Eksik Sayfalar filminin yönetmeni Ozan Çobanoğlu ile güzel oyuncu Ebru Şahin filmlerine çok güveniyorlar. İki isim de filmdeki oyunculuktan çok memnun, hatta Çobanoğlu “Bizim eğitim olarak Al Pacino’dan veya Robert De Niro’dan bir eksiğimiz yok” dedi…

Genç sinemacıların çektiği filmler sinemamız için çok önemli. Hele de bir tür filmi çekiliyorsa bu daha da yararlı ülke sineması için. Bu ay vizyona girecek olan Eksik Sayfalar filminin genç yönetmeni Ozan Çobanoğlu ve güzel oyuncusu Ebru Şahin hem iddialılar hem de okumuş çocuklar. Şahin Harvard’ta eğitim aldığını söylerken filmde aynı zamanda rol alan yönetmen Çobanoğlu Türk oyunculara çok güvendiğini söyledi.

Bu ikinci film senaryonuz ve ilk yönetmenlik denemeniz. Böyle bir senaryoyla başlamanızın nedeni neydi çünkü psikolojik-gerilim Türk sinemasında fazla yoktur?

Ozan Çobanoğlu: Neden gerilimle başladık? Aslında Saygın Ersin ve Berkay Berkman’ın, iki senaristin hikayesiydi bu. Bana geldiğinde senaryoyu, diyaloglarını yeniden yazdık. Tamamlanmamıştı senaryo, hem tamamladık hem de kendi bakış açıma uydurdum. Güzel bir çatı oluşturmuştu arkadaşlar ama biraz daha kendi dilimi oluşturmam gerekiyordu. Yapımcımızla da hemfikir olduk senaryo üzerinde.

Gerilim türüne daha mı yakınsınız? Bir de tek mekan çekim galiba…

Ozan Çobanoğlu: Aslında dönüp baktığım zaman çocukluktan beri seyrettiğim filmlere, beğendiğim yönetmenlere evet gerilimi olan, sonunda sürprizleri olan, yönetmene dayalı işler hep ilgimi çekmiştir. Stanley Kubrick, Lars von Trier, günümüze geldiğimizde daha popüler yönetmenler, David Fincher; bunlar hep gerilimi yüksek tutmuştur, filmin temposu hep yüksek olmuştur ve final sürprizle bitmiştir. Böyle baktığımız zaman gerilim filmleri daha çok malzeme veriyor bu konuda. Hem oyunculuk konusunda, hem hikaye konusunda malzeme veriyor. Tek mekanın asıl sebeplerinden biri de; ben tiyatro kökenliyim, konservatuar mezunuyum. Tiyatro sahnesinde iş yapmak tek mekanlı işe benziyor biraz. Oyuncuya verilen mizansen çok önemlidir tek mekanlı işlerde, bu mizanseni tiyatro kökenli bir yönetmen daha iyi yapabiliyor. Mizanseni iyi bildiği için, oyunculuğu iyi bildiği için tek mekan işlerin altından daha rahat kalkabiliyor. Yurt dışında da öyledir, bir çok yönetmen aslında oyuncu kökenlidir, oyunculuk da yapar ve oyuncunun dilini de çok iyi anlar.

Filmin tür açısından oyunculuk olarak da aslında zor bir dili var. Türk sineması açısından çok tecrübe edilmiş bir dil değil. Siz burada dilinizi nasıl tutturdunuz, gerilimde oynamak nasıl bir tecrübeydi?

Ebru Şahin: Gerilimde oynarken gerçekten bir süre sonra siz de gerilmeye başlıyorsunuz. Çünkü çok güzel bir prodüksiyon hazırlanmış, bu amaca hizmet eden bir dekorun içerisindesiniz, özel dizayn edilmiş, psikoloji bazlı özel olarak araştırılmış, yapılmış bir ortamdasınız. Zaten girdiğiniz anda otomatik olarak o havaya bürünüyordunuz, gerilim havasını alıyordunuz. Hepimizin oyunculuk eğitim geçmişi var zaten. Ben yurtdışında eğitim aldım, Harvard Üniversitesi’nden mezunum.

Tek mekanda çekim ve bu tür gerilim filmleri tecrübe ister, tamamıyla atmosferden derinlik katıyorsunuz konuya ama sizin ilk yönetmenlik denemeniz. Bunun dezavantajı olur mu diye düşündünüz mü?  

