Yönettikleri ülkenin dünya siyasetindeki konumu sebebiyle, dönemlerinin en güçlü liderleri olan ABD Başkanları’nın izledikleri politikalar ne kadar önemliyse; uğradıkları suikastlar, yaşam tarzları, skandalları ve gafları da bir o kadar meşhur oldu.

Amerikan Birliği’ni sağlayan ama suikast sonucu ölen Lincoln, Japonya’ya atom bombası atan Truman, derin devlete karşı politikalar izlediği için öldürülen Kennedy, Watergate ile ünlenen Nixon, Irak’a kafasını takmış baba-oğul Bush, evlilik dışı ilişkileri nedeniyle büyük sıkıntılar yaşayan Clinton ve daha nicesi…

Sinema dünyası için böylesine popüler malzemeler veren başkanların hayatları da, kaçınılmaz olarak yönetmenler ve yapımcılar için eşsiz birer konu haline geldi ve pek çok sinema filminin çekilmesine neden oldu. Bunların arasında şu sıralar adından en çok söz ettiren şüphesiz, 12 dalda Oscar adaylığıyla Lincoln. Fakat onun dışında oldukça önemli yapımlar da mevcut: Kennedy Suikastı sonrası yaşananları anlatan JFK, Watergate çerçevesinde Richard Nixon’ın hayatını konu anlatan Nixon, George Bush’un 2008 yapımı W.’si ile Frost/Nixon. Fakat ben, bunların arasında en önemlileri olduğunu düşündüğüm Lincoln, JFK ve Nixon’a öncelik tanıdım ve biraz tarihi bilgiler ekleyerek skandallarla dolu hayatlarıyla dünyanın en güçlü adamlarından bahsettim…

Keyifli okumalar…

 

Lincoln (2012)

 

Amerika tarihinin en sevilen başkanlarından Abraham Lincoln, Total Film’e göre Dünya sinemasının en iyi yönetmenlerinden biri olan Steven Spielberg ve Time dergisince yaşayan en iyi aktör olarak kabul edilen Daniel Day-Lewis… Filmin çekileceği haberi duyulduğunda bu üçlünün bir araya gelmesi beklentileri ne kadar yükselttiyse, Lincoln de vizyona girdiğinde o derece muazzam bir yapım olarak karşımıza çıktı. Geçen yıl War Horse ile beklediği başarıyı elde edemeyen Steven Spielberg, böylece bir süredir devam eden durgunluğunu Lincoln ile bozmuş oldu ve özlediğimiz tarzda bir eserle geri döndü. Yılın en iddialı filmleri arasında yer alan Lincoln, 12 dalda adaylığıyla Oscar ödül törenine de damgasını vuracak gibi görünüyor.

1860 yılında Cumhuriyetçi Parti’nin Başkan adayı Abraham Lincoln, seçilmeden önce köleliği kaldırma sözü vererek henüz sanayileşmemiş bazı bölgeler için tehlike çanlarının çalındığını gösterdi. Çünkü Kuzey bölgelerine nazaran, Güney eyaletlerinde hala tarıma dayalı ekonomi devam ediyor ve kök salmış yapının dayanak noktasını kölelik oluşturuyordu. Lincoln’ün seçimleri kazanmasından sonra ise, endişeye kapılan 7 eyalet bağımsızlığını ilan etti ve ardından diğer eyaletlerin de katılımıyla Amerikan İç Savaşı başlamış oldu. Başkanlığı süresince Amerikan İç Savaşı’yla uğraşan A. Lincoln, bunun dışındaki en büyük mücadelesini ise köleliğin kaldırılması konusunda verdi. Spielberg tarafından, Team of Rivals: The Political Genius of Abraham Lincoln adlı kitaptan uyarlanan Lincoln, Amerikan İç Savaşı’nın son zamanlarında 13. Ek madde değişikliği tartışmalarından, Başkan’ın suikast sonucu öldürülmesine kadarki süreci konu alıyor. Alışılmış milliyetçi duygularla Lincoln’ü yere göğe sığdıramayan, övgülerle bezenmiş bir film yerine, onun daha çok insani yönünü ön plana çıkaran, hatta çoğu zaman sıradanlığını göstermek için çabalayan bir film var karşımızda bu kez. Hemen her sahnede önemli bir adam olduğunu kanıtlamaya çalışan bir Lincoln değil; naif duruşuyla hikâyeler anlatan, yorgunluğunu her halinden belli eden bir siyasetçi, kederini yüzünden hissettiren bir baba var. Bir yandan siyasi entrikalar ve politik oyunlarla mücadele ederken öte yandan da Lincoln’ün aile bağları üzerinde duran filmin en büyük kozu ise kuşkusuz Daniel Day-Lewis. Oyunculuk kariyerinde oldukça seçici olduğu bilinen ve My Left Food ile There Will Be Blood filmleriyle Oscar kazanan aktörün bu filmdeki performansıyla da aday gösterilmesine şaşırmamak gerek. Çünkü fiziksel olarak da Abraham Lincoln’e oldukça benzeyen Daniel Day-Lewis, yürüyüşünden duruşuna kadar tam anlamıyla canlandırdığı karaktere bürünmüş. Özellikle Abraham Lincoln’ün yürüyüşündeki detayı bile göstermeyi başaran oyuncu kusursuz bir performans sergiliyor. En İyi Film ya da En İyi Yönetmen kategorilerinde net bir şey söylemek mümkün değil fakat En İyi Erkek Oyuncu dalında Oscar heykelciğini Daniel Day-Lewis’in alacağını düşünüyorum.

