Genç kısacılardan Burak Babayiğit bu ayki konuğumuz… Röportajlarımız Burak gibi genç isimlerle devam edecek. Çünkü kısanın geleceği onlar.

Öncelikle biraz kendinden bahseder misin?
Ankara’da dünya ya “merhaba!” dedim. Ankara ayazlarında; Sıcak insanlarla, sıcak simit paylaşarak hayal kurmayı ve hayal inşa etmeyi öğrendim. İlk kısa filmimi 5 yıl önce çekip, bir süre festival saçmalıklarına aldanarak ‘minik’ sinema hayatımı devam ettirdim. Bu rüyadan uyanıp, 2 yıl önce sektöre dair işlerde çalışmaya başladım. Son 8 ayımı ise İstanbul’da ev kiramı ve faturalarımı ödemeye, bir de insan doğup, insan kalamayanlarla uğraşarak geçiriyorum. Kısacası hayatımı devam ettirmek için farklı projelerde yönetmenlik ve görüntü yönetmenliği yapmaya devam ediyorum.
Senin için kısa filmin tanımı nedir?
Bence kısa film bir kelebeğin tırtıl olduğu vakittir. Bahsettiğim “uzun filmin kısası, kısa filmdir” değil. Kısa film o kadar muhteşem, o kadar şahane bir şey ki… Bir kadın gibi. Önce yaklaşıyorsun, hissediyorsun, ellerini tutuyorsun ve ayağa kaldırıyorsun… Hah işte, tam o sırada ters köşeye yatıveriyorsun. Hiç beklemediğin bir sonla karşı karşıyasın. Bir yönetmenin en özgür olabildiği, en özgün kalabildiği türdür kısa film.
Kısa filmi bir araç olarak mı görüyorsun? Yoksa söz gelişi bir 10 yıl sonra da, kısa filmler çekeceğim diyor musun?
Sanat başlı başına bir araç zaten. Kısa filmi hep çekmek niyetindeyim, ama artık kısa filmcilerden korkar oldum. Türkiye’de ki kısa filmcilerden değil, dünya genelinde bütün kısa filmcilerden. O kadar zeki ve ince düşünülmüş fikirleri işliyorlar ki, ben “neden ben düşünmedim bunu!” diye kıskanıyorum. Ülkemizde ki kısa filmcilere baktığımızda halâ Nuri Bilge Ceylan ve Zeki Demirkubuz sineması özeniliyor. “Sanat filmi” algısının yanlış anlaşıldığını düşünmeye başladım. “Sanat filmi” denilen şeyin, bir planın 5-10 dakika sürmesi ve bundan çıkarım yapmak olduğunu düşünmüyorum. Türkiye’de kısa filmlerin bir kısmı aşırı ırkçı, bir kısmı milliyetçi ama çoğu, doğu problemlerini anlatıyor. Ve festivaller inatla doğu hikayelerine ödül verdiği için, kısa filmciler “abi doğuda geçen bir hikayem var” diye başlıyor projeye. Yurtdışında ise; Farklı fikirler, Farklı görüntü tarzları ile yeni teknikler deneyerek gelişmeye devam ediyor. Özetle, kısa film çekmeye devam!
Son çektiğin kısa filmden ve onu çekme nedenlerinden bahseder misin?
Aslında gizli kutumda sakladığım birçok kısa film ve kısa film fikrim var. Ama en son ortalığa çıkartıp “bu fikrime güveniyorum!” dediğim Machine isimli kısa filmim var. Bazı izleyiciler, ölümden önce görülen son ışık gibi algılasa da, benim daha çok ön plana çıkartmak istediğim; bir hayal için, ölümü göze almak. Biraz daha açmak gerekirse, Işığın bizi öldürmek için orada olduğunu bilsek bile, hayalimiz için son kanat çırpışımıza kadar hayatta kalma isteğimiz. Filmde ki Makine (Kafes) sistemi simge etmekte, bende sisteme ufak bir eleştiri yapmak istedim. Dert buydu.
Bazı kısa filmler hayat değiştirir, bu kısa filmde benim hayatımı değiştirmemde büyük rol oynamıştır. Bunların en başında sinema da ilk izlediğim filmin yönetmeni, Ömer Faruk Sorak gelir. Ömer hoca, hayatıma yön vermemde büyük bir yere sahiptir ve tanıdığım en mütevazi insandır.
Sence hızla gelişen teknolojinin, kısa filme ne gibi katkıları olabilir? Neler götürür?
DSLR gibi bir gerçek var artık. Ben ilk filmimi VHS kasetli emanet bir kamerayla hayata geçirdim. Şu an ilk filmini çeken insanlar, az biraz sinematografi bilgisine sahiplerse jilet gibi görüntüler alabiliyorlar. Eskiden sinemacıların kullandığı “Film yıkat, kes,biç,yapıştır” tekniği de yok artık. Şimdi ufak bir hafıza kartını bilgisayara takınca, kurgumuzu yapabiliyoruz. Bizden götürdüğü en kötü şeylerden birisi, filmli makineler. Belki de benim “bir gün filmli makineyle çalışmalıyım!” hayalim olduğu için bana öyle geliyordur.
Türkiye’deki film festivalleri ve kısa filmcilere yaklaşımları konusunda neler söylemek istersin?
Türkiye’de samimi ve iyi niyetli kısa film festivalleri olduğunu düşünmüyorum. Büyük festivallerin yöneticileri artık “para ödülümü arttırdım” havaları atar oldu. Küçük festivaller ise “nasıl para tırtıklarım birilerinden” gayretinde. Kısa filmcinin tek derdinin, diğer kısa filmcilerle tanışabileceği bir ortam istemesi kimsenin umurunda değil. 3-5 Yıl önce az festival vardı, az festival olduğundan şikayet edilirdi. Ama kalitesi vardı festivallerin. Şimdi çok festival var, ama kalitesizliğinden şikayet edilir oldu. Kısa filmciler her yarışmaya, her festivale filmini göndermemeli. Bazı yarışmaların ön jürisi, bazılarının jürisi hiç açıklanmıyor. Bu çok garip bir şey. Ben genellikle festivallere film yollamıyorum. Jüriler, festivaller ve komik organizasyonlar düzeldiğinde belki.
Son olarak gelecek planlarından bahsedelim…
En yakın planım, kurtlar sofrasında insan kalmayı başarabilmek. Ardından bahara yetiştirmeye çalıştığım bir senaryom var. Gelecekte, sadece özgür olmak istiyorum. Hepsi bu.