Ozan Çobanoğlu: Tabii ki çok korkularımız oldu. Sinema çekiyorsunuz, tiyatroya benzememeli, teatrel olmamalı. Tek mekan çekiyorsunuz, teatrel de görünebilir. Sürekli konuşan insanlar var, çok konuşturmayıp aksiyon yaratmanız gerekiyor, ama durmadan aksiyon da seyirciyi yorabilir. Senaryo dengesi çok önemliydi bu yüzden. Senaryo üzerine çok çalıştım. Sağolsun Soydan Kuş, sanat yönetmenimiz 10 tane heykeltraşla birlikte tek mekanı oluşturdu ve her baktığınız noktada bir başka derinlik kattı mekana, o benim çok işime yaradı. Oyuncular çok iyi asıldı işe, biz çok iyi çalıştık dersimizi. Aldığımız tepkiler çok güzel, filmi montajda, kurguda izleyenler, 90 dakikanın nasıl geçtiğini anlamıyorlar.

Senaryo size geldiğinde kabul etmenizin sebebi neydi, senaryoyu gördüğünüzde en çok ilginizi çeken şey ne oldu?

Ebru Şahin: Senaryoyu sıradışı buldum. Bugüne kadar okuduğumuz senaryolardan çok farklı. Türk sinema tarihine bakıldığı zaman da psikolojik-gerilim ağırlıklı çok film yoktur. Senaryosu gerçekten değişikti, içinde sürprizleri de olan beni etkisi altına alan bir senaryoydu. İlk sebep tabii ki senaryoyu çok beğenmemdi, ardından yönetmenimiz, yapımcılarımız çok güzel bir ekipti, kadro çok güzeldi. Kadro çok önemli ki en son dahil olanlardan biri bendim herhalde. Gerçekten bu işin içinde olmak istedim.

Rolünüzle ilgili biraz bilgi alabilir miyiz?

Ebru Şahin: Benim canlandırdığım karakter biraz masum bir karakter, Ceyda. Şirketteki sekiz çalışandan bir tanesi. Sekiz üst düzey yönetici var, insan kaynakları, hukuk departmanı… Onlardan biri, aynı zamanda şirketin ölen patronunun kızı.

Filmde oynuyorsunuz da, hepsini birden yüklenmek cesaret işi. Bu tür filmlerde oyunculuklar da çok önemli. Türk sinemasının bilindik anlamda oyunculukları gerilimi çok fazla kaldıracak durumda değil, o tecrübeyi edinmiş fazla oyuncu yok. Cast çalışmasını nasıl yaptınız?

Ozan Çobanoğlu: Türk sineması diyoruz, dizi diyoruz ama bu çalıştığımız oyuncuların hemen hepsi tiyatro kökenli oyuncular. Tiyatroda biz yabancı oyunlar oynuyoruz, klasik oyunlar oynuyoruz. Bir dile sahip değil tiyatrocular aslında, evrensel bir dile sahip oyuncuların hemen hepsi. Bir teksti yorumladığı zaman biz çok önyargılı yaklaşıyoruz Türkiye’deki oyunculara. Marlon Brando’yla, Al Pacino’yla, Robert de Niro’yla aynı eğitimleri alıyoruz bizler de, bir farkımız yok aslında. Büyük prodüksiyonlar, zaman harcanan büyük işler olduğu için çok daha görkemli geliyor bize onların oyunculukları, aslında biz de onların öğrendikleri tekniklerin hemen hepsini öğreniyoruz. Tekniği bilen oyuncular olduğu için bir dil oluşturmak daha kolay oluyor o zaman. Gerilim filmi çekiyoruz, evet bazı komik duran gerilim filmleri oldu Türkiye’de. Ben bunu hiç bir zaman ne yönetmene, ne oyuncuya yüklüyorum. Bunun temeli hikayeyle ilgili bir şey. İkincisi de prodüksiyonun zayıflığı oluyor bazen. Biz prodüksiyon olarak da çok güçlü bir prodüksiyon yaptık buna, gerçekçi kılmaya çalıştık mekanları. O yüzden gerçekçi görünüyor iş. Oyuncuların da dili evrensel olduğu için çok da zorlanmadılar. Ama çok da çalıştılar.

Tiyatro kökenli oyuncular ve diyaloglara dayalı bir senaryo teatrel olma riskini barındırmıyor mu? Yönetmen olarak bu konuda ne gibi önlemler aldınız?