Senaryosunu Munich’te de birlikte çalıştığı Tony Kushner’e emanet eden Spielberg bu kez durgun olmasına rağmen oldukça sürükleyici ve zengin diyaloglarla süslü bir anlatımı tercih etmiş. Birçok yerde konuya dair hiçbir detayın atlanmadığı görülürken, özellikle meclis sahnelerinde ders verici nitelikte konuşmalar olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim. Siyahî kölelere özgürlük verilmesi konusu tartışılırken günümüzde muhafazakâr kimlikleriyle tanınan Cumhuriyetçilerin, söz konusu dönemlerde Demokratlara göre çok daha özgürlükçü düşünceye sahip olduklarını görmek filmdeki çarpıcı detaylardan biriydi. Bunun yanı sıra film boyunca en az Daniel Day-Lewis kadar göz dolduran bir performans sergileyen Tommy Lee Jones’un, meclis konuşmaları kısmı ve Lee Pace ile atışmaları oldukça keyifli.

Filmde Abraham Lincoln, bir yandan siyasette böylesine önemli bir kampanyayı yürütürken, diğer yandan da ailevi sorunlardan muzdarip bir siyasetçi olarak karşımıza çıkıyor. Nitekim bu sahnelerde A. Lincoln ile birlikte izlediğimiz ve Lincoln’ün eşini canlandıran Sally Field, Tommy Lee Jones ile birlikte En İyi Yardımcı oyuncu kategorilerinde adaylığa hak kazandı. Ayrıca geçen yıl 50/50 filmiyle büyük başarı yakalayan ve bu sene de The Dark Knight Rises ve Looper’da izlediğimiz Joseph Gordon-Levitt’i bu kez Lincoln’ün oğlu rolünde görüyoruz. Genç oyuncu var olan savaş nedeniyle askere katılmak isteyen ancak babasının gölgesinde kalan bir oğul olarak Robert Lincoln’ü, kısa süreli sahneleri boyunca başarıyla canlandırıyor.

Farklı türlerde filmler yapmayı seven Steven Spielberg bu denli durgun senaryoya sahip bir dönem filminde, zengin bir oyuncu kadrosuyla yola çıkarak ne kadar doğru bir iş yaptığını kanıtlıyor. Yıllardır birlikte çalıştığı John Williams’ın müziklerinin yanı sıra kostüm ve sanat yönetimiyle de başarılı bir işe imza atan yönetmen, Amerikalı siyahî vatandaşlar için tarihi bir karar veren ve suikast sonucu hayatını kaybeden özgürlükçü bir Başkan’ın hakkını da vermiş oluyor.

Lincoln, sadece Daniel Day-Lewis’in müthiş oyunculuğu ve Steven Spielberg’in kusursuz yönetmenliği için bile izlenebilir. Ancak bundan daha önemli bir sebep daha var ki, o da filmin başında Lincoln’ün meşhur Gettsbury konuşmasına beyaz ve siyahî askerlerin farklı bakış açılarının gösterildiği sekans… Özgürlük, demokrasi, ulus ve mücadeleye dair bu farklı yaklaşım, dönemin Amerika’sını ve ulus anlayışını en iyi özetleyen olgu ve bana göre Lincoln’ün en unutulmaz yanı…

 

JFK (1991)

 

Amerika’da köleliğin kaldırılmasını sağlayan fakat bu uğurda bir suikast sonucu hayatını kaybeden Abraham Lincoln’den sonra, siyahîler için büyük mücadele veren ve onların vatandaş olmalarının önünü açan bir Başkan daha vardır ki, o da John F. Kennedy’dir. Afro-Amerikalıların hakları konusunda adımlar atan ve bir yasa tasarısı hazırlayan Kennedy’nin 1963’te uğradığı bir silahlı saldırı sonucunda hayatını kaybetmesiyle gelişen olayları konu alan JFK, Oliver Stone’un politik sinemaya en önemli katkılarından biridir.

