Yugoslavya’da yaşanan dramı anlatan filmlerden sadece biri Yeraltı/Underground. Kimin aklına gelirdi ki bir gün Türkiye’de de federasyon tartışmalarının yapılabileceği…

Özerklikten, başkanlık sisteminden konuşabilineceği… Öyle tarihi zamanlar yaşıyoruz ki, her gün yeni bir gelişmeyle başlıyoruz güne. Yıllardır süren bir savaşın biteceği, kanın duracağı, anaların artık ağlamayacağı söyleniyor; buna inanmamız ve destek olmamız isteniyor. Barış gelecek bahanesiyle halktan, hatta muhalefet partilerinden bile gizli pazarlıklar yürütülüyor; aykırı bir ses dahi barışa karşı olmakla yaftalanıyor…

Bu ülkede yaşayan, toprağına basıp, havasını soluyan hangi insan barışa karşı olabilir ki? Yıllardır süren kanlı bir mücadelenin sonucunda hepimizin canı yanmadı mı? Hangimizin ailesi, yakınları ya da akrabaları bu savaştan uzak kalabildi ki? Kaybımız olmasa bile senelerdir televizyonlarda gördüğümüz şehit haberlerini, dağılmış yuvaları, yetim kalmış çocukları gördüğümüzde yüreği dağlanmayan oldu mu?…

Hiç unutmam, 90’lı yıllardı… Çatışmaların yoğun bir şekilde yaşandığı, kanın oluk oluk aktığı ama benim askerlerin neden öldüklerini bilmediğim/anlayamadığım yıllardı; çocuktum henüz… Babamın kuzeni Doğu’da görev yapıyordu ve çatışma sırasında şehit olmuştu. Babam, Zeynep’in “Mehmedim” şarkısını duyduğunda ağlamaya başlardı… PKK öldürdü diye duyardım ama bilmezdim PKK kim, Öcalan niye “Mehmetçikleri” niye öldürtüyor… Anlayamazdım “kardeşin kardeşe” neden düşman olduğunu, gencecik çocukların daha ne kadar ölmek zorunda kalacağını…

Sonra Öcalan yakalandı, ülkede bir bayram havası esti. Asılacak dediler, yakalanmasından iki sene sonra idam cezası kaldırıldı. Hayatının sonuna kadar hapishanede kalacak dediler, şimdi barış müzakereleri kapsamında genel aftan bahsediyoruz… Daha birkaç ay önce terör örgütüyle masaya oturmanın vatan hainliği olduğunu savunanlar bir anda her ne olduysa barışın savunucusu kesildi. Terör örgütü kurucuları, barış elçisi oldular… Bize barış tepsisinde, allayıp pulladıkları diktatörlüğü sunuyorlar. Her daim onlar için “araç” olmaktan öteye gidemeyen demokrasi, barış söz konusu olduğunda tamamen teferruat haline geliyor. “Bebeklerimiz” üzerinden siyaset yaparken, sadece Esatları görüyorlar; söz konusu Ömer El Beşir olduğunda insan katliamı önemini yitiriyor…

Kimse demiyor ki barış gelmesin, kan akmaya devam etsin, son insan kalana kadar birbirimizi öldürmeye devam edelim. Barış süreci konusunda yaşanan kafa karışıklıklarının, ne aldık ne verdik, kim kazandı tartışmalarının yegâne sorumlusu hükümettir. Bu denli kapalı kapılar ardından yürütülen bir müzakere sürecine halkın yüzde yüz inanması ve korkmadan destek vermesinin beklenmesi hayalciliktir. Genel af korkusunun yanı sıra şimdi de bölünecek miyiz endişesiyle karşı karşıyayız ve federasyon tartışmalarında ve anayasa ile öne sürülen başkanlık sistemi dolayısıyla yaşanan fikir ayrılıkları bunun en büyük kanıtı. Federasyon denilen yönetim biçimi çok değil, 90’larda Balkanları kana bulamadı mı? Yıllarca Tito’nun önderliğinde ayakta kalan Yugoslavya onun ölümüyle paramparça olmadı mı? Başkanlık sistemi üzerine konuşup duruyoruz; Yugoslavya’nın lidere bağımlı bir federasyon olduğu, onun ölümünün hemen ardından dağılmasıyla kesinleşmedi mi? Boşuna mı söylendi; 6 cumhuriyet, 5 millet, 4 dil, 3 din, 2 alfabe, 1 devlet, 1 Yugoslav (Tito) diye? Etnik kimliklerin bu kadar çeşitli olduğu bölgelerde milliyetçiliğin sonuçları ne çabuk unutuldu?