Ozan Çobanoğlu: Ben “teatrel kötüdür”e de karşıyım. Tiyatronun iyi tarafları da var sinemaya uyarlandığı zaman. Mesela Lars von Trier’in Dogville filmi aklıma geliyor, tek mekandır, kapılar tebeşirle çizilmiştir, kapı varmış gibi oynanır. Tiyatroda da böyledir aslında. Ama o kadar iyi bir dil oluşturmuştur ki, atmosfer teatrel gelmez. Biz tiyatronun güzel taraflarını kullandık bu işte. Tiyatro tekniğini çok kullanmadık, teatrel durmuyor. Cümleleri çok aza indirgedik, konuşulması gereken yerlerde konuşuluyor. Genelde durumlar oluşturuyor birbirlerini, bakışlar, ifadeler, gerilim, gerginlik. Gerilime yüklendiğimiz için teatrellikten sıyrıldık.

İyi bir eğitim geçmişiniz var burada başlayıp Amerika’ya Los Angeles’a kadar giden. Fakat ürettiklerinize baktığımızda sinema filmi çok fazla değil. Bunu neye bağlıyorsunuz, bundan sonraki bir yapılanma için miydi bu hazırlıklar?

Ebru Şahin: Evet bundan sonraki yapılanma için, çünkü sürekli yurt dışındaydım ve çok ağır bir eğitim programındaydım, iki üniversitede aynı anda okuyordum hem burada İTÜ’de, hem Amerika’da. Bu süreçte projelere çok fazla eğilemedim. Eğitimimi tamamladıktan sonra donanımlı olarak Türkiye’de çok daha iyi işler yapmak istedim.

Şu da dikkat çekici dört tane kısa filminiz var.

Ebru Şahin: Türkiye’de iki tane, diğerleri yurt dışı.

Yönetmenlik ve senaryo yazarlığı tecrübeleriniz var. Bu yapılanma en azından yönetmeni anlama ve ne istediğini hissetmekle ilgili bir tecrübe kazandırdı mı?

Ebru Şahin: Tabii ki hem kameranın arkasında hem önünde olmak çok farklı, iki tarafı da tecrübe etmiş olmak daha farklı bir bakış açısı sunuyor ama sonuçta yönetmenimizin perspektifi farklıdır, ben yönetmenimizden daha fazla şeyler öğrendim, benim gelişimim açısından olumlu yönde önümü açtı.

Türk sinemasının asıl zayıf yanı gişe filmleridir. Sizin filminizi de kategorize etmek gerekirse bir gerilim olduğu için gişe filmine daha yakın bir film. Bu zayıflığı biraz azaltabilecek, en azından gişe filmleri için doğru bir önerme olarak filminiz hakkında ne söyleyebilirsiniz?

Ozan Çobanoğlu: Önyargılardan kurtulmamız gerekiyor ülke olarak o zaman sinemamızın önü açılacak. Mesela baktığımız zaman Yüzüklerin Efendisi de bir gişe filmidir ama 13 dalda Oscar alır. Gişe filmi yapmak sanattan uzak olmak anlamına da gelmez. Evet biz gişeye film yapıyoruz çünkü insanlara ulaşmak istiyoruz, insanların bizi seyretmelerini istiyoruz çünkü ortada büyük bir emek var. Bu emeğin karşılığında onlara sinema ziyafeti de vereceğiz aynı zamanda. Plansız, kurgusuz, senaryosuz, oyuncusu kötü olan bir iş değil bu, herşeyine çok çalışılmış bir iş. Çok çalışılmış bir filmi dünyada hiç bir yönetmen sanmıyorum seyirci izlemesin diye çekmez. Herkes seyirci izlesin, insanlara ulaşsın diye çeker ama popülist kaygısı olan filmler de var. Bizim o kadar popülist kaygımız yok. Biz sadece insanlara ulaşmak istiyoruz, iyi bir gerilim filmi yaptık diyoruz, çok temiz oyunculuklar var, anlamlı bir hikaye var. Sonunda insanların hüzünleneceği, kendilerine bir ders çıkaracağı bir hikaye de var işin içinde.

Bu türün daha çok Amerikan tabanlı örneklerini seyrettiğimiz için oradan örnek vereceğim; bunlar olabildiği kadar gişe filmi, olabildiği kadar popüler olsa dahi herkesin anlayabileceği bir eleştiriyi de içinde barındırır. Sizin filminizin böyle bir yanı var mı?