Oliver Stone, Midnight Express gibi Türkiye nezdinde kötü şöhrete sahip bir filmin senaristi olması sebebiyle, ülkemizde uzun süre pek de iyi bir izlenime sahip olmadı. Stone Amerika’yı öven, milliyetçi duygularla savaş başarılarını anlatan filmler yerine ülkesinin sistemini eleştiren, Vietnam’da savaşması sebebiyle savaş karşıtı filmler yapmaktan çekinmeyen bir yönetmen. Platoon, Born on the Fourth of July, Heaven and Earth gibi filmlerle bir yandan savaşın çirkin yüzünü göstermeye çalışırken diğer yandan da ABD Başkanlarının hayatlarına değindi. Aynı zamanda Natural Born Killers, The Doors dışında Alexander gibi büyük bütçeli filmler de çekti. Amerika tarihine damgasını vuran olaylar, skandallar ve kişiler onun hep ilgisini çeken konular oldu. Bu sebeple tarihlerinde kara bir leke olarak anılan Kennedy suikastını es geçmeyerek filmografisine önemli bir yapım daha kazandırmış oldu. Belgeselci tarafını da filmde bolca hissettiren Oliver Stone, Kennedy’nin ölümünden hemen sonra suikastın örtbas edilmesini, derin devleti, komploları yaklaşık üç buçuk saat süren film boyunca müthiş bir kurgu ile aktarıyor.

Film, Başkan’ın ölümü sonrası suçlu olarak ilan edilen Lee Oswald’ın suikastı tek başına düzenlemediğine inanan savcı Jim Garrison’ın (Kevin Costner) olayın üzerinden üç yıl geçmesine rağmen hala araştırmaya devam etmesini konu alıyor. Jim Garrison başarılı bir savcı ve mutlu bir aile babası. Ancak bürosundaki çalışanlarla birlikte Kennedy suikastını incelemeye devam ettikçe derin devlete yaklaşmaya başlıyor; birilerinin işine çomak soktukça da baskı ve ölüm tehditleriyle karşılaşıyor. Bir süre sonra arkadaşlarıyla yaşadığı sorunlara bir de ailevi meseleleri eklenince olaylar içinden çıkılmaz bir hal alıyor. Film böylece siyasi bir olayı kişisel çatışmalara dönüştürerek heyecanın dozunu her an yüksek tutmayı başarıyor. JFK’in yaklaşık iki saati delillerin toplanması ve şahitlerin bulunmasıyla geçerken, geçmiş olayların anlatıldığı kısımların siyah-beyaz olarak verilmesi ise Stone’un belgeselci yanını en fazla hissettiğimiz noktalar oluyor. Nitekim ulaşılan yeni bilgilerin anlatıldığı bölümlerde en küçük bir detayın dahi atlanmaması ortada nasıl bir emek olduğunun da kanıtı. Aynı şekilde Garrison’ın bir saatlik mahkeme sahnesi boyunca yaptığı konuşma, filmlerde eşine az rastlanır türden bir söyleme sahip. Sırf çıkarlarına uymuyor diye Kennedy’yi ortadan kaldıran Amerikan derin devletini eleştiren ve sistemi apaçık sorgulayan bu uzun konuşmanın etkileyiciliğinde Kevin Costner’ın kusursuz performansının da payı elbette büyük.

Kevin Costner’ın yanı sıra Oswald rolünde izlediğimiz Gary Oldman, eşcinsel Clay Shaw’u canlandıran Tommy Lee Jones, Joe Pesci ve Sissy Spacek ile güçlü bir kadroya sahip olan JFK, Tommy Lee Jones’un performansı da dâhil birçok dalda Oscar’a aday gösterilirken sadece En İyi Kurgu ve En İyi Görüntü Yönetmenliği kategorilerinde ödüle hak kazandı. Süresinin uzunluğuna rağmen temposu hiç düşmeyen JFK, verdiği bilgilerle ve yaptığı eleştiriyle de politik gerilim türünün güzel bir örneğini oluşturuyor.

