları bütçe ile ilgili çok büyük kolaylıklar sağlıyor. Bunun dışında görsellik olarak da nitelikli işler ortaya konabiliyor. Fazlasıyla yaygınlaşan DSLR makinalar ile görüntü anlamında çok iyi sonuçlar alınabiliyor. Son yıllarda çok iyi kısa filmler üretiliyor. Kısa filmleri takip eden herkes bu filmleri biliyor zaten. Bu filmlerin sayısı her geçen gün de artıyor üstelik. Buna karşın üretilen toplam kısa film sayısı içerisinde iyi filmlerin çok daha fazla olması gerektiğini düşünüyorum. Yani teknolojinin yaygınlaşması ve üretimi kolaylaştırmasıyla birlikte var olan niceliksel artışın niteliksel olarak da artması gerekiyor.

Örnek aldığın, sinemasını sevdiğin, yerli ve yabancı yönetmenler kimler? Hangi oyuncularla çalışmak isterdin?

Örnek aldığım ve sinemasını sevdiğim iki isim söyleyebilirim hemen. Ken Loach ve Bahman Ghobadi. Oyuncu konusunun senaryoya göre değerlendirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Çekmeyi planladığım filmler için kafamda amatör ve ya profesyonel belli oyuncular oluyor. Bunun dışında ileride şu kişiyle çalışmalıyım diye düşünemedim hiç.

Türkiye’deki film festivalleri ve kısa filmcilere yaklaşımları konusunda neler söylemek istersin?

Yekten Türkiye’de kısa filme üvey evlat muamelesi yapılıyor diyebilirim. Tabi ki bu başlı başına kısa film festivali olarak düzenlenen festivaller için geçerli değil. Bunun dışındaki film festivallerinin büyük çoğunluğu yapmış olmak için kısa film yarışma bölümü ve ya seçkisi oluşturuyor gibi bir izlenimim var. Kısa filme ve kısa filmcilere değer verilerek yapıldığına inanmıyorum. Bunun dışında festivallerin geneli için ön eleme jürileriyle ilgili büyük sorunlar olabiliyor. Benimle birlikte pek çok kısa filmci arkadaşımın da aynı dertten muzdarip olduğunu biliyorum. Sinemanın belli bir değerlendirme kıriteri olduğuna inanıyorum. Algı ve ya tercihe göre şekillenebilecek bir şey değildir bu. Ancak ne yazık ki “biz böyle tercih ettik” gibi açıklamalarla bile ön elemeden geçemeyen filmler oluyor ne yazık ki. Festivallerin bu konuda çok daha özenli olması gerektiği düşünüyor.

Ve yeri gelmişken yer verir misin bilmiyorum ama özellikle bir konuya değinmek istiyorum. Açıkça isim vererek Altın Koza Film Festivali, hala festivalde gösterilen kısa filmlerin telif ücretlerini ödemedi. Bu festival içi bir aksaklık, ekonomik ilişkiler vs üzerinden gerçekleşmiş olabilir. (Ne kadar haklı olduğu tartışılır fakat) kendilerine göre haklı gerekçeleri de olabilir.

Buna karşılık, benim ve pek çok kısa filmci arkadaşımın dert ettiği şey paralardan ziyade Altın Koza Fim Festivali yetkililerinin veya sorumlularının takındığı tavırdır. Aylardır sürekli bir geçiştirme ve ısrarla herhangi bir açıklama yapmama hali sürüyor. Benle birlikte arayan pek çok arkadaşımın yüzüne telefon dahi kapatıldığı oldu. Ya da telefonu açık bırakıp konuşmama gibi şeler… Bu yalnızca kısa filmcilerle has bir tavır mı bilmiyorum? Genel olarak ekonomik bir sıkıntı olabilir ancak Türkiye’nin en prestijli festivallerinden biri olarak görülen Altın Koza Film Festivali, festivali festival yapanın filmler olduğunu, filmlerimizin değerinin asla verilecek olan göstermelik ücretler olmadığını bilmesi ve gerekli açıklamayı yapası gerektiğini düşünüyorum.

Son olarak gelecek planlarından bahsedelim…

 

Uzun vadedeki planlardan söz etmek için erken diye düşünüyorum. Ama yakın gelecek için (bu yaz başlamayı planladığım) bir belgesel projem var. Aslında uzun soluklu bir iş, bir birini tamamlayan ortalama 30 dakikalık iki belgesel olacak. Ben ilk bölümün çekimlerine başlamayı planlıyorum. Sanırım her ikisinin de tamamlanması bir yılı bulur. Bu arada tabi ki kurmaca kısalar da olacak…

Daha fazla uzatmasam iyi olacak diye düşünüyorum ve teşekkür ediyorum…

 

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.