Türkiye’de 20’nin üzerinde etnik kimlik bulunduğu göz önüne alınırsa, hangi federasyon ya da hangi başkanlık sistemi bizi bir arada tutabilir? Burnumuzun dibinde yaşananları, yıllardır bir arada yaşayan halkların bir anda birbirine düşman kesilmesini ve vahşice birbirlerini katletmesini hafızalarımızdan nasıl silebiliriz? Emir Kusturica’nın Yugoslavya’yı ve yaşananları anlattığı filminde Blacky’nin söylediği her şeyin özeti değil midir aslında?

Ne felaket böyle, ne mutsuzluk böyle! Kimin aklına gelirdi ki?

Yugoslavya’da yaşanan dramı anlatan filmlerden sadece biri Yeraltı/Underground. Welcome to Sarajevo, Before The Rain, No Man’s Land, Belvedere, Snijeg, Grbavica, Savior, The Hunting Party, Savrseni Krug, Resolution, In the Land of Blood and Honey, Go West ve daha pek çok film Balkanlar’da yaşanan savaşı konu alıyor ancak Yeraltı süreci anlatma tekniğiyle Yugoslavya’yı anlatabilmek için en uygun film kanımca. 2. Dünya Savaşı, Soğuk Savaş ve İç Savaş bölümleriyle olaylara farklı bir pencereden baksa da, yaşananları çok iyi özetleyen bir film. Tek eksiği, soykırıma fazla yer vermemesi olabilir ama o da zaten Kusturica’nın tarzıdır; anlatmak istediği şeyleri asla sizin gözünüze sokmaz, farklı yollarla sizin anlamanıza bekler…

Bu sebeple bende bu yazımda, tüm bu filmler ile Bosna dramını anlatmak yerine farklı bir yöntem izliyorum ve Kusturica’nın bölümlendirmesinden yola çıkarak Yugoslavya’yı anlatıyorum… Bir zamanlar var olan bir ülkeyi… Bir zamanlar barış içinde olan bir ülkeyi…

 

Birinci bölüm: II. Dünya Savaşı

Yeraltı, Emir Kusturica’nın Whan Father Was Away On Business sonra İkinci kez Altın Palmiye’yi kazanan filmi. Arizona Dream yeterince ilgi göremese de yönetmen sansasyonlarıyla popüler kalmayı başardı çünkü 1993 yılında Sırbistan’ın aşırı milliyetçi liderini düelloya davet etti. Şans eseri, Vojislav Seselj’in daveti geri çevirmesi üzerine kurtulan Kusturica, bu olaydan sonra çektiği Yeraltı filmiyle büyük yankı uyandırdı. Dusan Kovacevic’in kitabından senaryolaştırılarak çekilen film Kusturica’nın filmografisindeki en önemli filmlerden…

Film, Marko ve Blacky adında iki arkadaşın bir eğlenceden evlerine döndükleriyle sekansla açılıyor. Bu andan itibaren trompet, saksafon, korno çalarak filmin her sahnesine eşlik edecek olan müzisyenler de devreye giriyor ve filmin sonuna kadar, dramın ağır bastığı sekanslarda bile hareketli müzikleri icra etmeye devam ediyorlar. Makro ile Blacky’nin hayatlarıyla tanıştığımız bu bölüm, 2. Dünya savaşı sırasında Alman işgalini anlatıyor. Bombardıman nedeniyle yoldaşlarıyla beraber yeraltında bir mahzende yaşamaya başlayan arkadaşlar silah üretmeye ve Marko yoluyla bunu direniş için göndermeye başlıyorlar. Zaman geçiyor, Almanlar müttefik ordularıyla püskürtülüyor ama onlar hala silah üretmeye devam ediyorlar; hem de Marko’nun onları kandırdığını bilmeden…

Süreç içerisinde aynı kadına aşık olan Marko ve Blacky’nin yaşadıkları ve bombalama esnasındaki umursamazlıkları öyle tuhaf görüntüler ortaya çıkarıyor ki, Kusturica’nın bu tarzı savaş sırasında insanların başlarına gelenleri şaşkınlıkla izlememize yol açıyor. Kavgalar, tartışmalar hareketli hatta eğlenceli denebilecek o müzisyenler eşliğinde gösteriliyor ve bombalarla yerle bir edilmiş ülkenin insanlarına üzüleceğiniz yerde absürtlüklere gülmekten kendinizi alamıyorsunuz.

Yeraltı’nın bu ilk bölümü arka planında ise Yugoslavya’nın kuruluşunu barındırıyor. Birinci Dünya Savaşı sonrasında, ulus devletlerin kurulmasına yol açan milliyetçilik akımının etkisiyle Yugoslavya krallığı -Slav birliği- kuruldu ancak Alman işgali sonrasında ülke parçalandı. İkinci Yugoslavya ise sosyalist temeller üzerinde inşa edilerek, savaş sırasında Partizan güçlerine komuta eden Hırvat Josip Broz da (örgüt içindeki adı Tito) yeni ülkenin kurucusu oldu. Yeraltı’nın bu bölümü işte Tito ve Partizan güçlerinin direnişini anlatıyor. Marko ve arkadaşları Almanlara karşı direnen önderlerine yardım etmeye çalışıyorlar ve direnişte aktif rol oynuyorlar.

