Sefiller’in çok küçük yaşta okumuştum. O yüzden romandan geriye aklımda sadece şehirden şehre kaçan adam ve küçük kızın görüntüsü vardır.

Onu hep filmlerinden ayrı tuttum, o benim roman görüntümdür. Sefiller aslında birçok kez sinemaya aktarıldı ama Claude Lelouch imzalı 1995 yapımı film en serbest uyarlamalardan biriydi taa ki Tom Hooper Sefiller’i bir müzikale çevirene kadar!

1998 yılında Bille August’un çektiği uyarlamada Liam Neeson, Geoffrey Rush ve uma Thurman’ın performansları göz doldurmuştu, tabii bizim Sefiller’den bahsetmeden olmaz. Osman Sedef’i bizzat Victor Hugo romanı Sefiller’den uyarladığı filmin yapım tarihi 1967’dir. Bir hayli erken bir uyarlama. Klasik bir romanı alıp evirip çevirip değişik formlara sokmak herkesin kabul edeceği bir şey değil. O yüzden Hoper’ın uyarlaması kafaları karıştırdı. Sefiller’i birçok kez izlemiş birisi olarak müzikal versiyonunu izlemek benim açımdan gayet keyifliydi. Zaten müzikal olarak sahnelenen tiyatro oyunundan uyarlama. Oscar’da Yardımcı Kadın oyuncu, makyaj ve ses miksajında ödüller aldı. Bir filmi izlerken benim kriterlerimden biri içine girip giremediğimdir ki Sefiller bu anlamda beni tatmin etti. Russell Crowe’un müzikal varlığından rahatsız olanlar, filmin uzunluğuna takılanlar biliyorsunuz ki bunlar bir filmi beğenmemek için bir sebep teşkil etmiyor.

Filmin gerek romanda gerekse de diğer uyarlamalarda bize geçen duygusunun burada da geçerli olup olmadığına bakmak lazım. Bence müzikalin bu duygu katmerleşmesi anlamında öne çıktığı yerler var mesela. Örneğin Anne Hathaway’ın tek planlık performansı gerçekten de iyiydi. Müzik zaten duygusal çemberi daha çabuk tamamlayan ana öğelerden biridir çoğu zaman. Hugh Jackman de filmin güçlü sırtlanıcılarından.

Filmde yıllarca kaçmak zorunda kalan Cosette’in biraz geri planda kaldığını söylemek mümkün ama bunun yerine verilen özgürlük mücadelesinin derinliği de etkileyiciydi. Bu anlamda Hugo’nun verilen her türlü mücadeleyi büyük bir inançla kutsadığına tanıklık ediyoruz ki bu da iyi bir şey. Sonuçta Anna Karenina içinde aynı şey söylendi biliyorsunuz. O da sinemaya fazlaca uyarlanan yapıtlardan. Son uyarlama klasik kalıpların dışında bulundu, o yüzden beğenmeyenler oldu. Ama sırf klasik anlatımın dışına çıkıldı diye bir şeyi yok saymak biraz kolaycılık gibi geliyor.

Müzikale şöyle itirazlar var, tüm duyguların müzikle ifade edildiği yapıtların sinema olmadığı, sinemanın görüntülerden oluştuğu düşüncesi. Buna çokça katılamıyorum, çünkü filmin görselliği ve bunu çoğu yerde el çabukluğuyla yansıtışı da bir hayli başarılıydı. Özellikle Helena Bonham Carter ve Sacha Baron Cohen’ın film boyunca devam eden üçkağıtçı tavırları ve özellikle barda yaşanan sevimli soygun hali gayet sinematografikti! Sette canlı söylenen parçalar da filme özellik katan unsurlardan.

Sefiller’i bir kere de bu şekilde izlemek beni mutlu etti, duygusundan ve görselliğinden pek bir şey kaybettiğini düşünmüyorum, aksine hikayeye bazı yerlerde güç kattığını söylemek bile mümkün. Tabii aynı zamanda Oscar gecesinde Sefiller’i bu kadar sahnede görmek biraz sıkıcıydı, Hollywood’un tuttuğu şeylere bu kadar tutkuyla yapışması bazen can sıkıcı olabiliyor. Onun dışında tatmin edici bir müzikal olmuş.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.