Fırat Sayıcı
1979, İstanbul doğumlu. 2001 yılında Yıldız Teknik Üniversitesi Malzeme Mühendisliği’nden yüksek lisansla mezun olmasına rağmen, üniversite yıllarında yaptığı sinema kulübü başkanlığı sayesinde, geleceğini ve mesleğini sinema-tv üzerine kurmaya karar verdi. Çeşitli kısa film, belgesel çalışmalarıyla işe koyulan ve Yıldız Kısa Film Festivali'nin kurucularından olan Fırat Sayıcı, yurt çapında çeşitli kısa film festivallerinde de jüri üyeliği yaptı, kısa film üzerine workshoplar düzenledi. 2008’de Anadolu Üniversitesi Halkla İlişkiler bölümünden mezun olan Fırat Sayıcı, Selçuk Üniversitesi Radyo-Televizyon-Sinema Bölümünde yüksek lisans öğrenimini tamamladı. Şu an aynı bölümde doktorasını yapmaktadır. SİYAD üyesidir. TRT'de metin yazarı olarak başladığı televizyon macerasında birçok kanalda çeşitli programlarda görev aldı, sinema programları yaptı. Kurduğu Mad Informatics Ajansı’yla sinema-tv ve eğlence sektörüne PR ve sosyal medya hizmeti vermeye başlamıştır. "Türk Sinemasında Gerçekçilik" ve "Yeni Başlamayanlar İçin Sinema" adında iki sinema kitabı yayınlanmıştır.

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here