Yabancı filminin yönetmeni Filiz Alpgezmen ve başrol oyuncusu Sezin Akbaşoğulları çocukluğunu ve gençliğini 80’lerde yaşayan kuşağın Kenan Evren kuşağı olduğunu belirtip filmlerinin odağının bu dönemin etkilerinin üzerinde yoğunlaştığını söylüyor…

Türk sinemasında net politik ve işlediği konuyu dik bir şekilde anlatan film sayısı azdır. Bu ay vizyona girecek olan Yabancı filmi tam da böyle bir yapım. Filmin yönetmeni ve senaristi Filiz Alpgezmen 80 darbesinin etkilerini günümüzde yaşandığı şekilde işlediğini söylerken başrol oyuncusu ve Alpgezmen’in eskiden beri arkadaşı olan Sezin Akbaşoğlu bu filmde değil başrol bir yan karakter olsa bile dahil olmak istediğini belirtti. Yapımcısı, senarist ve yönetmeni, başrol oyuncusu kadın olan Yabancı filmi sadece bu yönüyle bile irdelenmesi gereken bir yapım.

Senaryonun yazım hikayesi ile başlayalım, sizi bu senaryoyu yazmaya iten neydi?

Filiz Alpgezmen: Aslında bunu yazmaya iten bir tane neden yok. 80 darbesi ve sonrası ailevi bir takım durumlar nedeniyle beni çok etkiledi ve etrafımda bir çok devrimci ablam, ağabeyim vardı. Onlarla birlikte büyüdüm. O günden bugüne kadar toplumla ilgili gözlemlediğim şeyler, insanlarla ilgili gözlemlediğim şeyler, kurduğum bağlantılar, okumalar hep buna dairdi. Mültecilik de başka bir anlamda beni çok ilgilendiren bir şey; yabancı olmak, ait olamamak… Sadece buralı, ya da oralı olamamak da alakalı değil. Burada yaşarken de yabancı olunabileceğini düşünüyorum. Buna bir vurgu da benim için önemliydi, o yüzden bir mülteci hikayesi seçildi. Geçmişle ilgilenmiyorum aslında ben, bugünle, kendi kuşağımla, geçmişin bugün üzerindeki etkileriyle ilgileniyorum, dolayısıyla karakterin de bugünden olması gerekiyordu. Bütün hikaye böyle oldu, birebir gözlemlediğim, birebir biyografik bir şey yok. Bir sürü bir şey biriktiriyorsunuz ondan sonra da onlardan birkaçını masaya koyuyorsunuz.

Entelijansiyada insanlar kendilerini yalnızlaştırılmış hissederler ya, biraz bununla mı ilgili film? Avrupa’daki bilindik mültecilerden çok, buradaki entelektüel insanın yalnızlığıyla mı ilgili?

Filiz Alpgezmen: Aslında evet. Üst hikayeye baktığınız zaman karakter bir mülteci ailenin kızı ama bunun seçilme nedenine geldiğinizde aynen sizin dediğiniz gibi. Esas mesele belki entelijansiyadan daha öte, çünkü entelijansiya da bir aidiyet. Bütün bunların hiç birine ait olamayan insanlar var. Ben kendimi biraz böyle sayıyorum diyebilirim. Aidiyetin böyle bir şey olduğuna da inanmayan ve kayıp bir kuşak var diye düşünüyorum. Entelijansiyadan ziyade kayıp, apolitikleşmiş, yaşamda nereye bakacağını bilememiş, özellikle kadınların ve sonra erkeklerin hikayesi. Üst hikayede bir mülteci olma durumu olmasına rağmen esas yabancılık kendi köklerine, kendine yabancılık.

Bu dedikleriniz aslında bir yaş grubuyla ilgili. Gençliğini 80-90 arası dönemde yaşamış insanlara daha fazla sesleniyor gibi geldi bana.