Kuruluş, Sırbistan, Hırvatistan, Karadağ, Bosna-Hersek, Makedonya, Slovenya cumhuriyetleri olarak tek bir federasyon altında birleşen uluslara siyasal temsil hakkı tanınmasıyla gerçekleşiyor ve sosyalizm çerçevesinde bir bütünleşme öngörülüyor. Bu denli etnik çeşitliliğin olduğu bir bölgede Sosyalist Yugoslavya modeli, karizmatik lider Tito’nun etkisiyle bir süreliğine de olsa başarılı oluyor, ama sadece bir süre…

İkinci Bölüm: Soğuk Savaş

İkinci dünya Savaşı’nın bitiminden sonra uluslararası politikada yepyeni bir dönem başladı: Soğuk Savaş. Churcill’in meşhur Demir Perde konuşmasıyla SSCB’nin dağılması arasında geçen süreci ifade eden bu dönemde dünya Doğu ve Batı olmak üzere iki bloğa ayrıldı. Bu blokların yanı sıra bir hareket daha kuruldu ki o da Yugoslav önder Tito ve Mısırlı lider Nasır gibi öncüler tarafından kurulan Bağlantısızlar hareketiydi. Rusya’dan transfer etmek yerine kendine özgür bir sosyalizm kurmayı amaçlayan Tito bu hareketle, taraf olmadan ve SSCB’nin güdümü altına girmeden iç işlerine karışılmasını engellemeye çalıştı.

Filmin ikinci bölümü ise bahsettiğimiz bu süreçte geçiyor. Yugoslavya’nın kuruluşu ve Tito’nun ilk yılları gerçek sahnelerde desteklenirken, savaş bitiminden sonra Marko’nun yer üstündeki yükselişine tanıklık ediyoruz. Soğuk Savaş süresince, arkadaşlarına yalan söyleyerek hala düşman işgali altında olduklarını belirten Marko’nun, Tito’nun yanında önemli bir yere sahip olması anlatılıyor. Ancak bir süre sonra yeraltında direnişe devam eden arkadaşı Blacky yukarıya çıkıyor ve ülkenin faşist güçlerce kontrol altında tutulduğunu düşündüğü için olmadık işler yapıyor. Yugoslavya’nın kurulup, Büyük Güçler arasında soğuk bir savaşın yaşandığından bile haberi olmayan birinin, duruma ayak uydurmaya çalışmasını-aslında uyduramamasını- izliyoruz. Bu durum bana biraz Wolfgang Becker’in 2003 yapımı Elveda Lenin filmini anımsattı. Berlin Duvarı yıkıldığı sırada komada olan sosyalist annesinin bir anda duruma ayak uyduramayacağını düşünen bir gencin yaşadıklarını mizahi bir dille anlatıyordu film ve bu açıdan Yeraltı ile benzerlik kurmama yol açtı.

1968’den sonra yaşanan düşünsel hareketlilik ise Yugoslavya için sonun başlangıcı oldu ve milliyetçilik Tito’nun kendi elleriyle gömdüğü mezarından yeniden hortladı. Sırp milliyetçiliğinin yükselmesiyle birlikte diğer etnik kimliklerin de seslerini yükseltmeye başlaması ve Batılı güçlerin de federal sistemi zora sokan politikalar izlemeleri Yugoslavya’nın sonunu hazırladı. Tito’nun ölümüyle Yugoslavya parçalanma sürecine girdi…

 

Üçüncü Bölüm: İç Savaş

Yugoslav iç savaşı II. Dünya Savaşı’ndan sonra en büyük katliamlardan birinin yaşandığı bir savaştır. Tito’nun 1980 yılında ölümünden sonra, Yugoslavya’da sadece bir tek Yugoslav olduğunu ve onun da öldüğünü kanıtlarcasına her ulus birer birer bağımsızlığını ilan etmeye başladı. Ki bu durum, Yugoslav federasyonunun ne kadar lidere bağımlı bir proje olduğunun da kanıtıydı. Ancak Sırp milliyetçiliğinin, Slav birliği hayalinin suya düşmesi ve her etnik kimliğin farklı milliyetçi ideallere sahip olması ülkeyi kaosa sürükledi ve Yugoslavya parçalanırken, ulusal kimliklerini de ortadan kaldırmaya girişti…