Ozan Çobanoğlu: Var. Gerilimin altında bu hikayemiz var, esas hikayeyi oluşturan konu bu; çalıştıkları işlerde, kapitalizmin içinde, paranın insanları ne hale getirdiğini gösteriyoruz. Paranın insanları nasıl kötü durumlara sevkettiğini, paranın nasıl insanların hayatını yönlendirdiğini, nasıl yok ettiğini gösteriyoruz. Parayı kötülemiyoruz ama hedef para olursa sonunun ne olduğunu gösteriyoruz. Sistem insanlara çok değersiz birer varlık olduklarını gösteriyor, onlara değersiz bir varlıkmış gibi davranıyor. Bu sistemin içinde biz insana değer verilmesi gerektiğini söylüyoruz ve filmimizde kapitalizm eleştirisi var.

Asıl tecrübeniz dizi oyunculukları, zaten bu Türkiye’deki oyuncuların bir gerçeği. Fakat bir tarafta da önemli olan sinema sanatıdır ve ulusal anlamda sinema sanatı hepimizin çıkış yolu, gazetecilerin, oyuncuların, senaristlerin, yönetmenlerin… Dizi sektörü ile sinema arasında gidip gelmek sizde nasıl bir etki oluşturuyor? İlk yönetmenlik denemenizde bir artısı oldu mu, yoksa bir takım dezavantajlar da yaşattı mı?

Ozan Çobanoğlu: Çok komplike bir durum bu aslında. Ben tiyatrocuyum, tiyatroda öğrendim oyunculuğu, konservatuardan sonra dizilerde oynamaya başladım. Dizinin kötü bir şey olduğunu düşünmüyorum, tam aksine onun da güzel tarafları var, pratik kazandırıyor oyuncuya. Sette sürekli bulunduğunuz için kamerayı, açıyı, ışığı eğer biraz meraklıysanız bunların hepsinin tekniğini öğrenebiliyorsunuz. Dizideki tecrübenin sinemaya çok büyük bir katkısı oldu benim için. Ama sinemada bir dil oluşturabilmek için diziyi çok dikkate almamak gerekiyor. Onun için ufak tefek eğitimler aldım, yurt dışına gidip geldim. Kamera arkası eğitimi aldım, kamera önü oyunculuğumu da ilerlettim aynı zamanda. Tiyatroda öğrendik biz oyunculuğun ne olduğunu ama dizi de pratik kazandırdı. Yönetmenlik benim hep içimde olan bir durumdu zaten o yüzden oyunculuk dışında yönetmenlik eğitimi de aldım. Bir şekilde bir dil oluşturmaya çalışıyorum kendi adıma daha çok yeniyim tabii ki, beylik cümleler kurmak istemiyorum ama bu işler böyle başlıyor diye düşünüyorum. Dezavantajını görmedim.

Oyuncuların neredeyse hepsi dizide oynuyor fakat sinemaya da bir misyon yüklüyoruz. Burada sizin tercihiniz nedir, bundan sonraki kariyer planlamanızda sinema nerede duruyor?

Ebru Şahin: Sinema her zaman önceliklerim arasında duruyor tabii ki. Dizileri ben sabun köpüğü diye yorumluyorum, köpürüyorlar, varlar ama sonra yok oluyorlar. Sinema filmleri kalıcıdır. Bugün yaptığmız filmi yıllar sonra bir CD’de, DVD arşivinde görebiliriz, insanlara ulaşır, televizyonda tekrarları yayınlanır, kalıcı bir eserdir. Dolayısıyla sinema filmi benim için dizilerden çok daha önemli.

Dizi sektörünün problemlerini biliyoruz. Bunu her röportajımda sorarım, Oyuncular Sendikası’na üye misiniz?

Ebru Şahin: Değilim henüz.

Oyunculuk ve yönetmenliğe erken başlamışsınız. Kariyerinizin devamında yönetmenlik ve kamera arkası daha mı ağır basacak, yoksa beraber mi götüreceksiniz?

Ozan Çobanoğlu: Ben ikisini de çok seviyorum, ikisinde de ilerlemek istiyorum ama hayat neyi gösterir bilemem. Yönetmenlik konusunda belki çok daha iyi yerlere geleceğim, belki dört, beş yılda bir yönetmenlik olacak… Bilemiyoruz Türkiye şartları… Ama ben ikisini de aynı derecede çok seviyorum.