Filiz Alpgezmen: Kesinlikle öyle. Elbette ki hiç bir eser otobiyografik değildir ancak kendi yaşadıklarınız ve kendi ruhunuz eserinize, yapmaya çalıştığınız şeye yansır. Biz o arada çok kaldık. Sezin (Akbaşoğulları) de biraz öyle. Senaryo aşamasında da, karakter yaratma aşamasında da Sezin’le konuştuğumuz bir şeydi. 75-85 arası doğan kuşakta başka etkileri var. Onun öncesi bir özlemle, bir idealle bir takım bedeller ödediler. Evet o o önemli bir durum Türkiye adına. 85 sonrasında da başka etkilerini görüyoruz. Ama o arada, tam arada kalmış Kenan Evren kuşağı diyebileceğimiz bir kuşak var. Evet o kuşağa hitap ediyor, ben kendim de o kuşağın bir parçasıyım. Eylem (Akın), yapımcım o kuşağın bir parçası, Sezin öyle. Murat Can (Tura) ve Ali (Suphi Algezmen) daha gençler ama onların da öyle olduğunu düşünüyorum. Filmin yaratım ve üretim sürecinde olan herkes ama özellikle üç kadın olarak Eylem, ben ve Sezin bu değerlerle ilgili çok konuşan, çok tartışan, bu arada yetişmiş olmakla ilgili derdi olan, birebir hayatında çok acı -mesela Eylem’in öyle- ama duygusal acılığından çok aslında toplumsal fenomen olarak göstergeleri olan insanlarız.

Senaryoya sizi neyin çektiği zaten çok ortada, ağır bir siyasi alt metin var fakat size gerçekten “Ben bu projenin içinde olmalıyım” dedirten şey neydi?

Sezin Akbaşoğulları: Bu benim bugüne kadar yaptığım diğer işlerden biraz farklı oldu. Onu özel kılan şey de bu anlatacağım farklılık aslında. Hem çok sevdiğim bir arkadaşımın ilk filmi, hem de ilk defa bütün bir filmin bir kağıda yazılma aşamasından bir film olma aşamasına kadar bir serüvene şahit oldum. Daha önce benim için tırnak içinde daha profesyonel dediğimiz şekilde ilerliyordu. Ajanstan senaryo geliyordu, ben okuyordum “Evet isterim” ya da “Yok bunda olmayayım” diyordum. Bu pek öyle olmadı.

Madem bu kadar başından beri berabersiniz, sizin role kattığınız neler var, nasıl hazırlandınız?

Sezin Akbaşoğulları: Aslında rol de değişti bütün bu süreçte. İlk başta oynayacağım rolle en son geldiği hal arasında fark oldu. Bütün bu serüven çok güzeldi. Başrol değil de kenarda bir rol olsa da ben bu işin bir parçası olmak isterdim. Filiz’in yaptığı bir şeyin bir parçası olmak istedim çünkü çok inanıyordum anlattığı, yazağı şeye ve çekeceği filme. Sonrasında rol artık son halini alınca daha da çekici bir hale geldi benim için, bu sefer biraz da aktris damarım kabarmış oldu çünkü bir kadın oyuncuya kolay kolay gelmeyecek bir roldü. Bir sürü şeyi deneme fırsatı olabildi. Fransızca sahneleri, sevişme sahneleri, böyle politik bir film olması… Bir sürü şeyi deneme fırsatım oldu.

Filiz Alpgezmen: Genel olarak kadın oyuncuya yüklenen şey seyirciyle özdeşlik kurmak, seyirciye sempatik gelmek… Sezin bu rolü yorumlarken beraber verdiğimiz karar doğrultusunda bundan vazgeçti. Ben onun da Sezin için önemli bir deneyim olduğunu düşünüyorum. Başrol oyuncusu Sezin aslında ama burada başrol bir karakter rolüydü. Sezin de bunu korkmadan, itici gelmekten, seyirciyle bağ kurmamaktan korkmadan bu rolü içindeki agresiflik, sertlik ama bunun yanı sıra naiflik hepsini kapsayacak şekilde yorumladı.

Sezin Akbaşoğulları: O hikayeleri beraber konuştuk. Hakikaten çok enteresan insanların oraya gitmesi. Beş sene sonra geri dönmek üzere gitmeleri ve bir daha asla geri dönmeyeceklerini öğrenmeleri, ilk başta o yüzden daha sosyal değil de kapalı bir hayat yaşamaları ama sonra orada kalacaklarını öğrendikten sonra artık sosyalleşmek zorunda kalmaları, oraya uyum sağlamak zorunda kalmaları ve bütün bu mücadelenin sonucunda yetişmiş olan bir nesil… Bu neslin bir ferdi Özgür karakteri de ve onun bütün o kafa karışıklığı, genetik olarak taşıdığı o öfke çok ilgimi çekti.