Hitler’in “Yalan ne kadar büyükse inananı da o kadar çoktur” sözünden yola çıkarak, Başkan Kennedy’nin Lee Oswald tarafından öldürülmesinin Amerikalılara söylenmiş en büyük yalan olduğunu kanıtlamaya çalışması JFK’in en önemli özelliği. Nitekim film sonrasında suikastın yeniden araştırılmaya açılması da oldukça ilginç bir anekdot. Kennedy hiç şüphesiz, dönemin özgürlük hareketinin en önemli figürlerinden biriydi. Sıcak savaşın karşısında olan Kennedy’nin bu tutumu onun sonuna getirirken, siyahî Amerikalıların vatandaş statüsüne kavuşmasını da geciktirdi. Lyndon B. Johnson döneminde (bizde meşhur Johnson mektubuyla tanınır) siyahîlere vatandaşlık ve oy kullanma hakları tanınsa da Vietnam Savaşı’nın başlaması ve Martin Luther King, Malcolm X ve Robert Kennedy suikastlarının yaşanması, JFK’de derin devletin gücünü gösteren en çarpıcı özellik. Oliver Stone bu açıdan filmlerinde sıkça dile getirdiği savaş karşıtlığını, Amerika’da neden savaş olması gerektiği teziyle açıklayarak tarihe bambaşka bir pencereden bakmamıza sebep oluyor. Günümüzde de çokça aşina olduğumuz bu “devlet işleri” için JFK, mutlaka izlenmesi gereken önemli yapıtlardan biri.

 

Nixon (1995)

Monica Lewinsky olayını saymazsak, ABD tarihine damgasını vurmuş en çok konuşulan skandallardan biri de Watergate’dir. 1972 yılında gerçekleşen bu olay dönemin başkanı Richard M. Nixon’ın istifasıyla sonuçlandı ve Nixon, görevi bırakan ilk ABD Başkanı oldu. Gerçek olaylara dayanan filmler çekmeyi seven Oliver Stone buradan yola çıkarak Watergate arka planlı, Nixon’ın gerçek kişiliğini, aile ilişkilerini ve siyasi hayatını konu alan müthiş bir film ortaya koymuş. Adeta Anthony Hopkins’in tek kişilik bir şovuna dönüşen Nixon, bana göre politik film türünün en iyilerinden…

Soğuk Savaş dönemi, diplomasinin belki de en fazla önem kazandığı zamanlardandır. Doğu ve Batı bloklarına bölünen Dünya’nın birçok yerinde devletlerarası mücadeleler komünizm üzerinden yürütüldü ve türlü diplomasi oyunlarıyla olası bir dünya savaşı engellenmeye çalışıldı. Johnson’dan Vietnam Savaşı’nı devralan R. Nixon bu durumun en iyi örneğini oluşturdu ve başkanlığı süresince arkasına Henry Kissenger gibi bir “beyni” de alarak müthiş bir diplomasi trafiği yürüttü. Ancak elinde bulundurduğu gücün bedeli olarak gittikçe paranoyaklaşan Nixon, Oval Ofis’teki konuşmaları ve Abdülhamitvari bir hafiye sistemiyle Demokratik Parti’nin telefonlarını dinlemeye kalkışınca başı belaya girdi ve iki yıl süren skandallar zincirinin ilk halkasını oluşturdu. İşte bu olayın perde arkasını konu alan ve Watergate Oteli’nde yaşananlarla açılış yapan Nixon filmi, üç saati geçen süresi boyunca geriye dönüşlerle Başkan’ın çocukluğunu, gençliğini, eşiyle olan ilişkilerini ve siyasi yaşamından kesitlerle derinlemesine işliyor.

Kaybetmekten nefret eden ve bu sebeple yıllar geçtikçe agresif bir adama dönüşen Nixon’ın, insanların onu sevmediğini düşünmesi iyice yalnızlaşmasına ve yanındakilere olan güvensizliğinin artmasına yol açıyor. Ekran karşısına çıktığında ya da halktan biri ile karşılaştığında bambaşka bir kişiliğe ve yüz ifadesine bürünen Nixon’ı bunu yapmaya iten nedenleri ise ancak onu tanıdıkça fark ediyoruz. Nitekim birkaç öğrencinin hayatını kaybettiği olaylardan sonra aslında özür dilemesi gerektiğini düşünen Nixon’ın bir iki saniyelik duraksamanın ardından “ama Nixon bunu yapamaz” demesi bu tavrının en iyi örneklerinden. Hatta bu sahne öncesinde, Nixon’ın yediği kırmızı etin etrafından yayılan yoğun kan, boğazına kadar savaşa batmış bir ülkeye çok iyi bir göndermeydi.