Bu soruyu kadın oyunculara her zaman sorarım, 1980 ile 95 arasında feminizm anlamında kadın oynculukların büyük bir önemi vardır fakat 2000 sonrasında geriye adım atılmıştır ve kadın karakterler erkeklerin yanında eklenti karakterler olarak kullanılmaya başlamıştır. Bir kadın oyuncu olarak bu konuyu nasıl yorumluyorsunuz?

Ebru Şahin: Son zamanlarda televizyonlarda ve filmlerde başrolde olan, kadın hayatını içeren filmler var. Bahsettiğiniz o dönemlerdeki daha farklı sosyal mesaj olarak, kadın hakları olarak yapılan filmler hala günümüzde var.

Filmde iş hayatında çabalayan bir kadını oynuyorsunuz.

Ebru Şahin: Ceyda çok masum bir kız aslında, babası şirketin sahibi olduğu için kızı olarak orada olan bir kız. Dolayısıyla iş anlamında hazıra konan bir karakter. Günümüzde böyle insanlar da çok var.

Gerilim türünde de olsa özellikle Amerikan filmlerinde bir toplumsal eleştiri hep vardır. Sizin filminizin de psikolojik-gerilim olduğu halde kapitalizme eleştirilerin olduğunu söylüyor yönetmen, bu konu hakkında bir yorum yapabilir misiniz?

Ebru Şahin: Benim rolüm ve karakterim bu kapsamda olan bir karakter değil, aslında onun simgelerinden birisidir belki de Ceyda karakteri. Konum olarak hiç hak etmediği halde orada olan bir kız. Filmi anlatırken iki tarafı da ele almak gerekir ki o çatışmayı verebilelim. Onun dışındaki sorunuzu yönetmenler, senaristler daha iyi yanıtlarlar, neleri düşünerek yazdılar, neleri öngördüler daha iyi bilirler.

Senaristliğiniz ve kısa film yönetmenliğiniz olduğu için soruyorum, kamera arkasına nasıl bakıyorsunuz?

Ebru Şahin: Ben zaten kamera arkasında daha yoğun çalışıyorum, kamera önünü de çok seviyorum, ikisini bir arada götürebilecek kapasitem de var. Türkiye’de ve yurt dışında bunun örnekleri de var.

Türk sinemasındaki yönetmenlere baktığımızda mesela Nuri Bilge Ceylan hep aynı tarzda, birbirine yakın konuları inceler. Yeşim Ustaoğlu ya da onlardan çok farklı bir yerde olan Hasan Karacadağ için de aynı şeyleri söyleyebiliriz. Bunu garipsemeyiz, çünkü yönetmenin derdi vardır ne kadar etrafında dolaşmaya çalışırsa çalışsın o noktadan çıkış bulmuştur ve öyle devam eder. Farklı bir başlangıç yaptığınız için gelecekteki işleriniz konusunda ne söyleyebiliriz?

Ozan Çobanoğlu: Enteresan şeyler yapmak istiyorum, daha önce denenmemiş şeyler olabilir, denenmiş ama olmamış işler yapmak istiyorum. Nuri Bilge Ceylan sinemasını özellikle çok seviyorum, çok başarılı. Saydığınız bütün isimler çok başarılı. Onların bir tarzı var, onlar tarzlarını oluşturmuş, dünya çapında kabul görmüş yönetmenler. Ben yapılmamış şeyler yapmak istiyorum.

O zaman farklı türlerde sizi görebiliriz.

Ozan Çobanoğlu: Tabii farklı türlerde deneyeceğim şeyler olacak. Ama hep şunu söylüyorum, sürpriz finaller, sistem eleştirisi, çünkü bence bir sanatçı yaşadığı toplum içinde mutlaka bir şeylere dokunmalı, eleştirmeli, rahatsız olduğu bir şeyleri söylemeli. Bir derdi olmalı yönetmenin.

Sinema yazarı olarak üniversitelere gidiyoruz, paneller veriyoruz, sinema öğrencileri ile konuşuyoruz, nedense öğrenciler, belki bu bizim suçumuz daha çok bağımsız sinemayı örnek alıyorlar, bunun üzerine gidiyorlar, halbuki endüstri çok farklı, gişe filmleriyle olabilen bir şey. Bu yapılanma hakkında yorumunuz nedir?