Aslında bu filmin anlattıkları belki bir on yıl öncesinin hikayesi, 80’lerde yaşanmış bir şeyin 90’lardaki hikayesi. Ama Türk sinemasında nedense bu hikayeler daha yeni çıkmaya başladı. Bu biraz siyasi düzenin buna izin vermesi, ortamın uygun olması ile açıklanabilir mi? Bu anlamda üreticilerin çok da cesaretli olamadıklarına dair bir şüphe var içimde.

Filiz Alpgezmen: Buna katılıyorum ama bugünkü siyasi konjonktürü değerlendirmek daha genel anlamda bakılması gereken, bir çok yönüyle bakılması gereken bir şey. Şu tesbitinize katılıyorum; bu hikayeler bundan on yıl önce anlatılmalıydı. Nazi hikayelerinden tutun da Arjantin’de ya da Küba’da olanların hikayeleri hemen sonrasında, hemen akabinde bir sonraki kuşak tarafından cesurca aktarılabildi. Ama toplum üzerindeki o askeri etkinin, o darbe etkisinin daha ancak sıyrıldığını düşünüyorum. Dolayısıyla üreticiler olarak biz daha yeni konuşmaya başlayabiliyoruz. Darbenin yargılanıp yargılanmayabileceğini bile bundan on sene önce konuşabilir bir halde değildik. Bunun bir çok yönü var ama toplum daha bunu konuşabilme noktasına, konuşabilme cesaretine bile henüz geldi. Sanatçı olarak şunu kesinlikle söylemem lazım ben bu filmi yaparken bu ülkede yaşıyor olmaktan hiç bir şekilde ürkmedim. Bu filmi büyük bir gönül rahatlığıyla, büyük bir cesaretle yaptım, sonuçlarını daha şimdi almaya başlayacağım. Ama genel olarak sanatın, sinemanın 80’e bakmakla ilgili problemleri olduğunu, bunun korkuyla ya da taraflı olmakla ilgili problemler olduğunu düşünüyorum. Biz bu filmi yaparken ne devrimcilerin tarafındaydık, ki aslında akıl olarak, görüş olarak, fikir olarak onları anlayabiliyorum ama bizler öyle değiliz, bizler kaybolduk ve onlara da tepkimiz var, ne kadar idealleri uğruna savaşmış olurlarsa olsunlar. Evet muhakkak ki toplumsal anlamda uygun bir ortam oluştu ki biz koyabildik.

Biraz önce izleyicinin başroldeki karakteri fazla içselleştiremeyeceğini söylediniz ama tam tersinie filmi izlerken onunla çok daha rahat ilişki kurabildim fakat erkek karakterle kuramadım. Erkek karakterin en çok ittiği sahne de sevişme sahnesiydi, orada neredeyse siz yoktunuz ve erkek karakter vardı o da çok sert ya da iticiydi. Bu bilinçli bir tercih miydi?

Sezin Akbaşoğulları: Benim bir oyuncu olarak o sevişme sahnesini algılama şeklim şu: Bir teslim olma ve bir birleşme anı. Kızın kendi öfkesini ve kalkanlarını indirip teslim olduğu an benim için.

Filiz Alpgezmen: Bu röportajdan bağımsız olarak şunu söyleyeyim bu yorumunuz benim için çok önemli. Çünkü ben o sahneyi bir kadın olarak çektim ama birkaç şey söylemem gerekiyor. Birincisi o sahne erotik bir sahne değil, o sahne başlangıç itibarıyla iki insanın çırılçıplak kalabilmesi. Bunun sonunda geldiği noktayı da ben özellikle estetize etmedim. Orası bir erotik sahne olsun diye çekilmedi. Cinselliğin estetize edilmesi isteğiyle çekilmedi. Dolayısıyla tam olarak olduğu gibi aslında bu bir birleşme eylemidir, bunun da gerçekliği budur, altında müzik olmaz, kemanlar çalmaz, hiç bir şey olmaz. Bundan korkmadan ben bunu anlatmak istedim. Biraz bundan korktuğumuzu düşünüyorum ve bir kadın olarak Sezin’in de benim de bu sahneden korkmadan bu sahneyi bütün çıplaklığıyla ortaya koyabilmemiz benim için çok önemliydi. Bu sizin izleyici olarak yorumunuz ve benim düşünmem gereken bir şey. Belki de orada kurulan mizansen, yaratılan şey gereği erkek bedeninin önde olması sizde bunu yarattı. O sahnede istediğim şey aslında eşitlik duygusuydu, eşit bir birleşme duygusuydu. Amaç bu değildi ama sizde bıraktığı izlenim bu olmuş. Amaç ne cinsel ilişkide erkeğin daha baskın olduğunu söylemek ne de aslında cinsellik. İki insanın salt iki insan olarak hiç bir şeyden korkmadan sevişebilmesi duygusu. İkisi de orada kökleriyle barışıyorlar. Kavga ettikleri, kendi içlerinde mücadele ettikleri herşeyle barışıyorlar o evde. O barışmanın sonunda soyunabilip belki de ilk kez sevişiyorlar.