Hırvatistan ve Slovenya’nın bağımsızlıklarını ilan etmesinden sonra başlayan iç savaş sırasında Sırplar önce Bosna’da, ardından da Kosova’da adeta bir etnik temizliğe girişiyorlar. ABD, Körfez savaşıyla uğraşırken, Rusya ise dağılma süreciyle başı dertteyken Bosna’da yaşanan kıyıma müdahale etmekle uğraşmıyorlar ve kısa bir süre önce kardeş olan halklar birbirlerini düşman kesiliyorlar. Etnisitelerin yanına bir dinsel kimlikler ekleniyor ve Bosna, kana bulanıyor… Yugoslavya zaman içerisinde tümüyle bölünüyor ve federasyon döneminde cumhuriyet statüsü verilmeyen Kosova bile sonunda kendi bağımsızlığını ilan ediyor…

Yeraltı’nın bu iç savaş sürecini anlatan son bölümün öyle etkileyici iki sahnesi var ki, sadece onlar bile Kusturica’nın ne demek istediğinin ifadesi aslında… Filmle ilgili yapılan olumsuz yorumlara (Sırp milliyetçiliğini destekler nitelikteki) katıldığımı söyleyemeyeceğim çünkü bu iki sahne aslında Kusturica’nın yaşananlara dışarıdan bakmaya çalışmasının bir göstergesi. İlk sekans, filmin başında tanışacağınız İvan isimli bir karakterin yıllar sonra artık Yugoslavya diye bir yer olmadığını öğrendiğinde yaşadığı şaşkınlığın olduğu kısımdı. Her ne kadar film, neredeyse tamamında dramı eğlenceli bir tarzda anlatmaya çalışsa da bu bölümün beni çok duygulandırdığını söyleyebilirim. Bilhassa duvarlardan akan kanın görüntülendiği anlar… İç savaşın kanının, Yugoslav halkının kanının aktığı yerler çok etkileyiciydi…

Söz konusu ikinci sekans ise filmin final sahnesi. Uzun zamandır izlediğim en muazzam final sahnelerinden biriydi ve vermek istediği mesajı anlatım yolu muhteşemdi. Yaşanan onca olaydan sonra, filmin önemli bütün karakterlerinin bir araya gelerek bir düğün sahnesinde birleşmeleri, fonda her daim çalan müzisyenler, mutluluk, umut ve geçmişten arındırılmış bir dünya hayali… Eğlenceye kendilerini kaptırmış insanların bulunduğu toprak parçasının kendiliğinden kopmaya başlaması ve suyun üzerinde ana karadan ayrılışı… Başka bir deyişle, Yugoslavya’nın parçalanışı… İşte yaşananların özeti bu sahnede gizli, gerçekle realiteyle ütopya arasındaki bu unutulmaz sahnede…

Filmi bitirdikten sonra aklınızda şu sözler kalıyor: Bir zamanlar… Bir zamanlar bir ülke vardı… Şimdi biz benzer bir süreç içindeyiz, barışımız kana dönüşmesin diye dua ediyoruz… Umut ediyoruz, bir zamanlar bir ülke vardır dememek için… Bir zamanlar Türkiye diye bir yer vardı dememek için…

1987, İzmir doğumlu… Sinemayla olan aşkı henüz ilkokuldayken gittiği Aslan Kral filmiyle başladı. Öylesine sevmişti ki bu filmi, yıllar sonra tekrar izlediğinde kaybettiği bir oyuncağını bulmuş gibi mutlu oldu. Lisede okuduğu Fransız koleji ise her şeyin başlangıcı oldu. Dans tutkusunun sadece halk oyunlarıyla sınırlı olmadığını anlayıp o günden bugüne hep dans etti, bu sayede bir çok ülke gezdi, hala da dans ediyor. Üniversitede Tarih bölümüne girerek yaşam enerjisiyle hiç ilgisi olmayan bir meslek tercih etti. Bir de üzerine Avrupa Tarihi Yüksek Lisansı yaptı ki hayatın ne kadar çekilmez olur görebilsin diye… Bunların üzerine tarihi çok sevdiğini söylemek biraz tuhaf olur sanırım, ama gerçekten seviyor. Üniversitede tarihe gömüldüğü zamanlarda, yüksek lisansta da tezini bitirmeye çalıştığı şu günlerde sinema her zaman onun için kaçış noktası oldu. Bitmek bilmeyen izlenmesi gereken filmler listesiyle uğraşırken tezini ihmal etti ama bu sayede Öteki Sinema’da yazarlığa ilk adımımı attı. Ve sinema yazarlığının onu ifade eden en güzel yollardan biri olduğunu keşfetti. Tarih, dans ve sinema tutkusuna bir de şarap sevgisini ekledi ve sanırım bu gidişle yine bambaşka bir iş yapacak. Hayat onu sürprizleriyle karşılarken, o da tutkularına yenilerini eklemeye kararlı…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here