Ozan Çobanoğlu: Bağımsız sinema olmalı diyorum ama şu bana garip geliyor, illa ki hareketsiz bir görüntü, 10 dakika duran kamera iyi değildir her zaman. Neyi çektiğiniz önemlidir, neden 10 dakika çektiğiniz önemlidir. Maalesef dediğiniz gibi okullarda okuyan çocukların kısa filmlerini seyrediyorum ben de; durağan uzun planlar, konuşmayan bakan adamlar. Neden? Bunu Nuri Bilge Ceylan yapıyor ama seyrettiyor. Taklitin taklidi olmak da kötü bir şeydir. Dünyanın en iyi yönetmenleri “İlk olarak kendi hikayelerinizi çekin” diyor. Kendi hayatınızdan, kendi çocukluğunuzdan, size ait olan bir şeyi çekin ki zamanla öğrenin, ama kendiniz öğrenin ve farklı gelir o insanlara. Ortada bir şey varsa onu taklit etmeye gerek yok. Bence Fight Club da popülist bir filmdir ama çok iyi filmdir. Kubrick’in filmlerine de popülist filmler demişlerdir ama adam aynı zamanda çok iyi sinemacıdır. İnsanlar kendi tarzlarını yaratırlarsa taklit etmekten uzağa gidecekler.

 

Filminiz vizyona girecek, bir çok Türk filmi aynı zamanda vizyona giriyor. Türk sinemasının vizyon tarihi çok sıkışıktır hep. İzleyiciler diğer filmlerden farklı olarak sizin filminizde ne bulacak?

Ozan Çobanoğlu: Farklı bir gerilim filmi bulacaklar. Gerilim filmi ama çok da önemli bir hikaye anlatıyor, o filmin sürprizinde yatıyor. Kaybolan bir kuşak var şu anda. Tam olarak kendisinin nerede olduğunu bilemeyen, bu işte mi çalışmalıyım, şu işte mi çalışmalıyım, nasıl bir an önce para kazanmalıyım, nasıl hemen zengin olmalıyım, zengin olursam mutlu olurum diye düşünen bir kuşak var, yetişen ve büyüyen. Biz bu kuşağın da derdini anlatıyoruz aslında. Bu kuşağı bu hale getiren sistemin de eleştirisini yapıyoruz. Onlar da bu filmden bir şey bulacaklar. Orta yaştakiler aradıkları sistem eleştirisini görecekler. Ama çok hoş bir dilde görecekler bunu. Ve bu hikayenin içerisinde neden bir gerilim ögesi var çünkü ben filmde iyi adam yerine kötü adamla yürümeyi daha çok seviyorum. Neden bu adam kötü ve neden kötülük yapıyor? Kötü adamla yürüyoruz biz bu filmde seyirci olarak, empatiyi onunla kuruyoruz ve bu adamın gözünden görüyoruz sistemi, insanları. Bu adam neden bu hale geldi, onun eleştirisini yapıyoruz filmde.

Filmle ilgili benim size sormadığım izleyicilerle paylaşmak istediğiniz bir şey var mı?

Ebru Şahin: Şaşıracaklarını, beğeneceklerini düşünüyorum. Değişik bir film, daha değişik projelerin önünü açacak bir proje olduğunu düşünüyorum. Hepimiz çok emek verdik.

1967 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyal Antropoloji Bölümü'nü bitirdi. Erol Simavi Vakfı Gazetecilik Bursu'nu kazanıp iki yıllık eğitimden sonra Hürriyet Gazetesi'nde istihbarat muhabiri olarak mesleğe başladı. 1992 yılında Hürriyet Yazıişleri'ne geçti. 1993'te Spor Gazetesi'ni kuran grupta yer aldı. 1996'da Hürriyet Yazıişleri'ne döndü. 1999'da Star Gazetesi kuruluşunda bulunmak için Hürriyet'ten ayrıldı. 2000-2001 yıllarında Almanya'da Star Gazetesi'ni çıkaran grupta Yazıişleri Müdürlüğü yaptı. 2002'de Türkiye'ye dönüp Star Grubu'na bağlı olan ve yeniden yayımlanan Hayat Dergisi'nde görev aldı. Hayat Dergisi'nde ve Star Gazetesi'nde sinema eleştirmenliği yaptı. 2004 yılında Star Gazetesi Yazıişleri Koordinatörlüğü görevine getirildi. Halen Star Gazetesi İnternet Yayın Müdürlüğü ve sinema eleştirmenliğini sürdürmektedir. Star Gazetesi, Kral Müzik Dergisi ve internette çıkardığı Cinedergi'de sinema yazıları yayımlanmaktadır. 2007 yılında "Türk Sineması'nı Yönetenler" adlı yönetmenlerle yaptığı röportajları kapsayan bir kitap çıkardı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here