Filmde Selen Uçer’in oynadığı karakter, o ailenin yapısı… O aile aslında iktidarı destekleyen kesimi ifade ediyor sanki.

Filiz Alpgezmen: O bir iktidar tebası, Özal döneminde de Papatyalar vardı.

Sezin Akbaşoğulları: Güç başkasına geçtiğinde o insanlar da değişeceklerdir.

Filiz Alpgezmen: Gücün etrafına inancı kullanarak toplanan insan, bence en tehlikeli insan. İnanan insan değil o, benim eleştirdiğim de inanan insan değil. İnançla ilgili problemlerim var, bununla ilgili filmler yapmak isterim ama bu o değil. Geçmişin Papatyalarının yerini bugün bunlar aldı. Burada gerçekten inanan insanlar var benim sözüm, ya da derdim bunlarla değil. Böyle bir film yapmak istesem, İslam inancıyla, dinle ilgili film yapmak istesem asla böyle anlatmam. Farkındaysanız hepsi aynı şekilde başını örtüyor. Bunun bir anlamı var, bu bir siyasi gösterge, bu artık inanç göstergesi gibi değil, başörtünün kullanımı ya da İslam’ın kullanımı.

Sizin oradaki tepkisizliğiniz de önemliydi. Bütün o tepkisizliğinizde muhalefetiniz ortaya çıkıyor. Bunu oynarken düşündünüz mü?

Sezin Akbaşoğulları: Tabii ki. Yabancı durmak, o karakteri alıp Paris’e koyduğumda da yabancı durur.

Filiz Alpgezmen: Sezin’le daha sonra filmi değerlendirdik, eleştirdik. Sezin’le aktör olarak yorumladığında en sevdiğimiz sahnelerden biri o, çünkü orada aslında büyük bir muhalefet var. Sezin orada çok dozunda oynadı diye düşünüyorum. Bizler yaşamda belli yerlerde duran kadınlarız, karakter olarak Özgür de öyle. Bize bir sürü saldırı oluyor muhafazakar kesimden. Aslında herşey göründüğü gibi değil, herşeyin içine döndüğünüzde bambaşka şeyler olabiliyor. Herşeyi çok rahat yaşadığı düşünülen bir kadın aslında bir takım şeyleri daha intim yaşıyor, ya da bir takım şeyleri konuşmuyor olabiliyor. O bütün bunları aktaran bir sahneydi aslında. O sahnenin bir kaç okuması var oradaki muhalefet etme sizin dikkatinizi çekmiş.

Filmin, senaristi yönetmeni kadın, karakterler de aslında kadınlar üzerinden gidiyor ama filmi kadın odaklı bir film olarak adlandıramıyorsunuz çünkü aslında dert cinsiyeti olmayan bir dert.

Sezin Akbaşoğulları: Evet biz Özgür’ü bir kadın karakterden çok bir insan olarak düşündük. Özgür’ün kendi doğasıyla da ilgili bir şey bu biraz çünkü o da dünyayı böyle algılıyor. Kadın, erkek, devrimci, faşist diye değil bir insan olarak algılıyor.