Hırsları, stresi ve korkularıyla ekranda neredeyse gerçek bir Richard Nixon görmemize yol açan Anthony Hopkins’in filmin bu denli başarı kazanmasındaki rolü yadsınamaz. 1991 yılında Kuzuların Sessizliği’nde Hannibal Lecter karakteriyle ününe ün katan Hopkins, kusursuz bir oyunculuk sergileyerek tek başına bütün filmi sırtlamış ve eşini canlandıran Joen Allen dışındaki hemen herkesi gölgesinde bırakmış. Ekran karşısına geçtiğinde ışıklandırma sebebiyle terlemesiyle meşhur Richard Nixon’ın, (bu durum basın tarafından sıkça alay konusu yapılmıştır) o sürekli terli hallerine bile değinilmiş.

Nixon filminin en sıkıntılı olduğu noktalardan biri de, neredeyse tamamen Beyaz Saray içi konuşmalardan oluşması. Geçmişe dönülerek bolca tarih dersi verilirken, bir taraftan da sürekli siyasi olaylar hakkında konuşmaların geçmesi, zaten süresi uzun olan film boyunca seyircinin dikkatini toplamakta güçlük çekmesine neden olabiliyor. Hele ki konu hakkında bilgi sahibi olmayanlar adapte olmakta güçlük çekebilirler. Yine de her şeye rağmen Nixon, anlattığı olaylar üzerinden verdiği mesajlarla, dikkatinizi verdiğiniz takdirde dönemi ve Soğuk Savaş psikolojisini çok iyi kavrayabileceğiniz nitelikli bir film.

Dünyaca ünlü “Diplomasi” kitabıyla tanınan ve dönemin en önemli isimlerinden biri olan Henry Kissenger’ın yanı sıra, geçtiğimiz yıl Leonardo DiCaprio’nun canlandırdığı J. Edgar Hoover’ı da Oliver Stone yorumuyla izliyoruz. Ayrıca Dallas’ın J.R.’ı Larry Hagman’ı kısa süreliğine de olsa Nixon’da görmek seyir zevkinizi arttıran detaylardan biri. Sonuç olarak, En İyi Erkek Oyuncu ve En İyi Yardımcı Kadın Oyuncu da dâhil olmak üzere 4 dalda Oscar adayı olan Nixon, Anthony Hopkins’in müthiş performansıyla Oliver Stone sinemasının kaçırılmaması gereken yapı taşları arasında yer alıyor.

 

Başak Bıçak
1987, İzmir doğumlu… Sinemayla olan aşkı henüz ilkokuldayken gittiği Aslan Kral filmiyle başladı. Öylesine sevmişti ki bu filmi, yıllar sonra tekrar izlediğinde kaybettiği bir oyuncağını bulmuş gibi mutlu oldu. Lisede okuduğu Fransız koleji ise her şeyin başlangıcı oldu. Dans tutkusunun sadece halk oyunlarıyla sınırlı olmadığını anlayıp o günden bugüne hep dans etti, bu sayede bir çok ülke gezdi, hala da dans ediyor. Üniversitede Tarih bölümüne girerek yaşam enerjisiyle hiç ilgisi olmayan bir meslek tercih etti. Bir de üzerine Avrupa Tarihi Yüksek Lisansı yaptı ki hayatın ne kadar çekilmez olur görebilsin diye… Bunların üzerine tarihi çok sevdiğini söylemek biraz tuhaf olur sanırım, ama gerçekten seviyor. Üniversitede tarihe gömüldüğü zamanlarda, yüksek lisansta da tezini bitirmeye çalıştığı şu günlerde sinema her zaman onun için kaçış noktası oldu. Bitmek bilmeyen izlenmesi gereken filmler listesiyle uğraşırken tezini ihmal etti ama bu sayede Öteki Sinema’da yazarlığa ilk adımımı attı. Ve sinema yazarlığının onu ifade eden en güzel yollardan biri olduğunu keşfetti. Tarih, dans ve sinema tutkusuna bir de şarap sevgisini ekledi ve sanırım bu gidişle yine bambaşka bir iş yapacak. Hayat onu sürprizleriyle karşılarken, o da tutkularına yenilerini eklemeye kararlı…

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here