Filiz Alpgezmen: Kadının, kadın sanatçının, aktrisin sanatta öne çıkması şununla olmaz: Pozitif ayrımcılık yapalım, kadın yönetmenlere iyi davranalım, kadın odaklı hikaye kuralım… Hayır. Kadınlar zaten bir şeyler yaşıyorlar, zaten bir sürü şey yaşıyoruz. Bunu ele alıp anlattığınız zaman bir kadın filmi değil bu ama bir yanıyla da kadın filmi. Elbette bu da kadın filmi, ben kadınım, Sezin kadın, yapımcımız öyle. Ama bunu bir kadın yaşadığı için değil. Kadın olmak durumu ikimiz için de önemli bir durum.

80’lerden 90’ların ikinci yarısına kadar hem kadın oyunculuklar hem de filmler anlamında feminizmin etkisi vardır. Ama 2000’lerde daha özgür bir politik ortam olduğu söylenmesine karşın kadın oyunculuklar ve kadın hikayeleri açısından bir geri gidiş olduğunu kendi adıma söyleyebilirim. Özellikle feminizm yok sayılıyor, fazla kadın karakter olması önemli değil, ne anlattığını bilen kadın karakter önemli. Bu konu hakkında siz ne düşünüyorsunuz?

Sezin Akbaşoğulları: Bütün dünyada olan bir şey galiba bu muhafazakarlaşma. Neden böyle oldu bilmiyorum.

Filiz Alpgezmen: Kadın giderek başka bir şeye doğru itiliyor. Ben Müjde Ar gibi bir kadın oyuncunun bugün çok zor olacağını düşünüyorum. Kendi döneminde Müjde Ar’ın yaptığı şeyleri düşünürseniz bugün o cesarette kadın oyuncu çok az.

Sezin Akbaşoğulları: Hollywood’a, oradaki kadın oyunculara baktığımızda onlar da sanki erkeklere sunulmuş paketmiş gibi görünüyorlar dediğiniz dönemlere nazaran. Bütün dünyada olan bir şey bu galiba.

Filiz Alpgezmen: Aslında herşey rahatlıyor gibi görünüyor ama herşey muhafazakarlaşıyor. Kadın el değmemiş, çok güzel, cinselliğini yaşamayan, bir güzellik nesnesi haline getiriliyor, bununla da alakalı olabilir.

Benim size sormadığım sizin söylemek istediğiniz bir şey var mı?

Filiz Alpgezmen: Bizim için çok önemli bir film. İnsanlar tarafından nasıl değerlendirileceğini çok önemsiyorum. Seyircinin algısıyla, seyircinin göstereceği tepkiyle olumlu olumsuz hiç farketmez benim için bu film tamamlanacak ve ben yine aynı şekilde Türkiye’ye bakmaya devam edeceğim.

Sezin Akbaşoğulları: Ben de merakla yönetmenimin ikinci filmini bekliyorum, inşallah bana yine rol verir.

Serdar Akbıyık
1967 yılında İstanbul'da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyal Antropoloji Bölümü'nü bitirdi. Erol Simavi Vakfı Gazetecilik Bursu'nu kazanıp iki yıllık eğitimden sonra Hürriyet Gazetesi'nde istihbarat muhabiri olarak mesleğe başladı. 1992 yılında Hürriyet Yazıişleri'ne geçti. 1993'te Spor Gazetesi'ni kuran grupta yer aldı. 1996'da Hürriyet Yazıişleri'ne döndü. 1999'da Star Gazetesi kuruluşunda bulunmak için Hürriyet'ten ayrıldı. 2000-2001 yıllarında Almanya'da Star Gazetesi'ni çıkaran grupta Yazıişleri Müdürlüğü yaptı. 2002'de Türkiye'ye dönüp Star Grubu'na bağlı olan ve yeniden yayımlanan Hayat Dergisi'nde görev aldı. Hayat Dergisi'nde ve Star Gazetesi'nde sinema eleştirmenliği yaptı. 2004 yılında Star Gazetesi Yazıişleri Koordinatörlüğü görevine getirildi. Halen Star Gazetesi İnternet Yayın Müdürlüğü ve sinema eleştirmenliğini sürdürmektedir. Star Gazetesi, Kral Müzik Dergisi ve internette çıkardığı Cinedergi'de sinema yazıları yayımlanmaktadır. 2007 yılında "Türk Sineması'nı Yönetenler" adlı yönetmenlerle yaptığı röportajları kapsayan bir kitap çıkardı.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.